Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 117. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 117. Ayet

    وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَلْقِ عَصَاكَۚ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veevhaynâ ilâ mûsâ en elki ‘asâk(e)(s) fe-iżâ hiye telkafu mâ ye/fikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Biz de Mûsaya "Asânı at!" diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor!

      Mûcizenin Toplumda Yaygın Olan Durumlarla İlişkili Olması

      Biz de Mûsa'ya "Asânı at!" diye vahyettik. Bu beyanda şu hususa işaret vardır: Mûsâ (a.s.) kendisine atması emredilmeden asâsını atmamaktaydı. Aynı şekilde asânı taşa vur!" ve "asân ile denize vur!” meâlindeki ilâhî beyanlar böyledir. Mûsâ (a.s.) ancak kendisine vurma ve atma emrinden sonra asâyı vuruyor ve atıyordu. Bu durum, yılana dönüşmesi amacıyla asâyı yere atmasını emretmesinde ve asâyı yere ve denize vurmasını emretmesinde Mûsâ (a.s.) için bir imtihan olduğunun bilinmesi içindi. Allah Teâlâ, kulunu dilediği imtihan çeşitlerinden biriyle sınayabilir. Aksine Cenâb-ı Hak, asâyla vurma emri olmaksızın da denizi yarmaya güç yetirebilirdi. Yine O, asâyla vurma emri olmaksızın kayayı patlatarak çatlatabilirdi. Aynı şekilde asâ daha Mûsâ'nın (a.s.) elindeyken yılana dönüşebilirdi. Fakat Allah Teâlâ -en doğrusunu Allah bilir ya- bütün bunları onu imtihan etmek ve sınama için emretti. Zira dünya imtihan ve sınama yurdudur. Yine Mûsâ (a.s.) döneminde sihir yaygın bir durumdu ve insanlar söz konusu devirde sihir yapmaktaydılar. Dolayısıyla Mûsâ (a.s.) peygamberliğine kanıt olarak o insanların yapmış oldukları türden mûcizeler getirdi ki onlar, bu hadiselerin onların güçlerinin üstünde olması dolayısıyla sihir olmadıklarını, aksine semavî bir mûcize olduklarını bilsinler. Aynı şekilde Îsa'nın (a.s.) getirmiş olduğu mûcizeler de kavminin yapmış olduğu türden olaylardır. Bunlar da tıp ilmiyle ilgilidir. Îsâ (a.s.) da tıp türünden mûcizeler getirdi ki onun bunları Allah katından öğrendiğini bilsinler.

      Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor! İbn Kuteybe şöyle demiştir: "telkafu" )تلقف( yutmak manasına gelmekte olup yutmak anlamındaki lakm )اللقم( kökünden türemiştir. Onların uydurdukları. Denildi ki yani yalan olarak söyledikleri şeyler. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Yani iplerini ve sopalarını. Yine denildi ki onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Yani ortaya attıkları yalanları.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Evhaynâ (وَأَوْحَيْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü v-h-y (vav-ha-ye) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. Birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gizli, hızlı ve sessiz bir şekilde mesaj iletmek, işaret etmek, ilham vermek ve bir bilgiyi dışarıdan kimsenin fark edemeyeceği süratle muhatabın zihnine ulaştırmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vahiy" kavramının Kuran terminolojisinde, Yüce Yaratıcı'nın kendi iradesini, emrini veya bilgisini peygamberlerine anlık, vasıtasız ve mutlak bir kesinlikle bildirmesi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın epistemolojisinde ve tarih felsefesinde bu fiilin kullanımını muazzam bir teolojik müdahale (kırılma) anı olarak tahlil eder. Firavun'un sihirbazları devasa bir görsel illüzyon (şov) yaratmış ve herkesi dehşete düşürmüştür. Tam o esnada Allah, gökten ordular indirmek veya doğayı sarsmak yerine; sessiz, süratli ve sadece Mûsâ'nın iç dünyasında yankılanan o "gizli kelamıyla" (evhaynâ) tarihe müdahale eder. Vahiy, yeryüzünün en gürültülü yalanını (sihri), en sessiz ve hızlı ilahi iletişimle yıkan o kozmik aklın ta kendisidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimedeki retorik (belagat) süratini inceler. Mısır bürokrasisi haftalarca toplanmış, sihirbazlar uzun hazırlıklar yapmış ve iplerini atmışlardır. Ancak ilahi iradenin karşı hamlesi hiçbir hazırlık veya bekleme süresi içermez; anında ve tek bir kelimeyle (evhaynâ) sahneye inerek o ağır, hantal devlet kurgusunu saniyeler içinde paramparça eder.

