Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 127. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 127. Ayet

    وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْـي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâle-lmeleu min kavmi fir’avne eteżeru mûsâ vekavmehu liyufsidû fî-l-ardi veyeżerake veâlihetek(e)(c) kâle senukattilu ebnâehum venestahyî nisâehum ve-innâ fevkahum kâhirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: 'Seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Mûsa'yı ve kavmini serbest bırakacaksın?' Firavun, 'Biz onların oğullarını sürekli öldürüp kızlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz' dedi.

      Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki: Yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Mûsa'yı ve kavmini serbest bırakacaksın? Yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye. Bu beyan hakkında bazı âlimler şöyle dediler: Bu Mısır topraklarından sizi çıkarmaları, sizin yaşamınızı bozmaları veya belirtmiş oldukları şekilde Firavun'a kulluk ve hizmet etmeyi terketme hususundadır. Seni ve tanrılarını bıraksınlar diye. "İlâheteke" (إلاهتك) şeklinde de okunmuştur. "İlâheteke" (إلاهتك) şeklinde okuyan kimse bunu kulluğa hamletmiştir. Yani seni ve sana kulluğu bıraksınlar diye. "Aliheteke" (آلهتك) şeklinde okuyanlar ki bu İbn Abbâs ve Mücâhid'in görüşüdür- dediler ki; Firavun kavmi için onların kulluk ettikleri ilâhlar icat etmişti. Bu durum, onların söz konusu putlara kulluk etmek suretiyle Firavun'a yakınlaşmaları içindi. Nitekim müşrikler Allah'ın dışında putlara bu sebeple kulluk etmekteydi. Onlar "Bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz" diyorlardı. Buna göre dediler ki "Seni ve senin onlar için icat ettiğin ilâhları bıraksınlar diye". Başka müfessirler şöyle demiştir: Diğerlerinin tapması gibi Firavun da putlara tapmaktaydı. Başkaları da dedi ki; onun putlara tapmış olması mümkün değildir. Fakat daha önce belirttiğimiz gibi o, kavmi için putlar yapmıştır. Görmez misin ki o "Ben sizin yüce Rabb'inizim" demiştir.

      Biz onların oğullarını sürekli öldürüp kızlarını sağ bırakacağız. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Biz onların oğullarını öldüreceğiz, yani erkeklerini. Kızlarını sağ bırakacağız, yani kadınlarını bırakacağız. Çünkü ona karşı herhangi bir fiili olmadığı halde oğulların öldürülmesi mümkün değildir. Kuşkusuz böyle bir fiil erkeklerdendi. Bazıları da şöyle demiştir: Firavun, kendisine "onun krallığını yıkacak ve yeryüzünün dinini değiştirecek bir çocuk doğacağının" söylendiği yılda İsrâiloğulları'nın erkek çocuklarını öldürmekteydi. O yılda doğan erkek çocuklarını öldürmeye devam etti, kızları ise bıraktı. Bu onun onların oğullarını sürekli öldürüp kızlarını sağ bırakacağız sözüdür. En doğrusunu Allah bilir.

      Kur'ân-ı Kerim'deki Kıssaların Hikmetleri

      Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz. Denildi ki biz onlara hâkim durumdayız.

      Eğer bize denilirse ki: Kur'ân-ı Kerim'de bu geçmiş kıssa ve haberlerin anlatılmasının hikmeti nedir?

      Buna şöyle cevap verilir: -En doğrusunu Allah bilir ya- bunun çeşitli hikmetleri vardır. Birincisi, bunda Hz. Peygamber'in (s.a.) nübüvvet ve risâletinin ispatına dair delil vardır. Çünkü bu kıssa ve haberler onların kitaplarında sabit olup açıklanmıştı. Onlar Resûlullah'ın (s.a.) dilinin, kendi kitaplarındaki dilden farklı olduğunu bildiler, yine onun bunu öğrenmek için bilen birinin yanına gidip gelmediğini ve onlardan herhangi birinden kıssaları işitmediğini de bildiler. Bütün bunlardan sonra Resûlullah böylelikle onlara haberler verdi. Bu hususlar, bunları gaybı bilen birisinden öğrendiğini göstermektedir.

