حَق۪يقٌ عَلٰٓى اَنْ لَٓا اَقُولَ عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّۜ قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَرْسِلْ مَعِيَ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 105. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: israiloğulları, iftira yok, araf 105, delil, araf suresi, araf suresi 105. ayet, allah, rab, hak, beyyine, açık delil, kanıt, resul
-
Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Size Rabb'inizden açık bir delil getirdim. Artık İsrailoğulları'nı benimle birlikte serbest bırak.
Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Te'vil ehli şöyle demiştir: Mûsâ (a.s.) Firavun'a "Ben Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim" dediğinde o, Mûsa'ya (a.s.) "Yalan söyledin" der. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) ona Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur demiştir. Bu ifadenin, sözün Firavun tarafından yalanlanması olmaksızın da söylenmiş olması mümkündür. Mûsâ (a.s.) ona bu sözü söylemiştir, çünkü Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlik bahşettiği ve nübüvvete ehil kıldığı herkesin üzerine Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek bir borçtur. Allah hakkında gerçek olandarı başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Belirttiğim gibi, Firavun'dan, daha önce bir söz geçmeden böyle bir söz ile başlamak mümkün değildir. Buna göre Mûsâ (a.s.) tarafından söylenen bu söz, Firavun'un sözüne cevap teşkil etmektedir. Bu tevil yapan âlimlerin söylediğidir. Buna göre Mûsâ (a.s.) Firavun'a "Ben sana Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim" dediğinde o "Yalan söyledin, seni bize göndermemiştir" demiş veya buna benzer bir ifade kullanmıştır. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur demiştir. Yani Allah hakkında yalan söz söylemek bana uygun düşmez. Bu Cenâb-ı Hakk'ın İsa'ya (a.s.) "İnsanlara sen mi 'Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin' dedin?" sorusuna karşı İsa'nın (a.s.) "Hâşâ! Seni tenzih ederim, hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz" sözü gibidir. Bu söz Îsâ (a.s.) tarafından, kavmi ona karşı önceki sözü söylediğini iddia etmesinden sonra söylenmiştir. Aynı şekilde meleklerin "Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velîmiz onlar değil sensin" sözü, Cenâb-ı Hakk'ın onlara "Bunlar mıydı size tapmakta olanlar?" sorusundan sonradır. Allah Teâlânın bu sözü üzerine “Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin" demişlerdir. Onların bu sözü, öncekinin bir cevabı olarak söylenmiştir. Mûsâ'nın Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur sözü de böyledir. Onların daha önceki bir sözüne karşı söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememek benim üzerime borçtur meâlindeki ilâhî beyanda geçen ifadeyi "hakikun ala" şeklinde okuyanlara göre bunun yorumu şudur: Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememem bir zorunluluktur. Söz konusu beyanda geçen ifadeyi "aleyye" şeklinde şeddeli olarak okuyanlara göre âyetin yorumu şöyledir: Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylememem gerekir.
Size Rabb'inizden açık bir delil getirdim. Rabb'inizden açık bir delil beyanı Allah'ın birliğini ve ilâhlığını açıklayan deliller olarak anlaşılabilir. Ayrıca âlemlerin Rabb'i Allah'ın elçisi olduğumu, ona karşı yalan söyleyen ve iftira eden bir kimse olmadığımı açıklayan nübüvvet delili diye de yorumlanabilir. Artık İsrâiloğulları'nı benimle birlikte serbest bırak. Yani onları köleleştirme, onlar köle değillerdir. O, İsrâiloğulları'nın kendisiyle birlikte gönderilmesini istememiş, aksine onların kölelikten kurtulmasını talep etmiştir. Bu, "İsrâiloğulları'nı kendine kul köle etmen" beyanı gibidir.
Yorumu Yorumla
-
Hakîkun (حَقِيقٌ)
Kelimenin etimolojik kökü h-k-k (ha-kaf-kaf) harflerine dayanır. "Lâyık, yaraşır, yükümlü ve gerçeğe sabitlenmiş" anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin yerli yerinde olması, sabit ve değişmez bir gerçeklik taşıması, şüphesiz ve mutlak surette doğru olması (bâtılın zıddı) olduğunu belirtir. Bir görevi veya vasfı üzerinde taşıması "hak" olan, o işe mutlak surette ehil olan kişiye "hakîk" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "hakîk" kavramının, üzerine aldığı sorumluluğu hiçbir sapma göstermeden yerine getirmesi gereken, yalandan ve kurgudan tamamen arınmış kişi veya durumu ifade ettiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde bu kelimenin kullanımını peygamberane bir "ontolojik zorunluluk" olarak tahlil eder. Mûsâ'nın Firavun karşısında "Ben hakîkım (yükümlüyüm/bana yaraşan budur)" demesi, sıradan bir ahlaki tercih beyanı değildir. Bu, peygamberin kendi varoluşunu bütünüyle ilahi hakikate (doğruluğa) zincirlediğinin, yalan söylemesinin veya vahye kendi kurgusunu katmasının varoluşsal olarak (hakîkun) imkansız olduğunun teolojik manifestosudur.
Alâ (عَلَىٰ)
Arapçada "üzerine, -e karşı" anlamına gelen harf-i cerdir. Burada bir yükümlülüğü (boyun borcunu) ve sorumluluğun ağırlığını ifade eder.
En Lâ Ekûle (أَنْ لَا أَقُولَ)
"En" mastar edatı, "lâ" olumsuzluk edatı ve "ekûle" (söylemem) muzari fiilinin birleşimidir. Fiilin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının söz söylemek, harfleri bir araya getirerek beyanda bulunmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da ideolojik, felsefi veya teolojik bir inancı (tezi) resmen dillendirmek olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu gramatik yapıdaki (en lâ ekûle / söylememem) retorik şiddeti tahlil eder. Mûsâ, doğrudan "ben doğruyu söylerim" demez; bilakis sözü negatif bir yükümlülük (yalan söylememek/söz uydurmamak) üzerinden kurarak, peygamberlik makamının saflığını her türlü beşeri hevesattan (ve Firavun'un şüphelerinden) arındıran sarsılmaz bir savunma hattı inşa eder.
Alallâhi (عَلَى اللَّهِ)
Yüce Yaratıcı'nın ismidir. Kökü e-l-h (hemze-lam-he) harflerine dayanır. Başındaki "alâ" harf-i ceri ile "Allah'a karşı, Allah hakkında" anlamı kazanır.
İllâl Hakka (إِلَّا الْحَقَّ)
Arapçada istisna edatı olan "illâ" (ancak, sadece, -den başka) ile "hak" kelimesinin birleşimidir. Kökü h-k-k (ha-kaf-kaf) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, asılsızlığın (batılın) mutlak zıddı olan mutlak gerçeklik olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının Kuran terminolojisinde ilahi hikmet, adalet ve varoluşsal doğruluk olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), cümlede olumsuzluk edatı (lâ) ile istisna edatının (illâ) birlikte kullanılmasının yarattığı "hasr" (tahsis ve kısıtlama) sanatını inceler. "Allah hakkında haktan başkasını söylememem boynumun borcudur" cümlesi, Mûsâ'nın dilini tamamen ilahi iradenin kontrolüne verdiğini, sözünde kendisine ait zerre kadar dünyevi veya kabilevi bir menfaat barındırmadığını (mutlak saflığı) Firavun'un yüzüne haykırmasıdır.
Kad (قَدْ)
Geçmiş zaman (mazi) fiilinin başına gelerek eylemin kesin olarak gerçekleştiğini, şüpheye yer bırakmadığını bildiren tahkik (pekiştirme) edatıdır.
Ci'tüküm (جِئْتُكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü c-y-e (cim-ye-hemze) harflerine dayanır. Birinci tekil şahıs geçmiş zaman fiilidir. Sonundaki "küm" (size) çoğul muhatap zamiridir; Mûsâ'nın sadece Firavun'a değil, oradaki tüm oligarşiye (mele') hitap ettiğini gösterir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gelmek, bir amaca ve hedefe kasti bir yönelişle varmak olduğunu belirtir. Tesadüfi bir gidiş değil, planlı ve bilinçli bir varıştır.
Bi Beyyinetin (بِبَيِّنَةٍ)
Kelimenin etimolojik kökü b-y-n (be-ye-nun) harflerinden oluşur. Başındaki "bâ" harf-i ceri vasıta (araç) bildirir. "Apaçık bir kanıt ile" demektir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının iki şeyin arasının açılması, ayrılık ve gizliliğin ortadan kalkarak her şeyin açıkça, net bir biçimde görünür (beyan) hale gelmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kavramının, akıldaki ve zihindeki tüm şüpheleri kesip atan, hakikati apaçık gösteren mutlak rasyonel delil, fiziki mucize ve ilahi kanıt olduğunu açıklar.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ edebiyatı ve teolojisinde "beyyine" (evident proof) kavramının elçilik meşruiyeti bağlamındaki işlevini tahlil eder. Mûsâ, Firavun'un sarayına (bürokrasinin ve devlet aygıtının merkezine) soyut bir felsefi tartışma yapmak için gelmemiştir. O, peygamberlik iddiasını doğrudan doğruya ilahi bir mühür niteliği taşıyan, ampirik (gözlemlenebilir) ve sarsılmaz "apaçık bir kanıt" (beyyine) ile somutlaştırarak, Firavun'un o güne kadar kurduğu teolojik kurguyu rasyonel ve görsel bir şekilde çökertmeye gelmiştir.
Min Rabbiküm (مِنْ رَبِّكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerine dayanır. Başındaki "min" harf-i ceri kanıtın (beyyinenin) kaynağını bildirir. Sonundaki "küm" (sizin) zamiridir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi onarmak, düzeltmek, koruyup gözetmek ve malik (mutlak sahip) olmak olduğunu belirtir.
Patricia Crone, Mûsâ'nın hitabındaki bu "Rabbiküm" (Sizin Rabbinizden) ibaresini muazzam bir siyasi-teolojik meydan okuma olarak okur. Mısır teolojisinde Firavun, halkın yegane "Rabbi" (besleyicisi ve koruyucusu) olarak kabul edilir. Mûsâ'nın doğrudan Firavun'un ve meclisinin gözlerinin içine bakarak, "Size, sizin (gerçek) