Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 118. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 118. Ayet

    فَوَقَعَ الْحَقُّ وَبَطَلَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feveka’a-lhakku vebetale mâ kânû ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Böylece hak gerçekleşti ve onların yaptıklarının asılsız olduğu anlaşıldı.

      Böylece gerçekleşti. Denildi ki yani gerçek ortaya çıktı. Onların yaptıklarının asılsız olduğu anlaşıldı. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. İlki şudur: Onların yaptıklarının asılsız olduğu anlaşıldı. Yani onların sihir olarak yapmış olduğu şeyler geçersiz oldu. İkincisi de şöyledir: onların yaptıklarının asılsız olduğu anlaşıldı. Yani sihirbazlar sihir yapmayı terkettiler, zira onlar için gerçek ortaya çıktı. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe-Vekaa (فَوَقَعَ)

        Kelimenin etimolojik kökü v-k-a (vav-kaf-ayn) harflerine dayanır. Başındaki "fe", Mûsâ'nın asasının yalanları (sihri) yutmasının hemen ardından ortaya çıkan kesin ve mantıksal sonucu bildiren takibiye edatıdır. Geçmiş zaman, üçüncü tekil şahıs fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin yukarıdan aşağıya düşmesi, bir yere inmesi, sabitlenmesi, olgunlaşması ve bir durumun şüpheye mahal bırakmayacak şekilde gerçekleşmesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vukû" eyleminin Kuran terminolojisinde soyut veya ihtimalli bir olgunun fiziksel ve nesnel varlık sahasına sarsılmaz biçimde inmesi, gerçeğin dış dünyada görünür ve inkar edilemez bir biçimde "vuku bulması" (meydana çıkması) olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın epistemolojisinde bu fiili ontolojik bir iniş (tecelli) olarak tahlil eder. Mûsâ'nın mucizesinin ardından hakikatin "düşmesi/vuku bulması" (vekaa); gerçeğin artık zihinsel bir tartışma veya inanç meselesi olmaktan çıkıp, Firavun'un sarayının tam ortasına devasa, nesnel ve ezici bir gerçeklik olarak inmesi, statükonun kurguladığı yalan sahnesinin üzerine adeta bir çığ gibi çökmesidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin seçilişindeki edebi ağırlığı inceler. Allah "hak ortaya çıktı" (zahera/bede'a) demez, "hak düştü/vuku buldu" (vekaa) der. Bu kelime, hakkın sahip olduğu yerçekimsel ontolojik ağırlığı ifade eder. Yalanlar hafiftir ve havada uçuşur; hak ise ağırdır, yere iner ve oraya sarsılmaz bir şekilde çivilenir.

        El-Hakku (الْحَقُّ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-k-k (ha-kaf-kaf) harflerinden oluşur. Cümlenin fâilidir (öznesidir).

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin yerli yerinde olması, asılsızlığın (batılın) mutlak zıddı olması, sarsılmazlık, meşruiyet ve değişmez mutlak gerçeklik olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının, ilahi hikmete, fıtrata ve adalete uygun olan, zihindeki idrak ile dış dünyadaki nesnelliğin birbiriyle kusursuz biçimde mutabakat sağladığı o yegane varoluş durumu olduğunu açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "hak" (truth/reality) kavramının Mısır sarayındaki bu teolojik çarpışmadaki bağlamını Antik Mısır'ın "Ma'at" (kozmik ve toplumsal düzen) ideolojisi üzerinden okur. Firavun, kendini evrensel hakikatin, düzenin ve yasanın (Ma'at) yeryüzündeki yegane temsilcisi olarak görür. Mûsâ'nın asasının yılanları yutmasıyla birlikte "Hakkın vuku bulması", Firavun'un sahte kozmik düzeninin parçalanması ve Yüce Yaratıcı'nın evrensel yasasının, Mısır'ın kibrini ezerek kendi mutlak egemenliğini (Hakkı) bizzat diktatörün sarayında tesis etmesidir.

        Ve Batale (وَبَطَلَ)

        Kelimenin etimolojik kökü b-t-l (be-tı-lam) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. Geçmiş zaman, üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Hakkın vuku bulması" eyleminin eşzamanlı ve kaçınılmaz zıddıdır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin asılsız olması, boşa gitmesi, çürümesi, yok olması, geçersiz kalması ve hükmünü yitirmesi olduğunu belirtir. Hakkın ontolojik zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "bâtıl" ve "butlân" kavramlarının, ontolojik olarak hiçbir kalıcılığı, sağlam kökü ve temeli olmayan; sadece anlık bir illüzyondan veya kurgudan ibaret olan ve hakikat ışığı karşısında kendi kendine sönüp yok olmaya mahkum sahte durumlar olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemi Kuran'ın hakikat felsefesi (teodisesi) ekseninde tahlil eder. Kuran'da "bâtıl", kendi başına aktif, savaşabilen veya direnebilen bağımsız bir güç değildir. Bâtıl, karanlık gibidir; sadece hakkın (ışığın) olmadığı yerde var gibi görünür. Hak bütün ağırlığıyla vuku bulduğunda (vekaal hakku), bâtıl onunla çatışmaya girmez; doğası gereği anında çürür, geçersizleşir ve varoluşsal olarak iptal olur (batale). Sihrin ve yalanın çöktüğü an, işte bu mutlak iptal anıdır.

        Mâ (مَا)

        Arapçada ism-i mevsul (ilgi zamiri) olarak kullanılır. "O şey ki, ...dikleri şeyler, her ne var ise" anlamlarına gelir. İptal olan eylemin sınırlarını çizer ve sihirbazların ürettiği tüm illüzyon mekanizmasını bütünüyle kapsar.

        Kânû (كَانُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-n (kef-vav-nun) harflerinden oluşur. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. Muzari fiil ile (kânû ya'melûn) kullanıldığında, eylemin geçmişte süreklilik taşıdığını, bir alışkanlık, kurumsal bir çaba ve uzun soluklu bir süreç olduğunu ifade eder.

        Ya'melûn (يَعْمَلُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü a-m-l (ayn-mim-lam) harflerine dayanır. Üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının kasti ve iradi olarak bir iş yapmak, emek harcamak, üretmek ve eyleme geçmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının sıradan, içgüdüsel ve anlık bir hareket (fiil) olmadığını; bilakis arkasında belirli bir akıl, planlama, kasıt, amaç ve sistematiğin bulunduğu organize eylemler bütünü olduğunu hassasiyetle açıklar.

        Patricia Crone, ayetin bu kapanışını, devlet ideolojisinin inşası ve çöküşü bağlamında okur. Allah, "onların attıkları ipler iptal oldu" demez; "yapıp durdukları ameller (mâ kânû ya'melûn) boşa çıktı" der. Çünkü sihirbazların o gün meydanda sergiledikleri şey, anlık bir el çabukluğu değildir. O sihir, Firavun rejiminin yıllardır üzerine çalıştığı, kurumsallaştırdığı, bütçe ayırdığı ve kitleleri uyutmak için "inşa ettiği/amel ettiği" o koca yalan makinesidir (statecraft). Hakikat (asâ) inince, sadece bir illüzyon şovu değil, devletin ürettiği bütün o ideolojik "amel" sistemi tek kalemde iflas etmiştir.

        Angelika Neuwirth, Mısır sarayının bu uzun hazırlıklarını ve bürokratik çabalarını "kânû ya'melûn" (yapageldikleri/örgütledikleri şeyler) formunda tahlil eder. İnsanın (kötülüğün) ürettiği şey ne kadar planlı, emek verilmiş ve karmaşık (amel) olursa olsun; ilahi müdahale (hak), onu aşama aşama değil, saniyeler içinde "bâtıl" kılar. Bu kelime seçimi, beşeri kurgunun (sihrin/kibrin) ilahi yasa karşısındaki o mutlak, acınası ve trajik kırılganlığının evrensel manifestosudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X