        İlâ Mûsâ (إِلَىٰ مُوسَىٰ)

        Arapçada "ilâ" yönelme bildiren harf-i cerdir (e/a doğru). Mûsâ özel isimdir; Arapça etimolojik formlara (m-v-s) uydurulmaya çalışılsa da aslen Mısır ve İbrani havzasına ait yabancı bir kelimedir.

        El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kurallarıyla türetilmediğini, Kıptice (Eski Mısır dili) kökenli olarak Arapçalaşmış (mu'arreb) bir isim olduğunu, "su" (mû) ve "ağaç/kurtarılan" (sâ) kelimelerinin birleşiminden oluşup "sudan çıkarılan" anlamına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini ve filolojik kökenini detaylıca tahlil eder. Mûsâ isminin kökeninin doğrudan Eski Mısır dilindeki "ms" veya "mose" (çocuk, doğmuş, oğul) kelimesine dayandığını ve İbraniceye (Mōsheh) oradan geçtiğini ifade eder.

        En Elkı (أَنْ أَلْقِ)

        "En" mastar/açıklama edatı ile l-k-y (lam-kaf-ye) kökünden gelen "elkı" (at/fırlat) emir fiilinin birleşimidir. İkinci tekil şahıs formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir nesneyi elden çıkarmak, uzağa fırlatmak, atmak ve bir şeyle yüz yüze gelmek (likâ) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilkâ" eyleminin Kuran'da bir şeyi kasti olarak muhatabın önüne bırakmak ve onu o durumla aniden yüzleştirmek olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mûsâ'ya verilen "at" (elkı) emrinin kısalığındaki ve basitliğindeki teolojik ihtişamı okur. Sihirbazlar karmaşık teknikler, özel sıvılar ve uzun ritüeller kullanırken; Allah'ın Mûsâ'ya emri son derece sıradan, teçhizatsız ve yalındır: Sadece elindekini at. İlahi kudret, kendi büyüklüğünü kanıtlamak için karmaşık şovlara ihtiyaç duymaz; en yalın eylem (fırlatma), en karmaşık yalanı yutmaya yeterlidir.

        Asâke (عَصَاكَ)

        Tekili "asâ" olan kelimenin etimolojik kökü a-s-v (ayn-sad-vav) harflerinden oluşur. Sonundaki "ke" (senin) muhatap zamiridir. "Senin asanı/bastonunu."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin toplanması, bir araya gelmesi ve birleşmesi olduğunu belirtir. İnsanın parmaklarının onun üzerinde toplanması veya çobanın onunla sürüsünü toplaması sebebiyledir.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ edebiyatında "çoban asası" (pastoral staff) motifinin teolojik ve siyasi bağlamını inceler. Mısır elitlerinin elinde sanatla, altınla ve devlet bütçesiyle işlenmiş sihir aletleri vardır. Mûsâ'nın elinde ise sadece Madyen çöllerinden kalma, hayvanlarını güttüğü, hiçbir estetik veya teknolojik değeri olmayan kuru bir çoban asası bulunur. Vahiy, medeniyetin o kaba ve şımarık gücünü (kompleksitesini), doğanın ve sadeliğin en temel nesnesiyle (asâ ile) mağlup ederek Firavun'un "medeniyet/ilerleme" kibrini yerle bir eder.

        Fe İzâ (فَإِذَا)

        Arapçada eylemin hemen gerçekleştiğini bildiren "fe" (takibiye) edatı ile "ansızın, birdenbire, bir de ne görsün" anlamlarına gelen "izâ-i fücâiyye" (sürpriz bildiren zaman zarfı) edatının birleşimidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın metindeki dramatik kurguyu nasıl zirveye taşıdığını tahlil eder. Mûsâ asasını atar atmaz, zerre kadar bir bekleme veya dönüşüm aşaması olmaksızın (fe-izâ) asa derhal harekete geçer. Bu ansızınlık, mucizenin doğasındaki "ol" (kün) emrinin mutlak ontolojik süratidir.

        Hiye (هِيَ)

        Arapçada müennes (dişil) üçüncü tekil şahıs zamiridir. "O" anlamına gelir. "Asâ" kelimesi semai müennes kabul edildiği için ona döner. Cansız bir tahta parçasından, bir anda canlı bir fail/özne konumuna geçişi (kişileştirmeyi) simgeler.

        Telkafu (تَلْقَفُ)

        Kelimenin etimolojik kökü l-k-f (lam-kaf-fe) harflerine dayanır. Üçüncü tekil şahıs müennes muzari fiildir. Öznesi asadır (veya yılana dönüşmüş halidir).

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi hızla kapmak, havada yakalamak, süratle yutmak, çiğnemeden ve vakit kaybetmeden içine çekip yok etmek olduğunu belirtir. Yavaş bir yeme eylemi (ekl) değil, anlık ve çevik bir kapma/yutma hamlesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "lakf" eyleminin Kuran'da, bir nesnenin diğerini ustalıkla, süratle ve geride hiçbir kalıntı (iz) bırakmayacak şekilde tamamen kendi içine alıp silmesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi ontolojik bir teodise (adalet/hakikat) mekanizması olarak okur. Asanın yılanlaşıp sihirbazların kurgularını "yutması/kapması" (telkafu); sadece görsel bir galibiyet değil, fiziksel ve eylemsel bir "imha" operasyonudur. Hakikat (asa), yalanı (sihri) sadece çürütmekle kalmaz; onu sahadan, tarihten ve göz önünden bütünüyle temizleyerek kendi varlığı içinde eritir. "Lakf", batılın varoluş hakkının (ontolojik meşruiyetinin) mutlak sıfırlanışıdır.

        Mâ (مَا)

        Arapçada ism-i mevsul (ilgi zamiri) olup "şey, o şey ki, ...-dıkları şeyleri" anlamlarına gelir. Yutulan nesnelerin asıl doğasını (birer sahtekarlık ürünü olduklarını) ifade etmek için onları geneller.

        Ye'fikûn (يَأْفِكُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-f-k (hemze-fe-kef) harflerinden oluşur. Üçüncü çoğul şahıs muzari fiildir. "Uydurdukları, iftira ettikleri, tersyüz ettikleri şeyler" anlamına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi asıl ve fıtri yönünden başka bir yöne çevirmek, tersyüz etmek, baş aşağı getirmek ve gerçeği yalanla değiştirmek (ifk) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ifk" kavramının, meselenin sadece dille söylenen sıradan bir yalan (kizb) olmadığını; hakkı batıl, batılı hak gösterecek kadar gerçekliği optik, zihinsel ve ahlaki olarak mutlak surette baş aşağı çeviren devasa ve sistemli bir kurgu olduğunu açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "ifk" kavramını Firavun rejiminin kurumsal yalanı (state propaganda) bağlamında inceler. Kuran, sihirbazların iplerine ve sopalarına fiziksel isimler vermez; Mûsâ'nın asasının yuttuğu şey "ipler" değil, doğrudan doğruya "onların kurguladıkları yalanlar / baş aşağı çevirdikleri algılar"dır (mâ ye'fikûn). Bu kelime seçimi, mucizenin hedefini ifşa eder: Asa, tahtaları yutmamıştır; asa, Mısır'ın o korku ve illüzyon üzerine kurulu devasa teolojik ve siyasi "yalan makinesini" yutmuştur.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde ayetin bu kapanış kelimesini hakikat ile yalanın ontolojik çarpışması olarak derinlemesine tahlil eder. Sihirbazlar, nesnelerin gerçeğini "tersyüz ederek" (ye'fikûn) yeryüzünün en büyük optik illüzyonunu üretmişlerdir. Ancak hakikat (asa) sahneye çıktığında, sadece yalanı ifşa etmekle kalmamış; yalanın bizzat kendisini yutarak (telkafu) o tersyüz edilmiş gerçekliği yeniden fıtri (doğal) düzlemine oturtmuştur. "Ifk"in (kurgunun) kaderi, her zaman hakikat tarafından "yutulmaktır".

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X