قَالَ اَلْقُواۚ فَلَمَّٓا اَلْقَوْا سَحَرُٓوا اَعْيُنَ النَّاسِ وَاسْتَرْهَبُوهُمْ وَجَٓاؤُ۫ بِسِحْرٍ عَظ۪يمٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 116. Ayet
Daralt
X
-
"Siz atın" dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, içlerine korku saldılar ve böylece büyük bir büyü gösterdiler.
Mûsanın (a.s.) "atın" sözüne gelince sanki böyle demesini Rabb'i ona emretmiştir. Mûsâ “siz atın" dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, içlerine korku saldılar. Bu, bir gerçekliği olmaksızın sihirin gözleri aldığını göstermektedir. Sihir uzaktan görülen serap gibidir. "susamış kimse onu su zanneder" meâlindeki âyet-i kerîmede belirtilen duruma benzer. Bunun gibi sihir de görünüşü bakımdan gözleri alır, hakikatte ise geçersiz olup hiçbir şey değildir. Yine sihir zihinlerdeki hayal gibi olup bir gerçekliği yoktur. Onların sihirden amaçları bununla insanlara korku salmaktı. Görmez misin ki bir başka âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Mûsâ birden içinde bir korku duydu". Peygamberlerin getirdiği şey şayet gerçekte sihir olsaydı bunun peygamberliği kanıtlamakta onlar için delil teşkil edeceğini daha önce belirttik. Çünkü peygamberlerin kavimleri hiçbir zaman onların bir sihirbaza gidip geldiklerini görmemişlerdir. Dolayısıyla bu durum, onların sihiri Allah Teâlâdan öğrendiklerini gösterici olacaktı. Bu, Resûlullah'ın (s.a.) getirmiş olduğu haberler gibidir. "Mûsâ birden içinde bir korku hissetti" ilâhî beyanı iki şekilde anlaşılabilir. İlki onların sihirlerinin, insanların gözünü aldığı gibi onun da gözünü alması anlamındadır. İkincisi, onların sihirlerinin, kendisinin getirmiş olduğu hakikatleri insanların görmelerini engellemesinden korktu. İnsanların gözlerini büyülediler. Yani şaşırttılar. Bu, "büyülenmiş kimseler" beyanı gibidir. Yani gözleriniz alınmış.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. Öznesi (faili) Mûsâ peygamberdir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, harfleri bir araya getirerek anlamlı bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da sadece bir kelime telaffuz etmek değil, kişinin sahip olduğu ideolojik veya teolojik duruşu (özgüveni) resmen ilan etmesi olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın polemik sahnelerinde Mûsâ'nın bu "dedi" (kâle) eylemiyle söze girmesini psikolojik bir üstünlük ve sükûnet olarak tahlil eder. Sihirbazların "Ya sen at, ya biz atalım" şeklindeki şımarık ve pazarlıkçı tekliflerine karşı Mûsâ, hiçbir tartışmaya, uzun bir diyaloğa veya savunmaya girmeden; mutlak bir ilahi özgüvenle, tek kelimelik bir cevapla süreci başlatır. Hakikat, yalanın karşısında paniğe kapılmaz.
Elkû (أَلْقُوا)
Kelimenin etimolojik kökü l-k-y (lam-kaf-ye) harflerinden oluşur. İf'al babında, ikinci çoğul şahıs (siz) emir kipidir. "Atın, fırlatın" anlamına gelir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir nesneyi elden çıkarmak, uzağa fırlatmak ve bir şeyle yüz yüze gelmek (likâ) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilkâ" eyleminin bir şeyi kasti olarak muhatabın önüne bırakmak ve onu o durumla aniden yüzleştirmek olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Mûsâ'nın "Siz atın" (Elkû) şeklindeki bu emir kipindeki edebi ve retorik (belagat) şiddetini derinlemesine inceler. Mûsâ, sihirbazlara sadece bir izin veya "buyurun" lütfu vermemektedir. Bu emir, "Elinizden geleni ardınıza koymayın, bütün sahte hünerlerinizi sergileyin; çünkü yalanınız ne kadar büyük olursa olsun, hakikatin onu yutması o kadar muazzam olacaktır" diyen, ilahi aklın Câhiliye şovuna karşı sergilediği sarsılmaz bir rest çekme (meydan okuma) eylemidir.
Fe-Lemmâ (فَلَمَّا)
Arapçada eylemin hemen gerçekleştiğini bildiren "fe" (takibiye/ardışıklık) edatı ile "olduğu zaman, -ınca" anlamlarına gelen "lemmâ" zaman zarfının birleşimidir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu bağlacın ayetteki anlatısal (narrative) işlevini tahlil eder. Mûsâ'nın "atın" demesiyle sihirbazların eyleme geçmesi arasında zerre kadar tereddüt veya bekleme süresi olmamıştır. "Fe-lemmâ" (Atar atmaz / Attıklarında) yapısı, sihirbazların devletten aldıkları o kibirli motivasyonla ve mutlak kazanma arzusuyla ne kadar hızlı, açgözlü ve saldırganca bir reaksiyon gösterdiklerini metin üzerinden okuyucuya hissettirir.
Elkav (أَلْقَوْا)
Kelimenin etimolojik kökü l-k-y (lam-kaf-ye) harflerine dayanır. "Attılar / fırlattılar" anlamında geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. Fail, Firavun'un usta sihirbazlarıdır. Onlar, içleri cıva dolu olan veya özel mekanizmalara sahip iplerini ve sopalarını (diğer ayetlerdeki bağlamıyla) meydana fırlatmışlardır.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın arena/düello (agon) kültüründe bu eylemin sahnelenişini okur. Sihirbazların eşzamanlı olarak devasa bir materyal yığınını meydana atmaları (elkav), basit bir el çabukluğu değil; devletin tüm imkânlarıyla kurgulanmış, seyirciyi (halkı) daha ilk saniyede görsel bir bombardımana tutarak zihinsel olarak felç etmeyi amaçlayan kurumsal bir illüzyon şovunun (spectacle) başlangıcıdır.
Seharû (سَحَرُوا)
Kelimenin etimolojik kökü s-h-r (sin-ha-ra) harflerinden oluşur. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının göz boyamak, bir şeyi asıl ve gerçek halinden tamamen başka bir surette göstermek, gerçeği gizleyen ince ve gizli hile (aldatmaca) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sihir" kavramının nesnelerin ontolojik (hücresel ve fiziksel) gerçeğini değiştirmek değil, sadece dışarıdan bakanların algılarını manipüle etmek olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın epistemolojisinde bu fiilin kullanımını hakikat-illüzyon diyalektiği üzerinden derinlemesine tahlil eder. Kuran, atılan iplerin ve sopaların gerçekten yılana dönüştüğünü söylemez; "büyülediler" (seharû) fiilini kullanarak, gerçekleşen olayın fiziki bir mutasyon değil, tamamen epistemolojik bir "aldatmaca/distorsiyon" olduğunu sabitler. Sihir, maddenin doğasına değil, insanın idrak kapasitesine yapılan bir siber/psikolojik saldırıdır.
A'yüne (أَعْيُنَ)
Tekili "ayn" olan kelimenin etimolojik kökü a-y-n (ayn-ye-nun) harflerine dayanır. Cemi kıllet (azlık çoğulu) veya kırık çoğul formunda olup cümlenin mef'ulü (nesnesi) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının suyun kaynadığı pınar, fiziksel göz (görme organı), bir şeyin bizzat kendisi (zatı) ve casusluk yapmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ayn" kavramının insanın dış dünyayı algıladığı ve görerek bilgi ürettiği en temel duyusal enstrüman (göz) olduğunu açıklar.
Gabriel Said Reynolds, "gözleri büyülediler" (seharû a'yüne) ifadesini, Mısır entelijansiyasının (sihirbazların) kullandığı optik illüzyon tekniği bağlamında inceler. Ayet, sihri metafiziksel ve görünmez ruhların işi olarak tanımlamaz; son derece teknik, seküler ve ampirik bir "göz yanılması" olarak ifşa eder. Hedef alınan şey insanların kalbi veya ruhu değil, doğrudan biyolojik idrak merkezleri (gözleri) olmuştur.
En-Nâsi (النَّاسِ)
Kelimenin etimolojik kökü n-v-s (nun-vav-sin) veya n-s-y (nun-sin-ye) harflerine dayandırılır.
İbn Fâris, kökü n-v-s kabul ederek temel anlamının hareket etmek, bir yerden bir yere salınmak, devingenlik ve toplumsal kaynaşma olduğunu belirtir. "Unutmak" kökünden (n-s-y) türediğini savunanlar da insanın doğasındaki fıtri unutkanlığa vurgu yapar.
Michael Cook, ayette "halkın/kalabalıkların gözlerini" (a'yünen nâsi) tamlamasının sosyolojik işlevini tahlil eder. Sihirbazlar, şovlarını kapalı kapılar ardında yapmazlar; eylem doğrudan "nâs" (kitleler/halk) üzerinde icra edilir. Firavun rejimi, Mûsâ'nın temsil ettiği hakikati yok etmek için geniş kitleleri (nâs) hipnotize ederek onları devlet ideolojisine rıza gösteren pasif, körleştirilmiş ve manipüle edilmiş bir kalabalığa dönüştürür. Hedef, kamuoyunun algı yönetimidir.