      İkinci olarak, insan söz ve haberleri dinlemeyi seven bir fıtratta yaratılmıştır. Bu, onların kalplerine sevdirilmiştir. Öyle ki insanların bir kısmı kendiliğinden birtakım sözler ihdas ederek ortaya çıkarır ki başkaları onu işitip dinlesin. Cenâb-ı Hak onlara bu haber ve kıssaları anlattı ki onlar bunları işitip dinlesinler. Bu, daha iyi ve daha uygundur. Zira Cenâb-ı Hak, "biz sana en güzel kıssayı da anlatıyoruz" meâlindeki beyanla bunların en güzel kıssalar olduğunu bildirmiştir.

      Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak bozgunculuk yapmaları ve peygamberleri yalanlamaları sebebiyle gelecekte başlarına gelecek helâk, yok olma ve azap çeşitlerini, ayrıca bozgunculuk yapanla ıslah edicilerin sonunu bilsinler diye onlara bunu anlattı. Bütün bunlar, onları benzer şeyleri yapmaktan alıkoymak içindi.

      Dördüncüsü, Cenâb-ı Hak nebî ve resûllerin düşmanlarıyla, düşmanlarının da peygamberlere yönelik muamelelerinin nasıl olduğunu bilsinler diye bunları anlattı ki onlar da düşmanlarına karşı peygamberler gibi muamelede bulunsunlar.

      Beşincisi, onlar beşerden bir peygamber olmasını inkâr ediyorlardı. Böylelikle Cenâb-ı Hak önceki peygamberlerin tümünün beşer olduklarını bildirdi.

      Altıncısı, onlar bu putlara tapıyorlar ve diyorlardı ki "hayır ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk" , "biz onların izlerinden gitmekteyiz". Cenâb-ı Hak, onlara ataları arasında iyi -ki bunlar peygamberlerdi- ve kötüler olduğunu bildirdi ve onlara hitaben "nasıl kötü olanlara uydunuz, kötüleri bırakıp iyi olanlara uysaydınız ya" diye buyurdu.

      Yedincisi, bu kıssalarda iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklamanın nasıl olacağına dair bilgiler vardır. Cenâb-ı Hak bize iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklamayı, kimin iyiliği emredip kötülüğü yasaklayacağını tanımlamıştır. Aynı şekilde bunda ölümlerinden sonra salih kimselerin anlatımı vardır. Böylelikle onlar bu anlatımla hayattaymış gibi olurlar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Kâle (وَقَالَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. Öznesi, bir sonraki kelime olan "mele'" (oligarşi) sınıfıdır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, harfleri bir araya getirerek bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da sıradan bir sözden ziyade, bir grubun sahip olduğu ideolojik pozisyonu ve siyasi kaygıyı resmi bir kanaat (rapor) olarak üst makama sunması olduğunu açıklar.

        Patricia Crone, bu fiilin kullanımını diktatöryal sistemlerdeki "devlet konseyi" (danışma meclisi) dinamikleri üzerinden tahlil eder. Sihirbazların iman edip secde etmesiyle Firavun'un karizması ağır bir darbe almış ve rejim sarsılmıştır. İşte tam bu kriz anında, rejimin asıl kaymağını yiyen elitler (mele') devreye girerek "kâle" (dediler/konuştular) eylemiyle Firavun'a akıl verir, onu kışkırtır ve devletin bekası için acil bir eylem planı sunarlar.

        El-Meleü (الْمَلَأُ)

        Kelimenin etimolojik kökü m-l-e (mim-lam-hemze) harflerinden oluşur. Cümlenin fâilidir (öznesidir).

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi doldurmak (imlâ) ve boşluğun zıddı olduğunu belirtir. Toplumun ileri gelenlerine, karar vericilerine "mele'" denilmesinin nedeni, servetleri ve ihtişamlarıyla halkın gözünü doldurmaları veya toplandıklarında meclisleri (bürokrasiyi) tamamen işgal etmeleridir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mele'" kavramının, devlet içinde söz sahibi olan, ekonomik ve siyasi gücü elinde tutan seçkin (aristokrat/oligarşik) tabaka olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mısır sosyolojisinde bu elit sınıfın kışkırtıcı rolünü tahlil eder. Firavun'un tek başına bir hiç olduğunu, onu ayakta tutan şeyin etrafındaki bu "mele'" (menfaat şebekesi) olduğunu belirtir. Sihirbazların tevhidi devrimi karşısında ilk paniğe kapılan ve Firavun'a "Mûsâ'yı serbest mi bırakacaksın?" diye baskı yapanlar sıradan halk değil, bizzat Mısır'ın o zalim düzeninden beslenen oligarşidir. Hakikatin yayılması en çok onların sömürü düzenini tehdit ettiği için, devlet terörünün fitilini bizzat bu aristokratlar ateşler.

        Min (مِنْ)

        Arapçada "den/dan" anlamına gelen, aidiyet ve başlangıç (ibtidâ) bildiren harf-i cerdir.

        Kavmi (قَوْمِ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, bir arada eylemde bulunan ve birbirine sosyolojik/siyasi destek olan insan kitleleri olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, aynı soy, dil, inanç veya ideolojik yapı etrafında toplanmış organik topluluğu ifade ettiğini açıklar. Aristokrasinin (mele'nin) bizzat Firavun'un kendi kavminden (kendi ideolojik tabanından) olduğu sabitlenir.

        Fir'avne (فِرْعَوْنَ)

        Özel isim ve kraliyet unvanıdır. Etimolojik olarak f-r-a-n köküne dayandırılsa da aslen Mısır havzasına ait yabancı bir kelimedir.

        El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kurallarıyla türetilmediğini, Acemce (yabancı) kökenli olup dile yerleşmiş (mu'arreb) bir kelime olduğunu, zamanla "kibirli ve zorba her otorite" için mecazi bir lakaba dönüştüğünü belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini tahlil ederek Eski Mısır dilindeki "Per-aa" (Büyük Ev / Yüce Saray) kökünden geldiğini, İbranice ve Süryanice üzerinden Arapçaya geçtiğini filolojik kanıtlarla ortaya koyar.

        E Tezeru (أَتَذَرُ)

        Arapçada soru edatı olan "E" (hemze) ile v-z-r (vav-zel-ra) kökünden gelen ikinci tekil şahıs (sen) muzari fiilinin birleşimidir. "Bırakacak mısın / Terk mi edeceksin?" anlamına gelir. (Muzari çekiminde baştaki vav harfi düşer).

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi kendi haline bırakmak, terk etmek, müdahale etmemek ve vazgeçmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vezer" eyleminin Kuran'da bir kişiyi veya nesneyi önemsemeyerek veya eylemlerine göz yumarak onu serbest bırakmak olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin başındaki soru edatının (istifham) sıradan bir bilgi alma talebi olmadığını; içinde yoğun bir kınama, şaşkınlık ve kışkırtma barındıran "inkârî istifham" olduğunu inceler. Meclis, Firavun'a "Mûsâ'yı bu şekilde serbest mi bırakacaksın?" diyerek kralın pasifliğini şiddetle eleştirir ve onu derhal kan dökmeye (sert tedbirler almaya) provoke eder.

        Mûsâ (مُوسَىٰ)

        Mûsâ peygamberin özel ismidir.

        El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça kurallarıyla türetilmediğini, Kıptice (Eski Mısır dili) kökenli olarak Arapçalaşmış (mu'arreb) bir kelime olup "su" (mû) ve "ağaç/kurtarılan" (sâ) kelimelerinden türediğini nakleder.

        Arthur Jeffery, ismin kökeninin doğrudan Eski Mısır dilindeki "ms/mose" (çocuk, oğul) kelimesine dayandığını ve evrensel Kutsal Kitap geleneğiyle ortak bir arka plana sahip olduğunu belirtir.

        Ve Kavmehû (وَقَوْمَهُ)

        Yukarıda analizi yapılan k-v-m (kaf-vav-mim) kökünden gelir. Başındaki "ve" bağlaçtır, sonundaki "hû" (onun) zamiri Mûsâ'ya döner. "Ve onun kavmini (İsrailoğullarını)."

        Li Yüfsidû (لِيُفْسِدُوا)

        Arapçada "için / amacıyla" anlamı katan "li" (lam) harf-i ceri ile f-s-d (fe-sin-dal) kökünden gelen üçüncü çoğul şahıs muzari fiilin birleşimidir. İf'al babındadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin asıl doğasını yitirmesi, çürümesi, bozulması, fıtri dengeden çıkması ve iyiliğin/düzenin (salâhın) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fesâd/ifsâd" kavramının insanın inançta, ahlakta veya toplumsal nizamda haddi aşarak kurulu dengeyi tahrip etmesi, kaos üretmesi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde Mısır oligarşisinin Mûsâ ve kavmine yönelttiği bu "bozgunculuk/ifsad" (li yüfsidû) ithamını muazzam bir "kavramsal manipülasyon" (distorsiyon) olarak tahlil eder. Mısır elitleri, köleleştirdikleri kitleleri acımasızca sömürdükleri o zalim diktatörlük düzenini "doğal nizam ve istikrar" (salâh) olarak görürler. Mûsâ'nın köleleri özgürleştirme ve tevhidi yayma çabası ise, devletin gözünde "terörizm, anarşi ve yeryüzünü ifsad etme" (li yüfsidû) olarak yaftalanır. Diktatörlüklerin en evrensel savunma mekanizması; hakikati ve özgürlüğü "devletin bekasını bozan bir fesat faaliyeti" olarak çerçevelemektir.

        Fîl Ardı (فِي الْأَرْضِ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-r-d (hemze-ra-dat) harflerinden oluşur. Başındaki "fî" zarfı "içinde" anlamı katar. "Yeryüzünde / Ülkede."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının alt, zemin, ayak basılan yer ve göğün zıddı olan toprak/yeryüzü olduğunu belirtir.

        Michael Cook, oligarşinin "fesat" kavramını "fîl ard" (yeryüzünde/ülkede) mekân zarfıyla birleştirmesini jeopolitik ve ulusal güvenlik propagandasının inşası olarak okur. Mısır meclisi (mele'), olayı Mûsâ ile Firavun arasındaki şahsi bir inanç tartışması olmaktan çıkarıp, bütün Mısır coğrafyasına ve vatanın bütünlüğüne yönelmiş evrensel bir yıkım (işgal/bölücülük) tehdidi olarak paketleyerek Firavun'un şiddet kullanmasını meşrulaştırır.

        Ve Yezerake (وَيَذَرَكَ)

        Yukarıda analizi yapılan v-z-r (vav-zel-ra) kökünden gelir. Başındaki "ve" bağlaç, sonundaki "ke" (seni) muhatap zamiridir. "Ve seni terk etsinler / bıraksınlar (diye mi)."

        Râgıb el-İsfahânî, "vezer" eyleminin Kuran'da muhatabın itibarını hiçe sayarak, onu yalnız bırakarak ve hükmünü tanımayarak terk etmek olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, Mısır aristokrasisinin krala sunduğu bu argümanı saray psikolojisi üzerinden inceler. Elitler, Firavun'un egosunu (enaniyetini) tam kalbinden vururlar: "Bu adamı serbest bırakırsan, sadece devleti yıkmakla kalmayacaklar; bizzat seni, senin o yüce tanrılığını ve otoriteni de tamamen yok sayıp (yezerake) seni bir hiçe çevirecekler." Bu, tiranın en büyük korkusu olan "görmezden gelinme ve itibar suikastı" korkusunun kışkırtılmasıdır.

        Ve Âlihetek (وَآلِهَتَكَ)

        Tekili "ilâh" olan kelimenin etimolojik kökü e-l-h (hemze-lam-he) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf harfidir, sonundaki "ke" (senin) muhatap zamiridir. Çoğul formdadır (Senin ilahlarını / tanrılarını).

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının kulluk etmek, ibadet etmek, şaşkınlık ve korku anında kendisine sığınılan, korunma talep edilen yüce ve saygıdeğer makam olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilâh" kavramının insanın kendi kalbinde mutlak güç, rızık ve şefaat kaynağı olarak yücelttiği, sevgi ve korkuyla boyun eğdiği her türlü nesne, şahıs veya kavram olduğunu açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "senin ilahların" (âlihetek) tamlamasını Antik Mısır'ın politeist (çok tanrılı) panteonu ve devlet teolojisi bağlamında tahlil eder. Firavun kendisi bir "Rabb" (yüce otorite) olmakla birlikte, aynı zamanda Mısır'daki diğer kültlerin (güneş tanrısı Ra, Amon vs.) ve putların baş rahibidir; meşruiyetini bu sistemden alır. Oligarşi, Firavun'u uyarırken "Senin kurduğun bu dini sistemi, bu kültleri ve panteonu (âlihetek) yok edecekler" diyerek, Mûsâ'nın tevhidi çağrısının aslında Mısır devletinin üzerine oturduğu bütün o tarihi, teolojik ve kültürel (ideolojik) altyapıyı kökünden kazıyacağını ilan eder. Bu, devlet dininin çöküş uyarısıdır.

        Kâle (قَالَ)

        k-v-l (kaf-vav-lam) kökünden geçmiş zaman fiilidir. Oligarşinin kışkırtmasına karşı Firavun'un resmi cevabını (fermanını) bildirir.

        Se Nukattilu (سَنُقَتِّلُ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-t-l (kaf-te-lam) harflerine dayanır. Başındaki "se" (sin) harfi, yakın gelecekte kesin olarak gerçekleşecek eylemleri bildiren (istikbal) edatıdır. Tef'îl babında birinci çoğul şahıs (biz) muzari fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir canlının ruhunu bedeninden ayırmak, hayatına son vermek ve öldürmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "katl" eyleminin sadece biyolojik ölümü değil, tef'îl babında (kattel/nukattil) geldiğinde bu eylemin çok acımasızca, sistematik olarak, kitleler halinde ve parçalayarak (katliam şeklinde) icra edilmesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Firavun'un "öldüreceğiz" (naktülü) fiili yerine "hunharca katledeceğiz / kırımdan geçireceğiz" (nukattilu) şeklinde tef'îl babını kullanmasındaki devlet terörünü okur. Firavun'un meclise verdiği bu cevap, sıradan bir asayiş önlemi değildir; Mûsâ'nın tevhidi tehdidine karşı devletin en vahşi yüzünü göstererek, İsrailoğullarının üzerine kurgulanmış sistematik bir soykırımın (genocide) bizzat devlet başkanı tarafından resmi bir fermanla onaylanmasıdır. Kışkırtılan iktidar, rasyonelliğini yitirerek mutlak vahşete sığınır.

        Ebnâehüm (أَبْنَاءَهُمْ)

        Tekili "ibn" olan kelimenin etimolojik kökü b-n-y (be-nun-ye) harflerinden oluşur. "Onların oğullarını / erkek çocuklarını" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının yapı inşa etmek, bir şeyi üst üste koyarak bina kurmak olduğunu belirtir. Çocuğa "ibn" denilmesi, babanın/soyun gelecekteki yapı taşı olması ve neslin onun üzerinden inşa edilmesidir. Oğulları katletmek, bir toplumun gelecekteki demografik ve askeri inşasını (b-n-y) kökünden yıkmaktır.

        Ve Nestahyî (وَنَسْتَحْيِي)

        Kelimenin etimolojik kökü h-y-y (ha-ye-ye) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf harfidir. İstif'al babında, birinci çoğul şahıs muzari fiildir. "Sağ bırakacağız, yaşamalarını isteyeceğiz, canlarını bağışlayacağız."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının hayat, canlılık ve ölümün (mevtin) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir. Utanmak (hayâ) kavramı da ruhun sıkışması/canlılığı hissetmesi bağlamında bu kökten türer.

        Râgıb el-İsfahânî, "istihyâ" eyleminin Kuran'da sıradan bir "yaşatmak/hayat vermek" (ihyâ) olmadığını; istif'al babında geldiğinde bir canlının hayatını, onu sömürmek, kullanmak veya aşağılamak gayesiyle kasten elinden almayıp (ölmesine izin vermeyip) onu köle statüsünde "sağ bırakmak" olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Firavun'un kadınları sağ bırakma (nestahyî) kararındaki şeytani demografik mühendisliği ve psikolojik aşağılamayı tahlil eder. Kadınların sağ bırakılması tiranın merhametinden kaynaklanmaz; bilakis, Mısır halkına köle (hizmetçi ve cariye) olarak hizmet etmeleri, soylarının asimile edilmesi ve toplumun haysiyetinin/namusunun devletin ayakları altında çiğnenerek mutlak bir utanca (hayâ kökünün diğer anlamı) mahkûm edilmesi için alınan en ağır soykırım stratejisidir.

        Nisâehüm (نِسَاءَهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü n-s-y (nun-sin-ye) veya n-v-s (nun-vav-sin) harflerine dayandırılır. Çoğul formda "Onların kadınlarını" demektir.

        İbn Fâris, kökünden hareketle kadının doğasındaki naifliğe ve insanlığın geri kalan kısmıyla olan organik/fıtri bağlarına dikkat çeker. Toplumun rahmine (üremesine ve kültür aktarımına) işaret eden kesimdir.

        Ve İnnâ (وَإِنَّا)

        Arapçada "ve" bağlacı, cümlenin içeriğini tartışılmaz kılan tekit (pekiştirme) edatı "inne" ve birinci çoğul şahıs "biz" (nâ) zamirinin birleşimidir. Firavun, şiddet emrinin ardından meclisini teskin etmek ve karizmasını toparlamak için devleti (kendini) aşırı derecede yücelten bu gramatik vurguyu kullanır. "Ve şüphesiz ki biz..."

        Fevkahüm (فَوْقَهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü f-v-k (fe-vav-kaf) harflerinden oluşur. Mekân ve makam bildiren zarftır. Sonundaki "hüm" (onların) zamiridir. "Onların üstünde / tepesinde."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin üst tarafı, yükseklik, yücelik ve "taht" (alt) kavramının mutlak zıddı olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fevkıyyet" kavramının sadece fiziksel bir üstte olma hali değil, statü, güç, otorite ve hakimiyet bakımından ezici bir üstünlük olduğunu açıklar.

        Patricia Crone, tiranın "biz onların üstündeyiz" (fevkahüm) ifadesini emperyal kibrin ve mutlak hiyerarşinin dile gelişi olarak okur. Firavun meclisine şunu söyler: Mûsâ ve kavmi ne yaparsa yapsın, ontolojik ve siyasi hiyerarşide (fevkıyyette) biz devlet olarak her zaman onların "tepesindeyiz". Bu kelime, eşitliğin ve adaletin asla tanınmadığı, toplumun ezenler (yukarıdakiler) ve ezilenler (aşağıdakiler) olarak kesin hatlarla ikiye bölündüğü diktatörlük ideolojisinin coğrafi ve sosyolojik manifestosudur.

        Kâhirûn (قَاهِرُونَ)

        Tekili "kâhir" olan kelimenin etimolojik kökü k-h-r (kaf-he-ra) harflerine dayanır. İsm-i fâil çoğuludur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir kimseye karşı mutlak güç ve şiddet kullanarak üstünlük sağlamak, onu ezmek, iradesini elinden almak ve zorla boyun eğdirmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kahr" kavramının Kuran'da sıradan bir galibiyetten ziyade, muhatabın şerefini, hürriyetini ve direncini şiddet yoluyla bütünüyle sıfırlayan mutlak bir tahakküm (zorbalık) olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambiliminde Firavun'un cümlesini bitirdiği bu "kâhirûn" (mutlak ezenler/kahredenler) vasfını, "teolojik hırsızlık" (şirk) bağlamında derinlemesine tahlil eder. Kuran terminolojisinde "El-Kâhir" (kullarının üzerinde mutlak otorite kuran ve boyun eğdiren), sadece Yüce Yaratıcı'nın (Allah'ın) isimlerinden ve sıfatlarından biridir. Ancak Firavun, ilahi hakikatin (Mûsâ'nın) ve sihirbazların secdesinin yarattığı o büyük sarsıntı karşısında; kendi acziyetini örtbas etmek için Allah'ın sıfatını çalarak "Biz onların tepesinde mutlak kahredicileriz" diyerek kendi sahte tanrılığını ve devletin o şiddet tekelini meclisine yeniden dayatır. Kahr (şiddet ve ezme kapasitesi), acze düşmüş bir diktatörün elinde kalan son ve en ilkel varoluşsal kanıttır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X