Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 112. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 112. Ayet

    يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عَل۪يمٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ye/tûke bikulli sâhirin ‘alîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler

      Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler. Bütün bilgili sihirbazları sana getirinceye kadar onu öldürmeyin. Yani onun sihrinin ortaya çıkması için bütün sihir çeşitleri toplansın diye. Yoksa tek bir sihirbaz yeterliydi. Ancak onlar -en doğrusunu Allah bilir ya- bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler meâlindeki sözle "onda bütün sihir çeşitleri toplansın da onun sihiri ortaya çıksın" demek istemişlerdir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ye'tûke (يَأْتُوكَ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-t-y (hemze-te-ye) harflerine dayanır. "Onlar getirsinler/gelsinler" anlamına gelen muzari fiil ile "ke" (sana/senin huzuruna) muhatap zamirinin birleşimidir. Fail (özne), bir önceki ayette bahsedilen "hâşirîn" yani devletin toplayıcı polis/zabıta gücüdür.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeye gelmek, yönelmek, kasti ve kararlı olarak bir hedefe varmak (veya getirmek) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin Kuran'da sıradan ve tesadüfi bir varıştan ziyade, önceden belirlenmiş bir amaca matuf olarak ve bir otoritenin emriyle belli bir hedefe odaklanarak gerçekleşen kasti bir yöneliş (celp) olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mısır bürokrasisinin ve oligarşisinin kurguladığı bu eylemi siyasi bir seferberlik olarak tahlil eder. Firavun'un polis gücünün ülkenin dört bir yanındaki uzmanları toplayıp doğrudan Firavun'un huzuruna "getirmeleri" (ye'tûke); devletin bütün kurumsal mekanizmalarının ve zor aygıtlarının tek bir şahsı (Mûsâ'yı) ve onun getirdiği tevhidi tezi alt etmek için merkezi bir noktaya (saraya) teksif edilmesidir. İktidar, taşradaki tüm gücü merkeze çağırarak mutlak bir güç gösterisi sahnelemektedir.

        Bi-Külli (بِكُلِّ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-l-l (kef-lam-lam) harflerinden oluşur. Başındaki "bâ" harf-i ceri vasıta ve beraberlik bildirir. "Bütün, hepsi, her bir" anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi bütünüyle kuşatmak, etrafını sarmak, eksik bırakmamak, tamamiyet ve parçaların kusursuz bir aradalığı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "küll" kavramının bir cinsten veya gruptan istisna bırakmaksızın, o türe ait olan her şeyi içine alan mutlak kuşatıcılık olduğunu ifade eder.

        Patricia Crone, "bütün/her" (küll) ifadesinin bu ayetteki siyasi ve stratejik bağlamını derinlemesine okur. Firavun rejimi (mele' sınıfı), Mûsâ'nın asasının yılan olması mucizesi karşısında sıradan birkaç saray büyücüsüyle yetinemeyeceğini, tehlikenin çok büyük olduğunu anlamıştır. Tehlikenin varoluşsal boyutuna uygun olarak, eyaletlerdeki (medâin) "bütün" (küll) okült, teknik ve entelektüel gücün eksiksiz olarak seferber edilmesi emredilir. Bu kelime, totaliter rejimin Mûsâ karşısında yaşadığı o örtük, mutlak korkunun ve devletin topyekûn (total) bir savunma hattı kurma çaresizliğinin doğrudan göstergesidir.

        Sâhirin (سَاحِرٍ)

        Tekil formda olan kelimenin etimolojik kökü s-h-r (sin-ha-ra) harflerine dayanır. İsm-i fâil formunda "büyücü, sihirbaz, illüzyonist" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının göz boyamak, bir şeyi asıl ve gerçek halinden tamamen başka bir surette göstermek, gerçeği gizleyen ince ve gizli hile (aldatmaca) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sihir/sâhir" kavramının nesnelerin ontolojik (hücresel ve fiziksel) gerçeğini değiştiremeyen, ancak kalabalıkların optik algılarını, psikolojilerini ve zihinlerini manipüle ederek hakikati örten, yalanı süsleyerek (illüzyonla) doğruymuş gibi sunan eylem ve fail olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dinler tarihindeki etimolojisini tahlil eder. Sami dilleri havzasındaki "shr" kökünün antik yakındoğu okültizm kültürüyle derin bir bağı vardır. Kuran'ın anlattığı Mısır bağlamında "sihir", gizli saklı, yasadışı veya merdivenaltı bir iş değildir; doğrudan doğruya devletin resmi teolojisi, kurumsal dini ve dönemin en yüksek prestijli "bilimidir".

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ saray kültüründe "sihirbazların" (magi/sorcerers) rolünü inceler. Onlar, kralların en temel siyasi danışmanlarıdır. Doğal veya doğaüstü kriz anlarında devleti korumak, isyanları algı yönetimiyle (illüzyonla) bastırmak ve monarşiye tanrısal bir meşruiyet sağlamak üzere devlet aygıtının organik bir parçası olarak çalışırlar. Firavun'un Mûsâ'ya karşı orduyu değil de "büyücüleri" çağırması, meselenin kaba kuvvetle değil, ideolojik bir algı savaşıyla (spectacle) kazanılması gerektiğinin itirafıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın epistemolojisinde hakikat-illüzyon diyalektiğini "sâhir" kavramı üzerinden okur. Mûsâ, varoluşun aslına müdahale eden mutlak ilahi bir gerçeklikle (mucizeyle) gelmiştir. Firavun'un silahı ise hakikat üretmek değil, sadece "sahte gerçeklik/illüzyon" (sihir) üretmektir. Diktatörlüğün yegane savunma kalkanı; yalanı çoğaltan, algıları yöneten ve fıtratı çarpıtan o kurumsal "sâhirlerdir". Mûsâ ile sihirbazların karşılaşması, evrensel "Hakikat ile Propagandanın (Algının)" kozmik savaşıdır.

        Alîm (عَلِيمٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü a-l-m (ayn-lam-mim) harflerinden oluşur. Mübalağalı ism-i fâildir (çok iyi bilen, son derece usta, ilimde derinleşmiş uzman).

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir nesneyi diğerlerinden ayıran alameti, izi ve nişanı bilmek, bir şeyi zihinde şüpheye yer bırakmayacak şekilde idrak etmek ve detaylıca bilgi sahibi olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilm/alîm" kavramının sıradan, yüzeysel bir malumat olmadığını; aksine işin köküne (hakikatine) ve felsefesine bütünüyle vakıf olan derin bir ihtisas ve uzmanlık olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ayetteki kullanımını "bilginin (ilmin) yozlaşması ve iktidara satılması" bağlamında muazzam bir ontolojik ironi olarak tahlil eder. "Alîm" (çok bilen/usta) sıfatı Kuran'da genellikle Allah'ın isimlerinden biri olarak veya hakikati arayan pozitif bilginler (ulema) için kullanılırken; burada bir kötülük sanatçısı için "usta büyücü" (sâhirin alîm) formunda, karanlık ve manipülatif bir bilginin sıfatı olarak karşımıza çıkar. Bu durum; devletin aklı ve bilimi (o günün şartlarındaki sihri), hakikati bulmak ve ona teslim olmak için değil; bizzat o hakikati (Mûsâ'yı) kendi ürettiği yalan denizi içinde boğmak ve statükoyu korumak için kullandığının resmidir. İlim ahlaktan ve tevhidden koparıldığında, Firavun'un elinde hakikati esir eden en tehlikeli, en "usta" (alîm) bir büyü silahına dönüşmektedir. Toplayıcılar sıradan hokkabazları değil, ilmini ve zekasını rejime kiralayan o usta entelijansiyayı (alîm sâhirleri) aramaktadırlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X