Vesterhebûhüm (وَاسْتَرْهَبُوهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü r-h-b (ra-he-be) harflerine dayanır. İstif'al babında, geçmiş zaman çoğul fiildir. Başındaki "ve" bağlaç, sonundaki "hüm" (onları/kitleleri) ise mef'ul (nesne) zamiridir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının şiddetli korku, dehşet, paniğe kapılmak ve insanın psikolojik olarak tamamen sarsılması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rehbet" kavramının sıradan bir korku (havf) olmadığını; aklı başından alan, insanı aciz bırakan, savunma mekanizmalarını felç eden çok şiddetli ve ezici bir dehşet hali olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, istif'al babında gelen bu fiili (isterhebû / dehşete düşürdüler) Kuran'ın "devlet terörü ve psikolojik harp" analizi olarak derinlemesine okur. İstif'al babı, eylemin kasti, planlı ve talep edilerek (zorlayarak) yapıldığını gösterir. Sihirbazların yaptığı sadece basit bir göz boyama (seharû a'yüne) değildir; onlar bu illüzyonla halkın kalbine eşzamanlı olarak muazzam bir "terör/dehşet salmışlardır" (isterhebûhüm). Diktatöryal sistemler (Firavunizm), kitleleri yönetmek için sadece yalanı kullanmazlar; yalanı "korkuyla" birleştirerek, halkın aklını kullanamayacak ve hiçbir şeye itiraz edemeyecek kadar dehşete (rehbet) düşmesini sağlarlar. Korku, yalanın kök salmasını sağlayan en büyük siyasi enstrümandır.
Ve Câû (وَجَاءُوا)
Kelimenin etimolojik kökü c-y-e (cim-ye-hemze) harflerine dayanır. Geçmiş zaman, üçüncü çoğul şahıs fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gelmek, bir eylemi icra edip ortaya koymak, meydana getirmek ve bir amaca kasti bir yönelişle ulaşmak olduğunu belirtir. Onlar eylemsel olarak bu korkuyu "meydana getirmişlerdir".
Bi-Sihrin (بِسِحْرٍ)
Tekil ve nekra (belirsiz) formda isimdir. Kökü s-h-r (sin-ha-ra). "Bâ" harf-i ceri vasıta/araç bildirir.
İbn Fâris, gerçeğin gizlenip sahte bir suretin (illüzyonun) öne çıkarılması olduğunu belirtir.
Patricia Crone, ayetteki bu kavramı devlet destekli propaganda (kurumsal yalan) olarak tahlil eder. Mısır elitlerinin kullandığı bu vasıta (sihir), basit bir el çabukluğu değil, devletin tüm lojistik, finansal (ecr) ve entelektüel gücünün tek bir yalan üretmek için senkronize çalıştığı kurumsal bir ideolojik aygıttır.
Azîm (عَظِيمٍ)
Kelimenin etimolojik kökü a-z-m (ayn-zı-mim) harflerinden oluşur. Sıfat-ı müşebbehe (kalıcı nitelik) formundadır, sihri niteler.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "kemik" (azm) olduğunu; buradan hareketle yapısı sağlam, yapısal olarak devasa, hacmi çok büyük, kaba ve büyüklük/yücelik (azamet) kavramlarına kaynaklık ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "azîm" kavramının, akla ve gözle kavranması zor olan, muhatabı ezen, hacim, tesir veya statü bakımından son derece devasa, korkutucu ve büyük olan her şeyi ifade ettiğini açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanışını ("devasa/büyük bir sihirle geldiler") varoluşsal bir "kötülüğün zirvesi" olarak okur. Kuran, düşmanlarının (sihirbazların) eylemini küçümsemez veya hafife almaz; aksine onların ürettiği illüzyonun son derece "büyük ve dehşet verici" (azîm) olduğunu dürüstçe itiraf eder. Yalan, devletin gücüyle birleştiğinde gerçekten de kitleleri ezen "azîm" bir şova dönüşmüştür. Ancak ilahi metnin (Kuran'ın) bu büyüklüğü itiraf etmesindeki asıl retorik amaç; kötülüğün ulaştığı o en yüksek "azamet" noktasından, az sonra gelecek olan tek bir ilahi hamleyle (Mûsâ'nın asasıyla) nasıl yerle bir edileceğini, o devasa illüzyonun hakikat karşısında saniyeler içinde nasıl bir hiçe dönüşeceğini çok daha çarpıcı ve sarsıcı bir teodise tablosuyla (kontrastla) muhataba göstermektir. Sahteliğin zirvesi, mutlak çöküşün hemen bir adım öncesidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla