فَغُلِبُوا هُنَالِكَ وَانْقَلَبُوا صَاغِر۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 119. Ayet
Daralt
X
-
İşte Firavun ve kavmi orada yenildiler ve küçük düşüp yarıştan çekildiler.
Orada yenildiler. Yani o sırada sihirbazlar yenildiler. Çünkü başlangıçta Firavun'a "Eğer üstün gelen biz olursak bize muhakkak bir ödül olmalıdır" demişlerdi. Burada ise Cenâb-ı Hak, onların üstün geldiklerini değil, gerçeğin ortaya çıkmasıyla onların yenildiklerini bildirmiştir. Orada yenildiler. Buradaki durum yenme ve zor kullanmaya dayalı bir üstünlük değildir. Ancak kesin delillerle gerçekleşen bir üstünlüktür. Yani mûcizeler ve kesin delillerle yenildiler.
Küçük düşüp yarıştan çekildiler. Tevil yapan âlimlerin bir kısmı şöyle demiştir: Sihirbazlar yenildiklerinden dolayı küçük düşerek ve aşağılanarak döndüler. Fakat biz deriz ki sihirbazlar değil, Firavun ve kavmi küçük düşerek evlerine döndüler. Çünkü sihirbazlar iman etmişlerdi. Dolayısıyla onların küçük düşerek ve aşağılanarak dönmekle nitelenmeleri mümkün değildir. Bilakis onlar iman ile döndüler.
Yorumu Yorumla
-
Fe-Ğulibû (فَغُلِبُوا)
Kelimenin etimolojik kökü ğ-l-b (ğayn-lam-be) harflerine dayanır. Başındaki "fe", mucizenin (asanın sihirleri yutmasının) hemen ardından ortaya çıkan kaçınılmaz ve ardışık sonucu bildiren takibiye edatıdır. Fiil, meçhul (edilgen) yapıda, geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs formundadır. "Mağlup edildiler, yenilgiye uğratıldılar" anlamına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birine karşı üstünlük sağlamak, onu alt etmek, kuvvet kullanarak veya argümanla rakibini ezmek (zafer kazanmak) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ğalebe" kavramının ister fiziksel (askeri) güçle isterse rasyonel bir delille olsun, rakibin direncini bütünüyle kırarak mutlak hakimiyet kurmak olduğunu açıklar. Fiilin meçhul (ğulibû) yapıda olması, hezimetin mutlaklığını gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambiliminde bu edilgen yapıyı (fe-ğulibû) muazzam bir ontolojik ironi olarak tahlil eder. Sadece birkaç ayet önce sihirbazlar Firavun'la pazarlık yaparken büyük bir kibirle "Galip gelenler (el-ğâlibîn) biz olursak bize ne var?" demişlerdi. Kendi eylemlerini aktif bir fâil (özne) olarak tasarlayan o şımarık akıl, hakikatin (ilahi mucizenin) sahneye inmesiyle bir anda edilgen, nesneleşmiş ve "mağlup edilenler" (ğulibû) statüsüne düşerek kendi kelimelerinin altında ezilmiştir.
Patricia Crone, Mısır sarayındaki bu yenilgiyi siyasi bir çöküş olarak okur. Fiilin edilgen yapısı, sadece sihirbazların Mûsâ tarafından yenildiğini değil; arkasında koca bir devlet aklı, bütçesi ve istihbaratı olan o devasa kurumsal yalanın (sihrin/propapagandanın), görünmez ve aşkın bir ilahi kudret (Allah) tarafından tamamen ekarte edildiğini, devletin resmi ideolojisinin o meydanda resmen iflas ettiğini belgeler.
Hünâlike (هُنَالِكَ)
Arapçada mekân ve zaman bildiren ism-i işarettir. "Burada/şurada" anlamındaki "hünâ", uzaklık bildiren "lâm" ve muhatap harfi "kef"in birleşmesiyle oluşur. "Tam orada, işte o anda ve o mekânda" anlamına gelir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın metindeki dramatik kurguyu ve retorik (belagat) şiddetini nasıl perçinlediğini inceler. Kuran "yenildiler" deyip geçmez; "işte tam orada yenildiler" (hünâlike) diyerek mekânı ve anı okuyucunun zihnine adeta çiviler. Mısır oligarşisi bu şovu kapalı kapılar ardında değil, Mûsâ'yı halkın gözü önünde rezil etmek için en kalabalık meydanda, en büyük şatafatla kurgulamıştı. İlahi adalet, onları başka bir yerde değil, tam da kendi kurdukları o kibir arenasında, kendi seyircilerinin önünde ("işte tam orada") vurarak rezaleti ve çöküşü maksimize etmiştir.
Venkalebû (وَانْقَلَبُوا)
Kelimenin etimolojik kökü k-l-b (kaf-lam-be) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. İnfi'al babında, geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir (döndüler, tersyüz oldular).
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi bir yönden diğer yöne çevirmek, altını üstüne getirmek, tersyüz etmek ve devinim olduğunu belirtir. İnfi'al babı, eylemin kişinin kendi üzerinde veya kendi durumunda gerçekleşen yapısal bir dönüşüm (inkılap) olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "inkılâb" eyleminin Kuran'da sadece fiziksel olarak gerisin geriye dönmek olmadığını; insanın statüsünde, inancında veya varoluşsal durumunda yaşanan çok radikal, sarsıcı ve geriye dönüşü olmayan bir değişimi/tersyüz oluşu ifade ettiğini açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (inkalebû) sosyo-psikolojik bir yıkım tablosu olarak tahlil eder. Sihirbazlar meydana büyük bir asaletle, devletin arkalarında olmasının verdiği güçle ve zafer naralarıyla gelmişlerdi. Hakikatin inmesiyle birlikte yaşanan bu "inkılap" (tersyüz oluş), onların sadece mesleki bir yarışmayı kaybetmeleri değil; sahip oldukları tüm o yapay saygınlığın, kibrin ve statünün saniyeler içinde çökerek en dip noktaya vurmasıdır. Yukarı çıkan kibrin, yerçekimine yenilerek tepetaklak aşağı düşüşüdür.
Sâğırîn (صَاغِرِينَ)
Tekili "sâğır" olan kelimenin etimolojik kökü s-ğ-r (sad-ğayn-ra) harflerinden oluşur. İsm-i fâil çoğuludur ve cümlede hal (durum zarfı) olarak yer alır ("...halde döndüler").
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının hacim, miktar veya değer olarak "küçük olmak", küçülmek ve kibrin (büyüklüğün/kibrin) mutlak zıddı olmak olduğunu belirtir. Boyut küçüklüğünden ziyade itibar, şeref ve haysiyetin sıfırlanmasına, insanın zelil ve hakir bir duruma düşmesine (zillet) bu kökten atıf yapılır.
Râgıb el-İsfahânî, "sağâr" kavramının insanın kendi kibrinden vurularak, etrafındakilerin gözünde ve kendi iç dünyasında mutlak bir acziyet, küçüklük, aşağılanma ve değersizlik hissini kabul etmek zorunda kalması olduğunu açıklar.
Gabriel Said Reynolds, "sâğırîn" (küçülmüş/aşağılanmış olanlar) sıfatını, Firavun'un sarayındaki güç siyaseti ve vaatler bağlamında muazzam bir teodise (ilahi adalet) tezatı olarak okur. Sadece birkaç ayet önce sihirbazlar Firavun'dan kendilerini "mukarrabîn" (en yüce makama, devletin zirvesine yükseltilen/yaklaştırılanlar) yapmasını istemişlerdi. Yalanın hizmetkârları, devletin o en büyük (kebîr) koltuklarına taliplerdi. Ancak Yaratıcı'nın mucizesi sahneye indiğinde, o devasa illüzyon çökmüş ve sihirbazlar arzuladıkları o en yüksek makamın (mukarrabîn) tam zıddı olan; tarihin, halkın ve sarayın gözünde en aşağılık, en rezil, en "küçülmüş ve ezilmiş" (sâğırîn) varlıkları olarak meydandan dönmek zorunda kalmışlardır.
Angelika Neuwirth, bu kelimeyi Geç Antik Çağ'ın onur ve utanç (honor and shame) kültürü üzerinden değerlendirir. Doğunun kadim toplumlarında en büyük ceza fiziksel ölüm değil, kamusal alanda şerefin yok olmasıdır (public humiliation). "Sâğırîn" kelimesi, kibrin (istikbarın) ilahi yasa karşısında uğradığı o mutlak sosyal ve psikolojik iflasın mühürüdür; devletin ürettiği "büyük" (azîm) sihir, kendi sahiplerini "küçük/böcek gibi" (sâğır) bırakarak kendi kendisini imha etmiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla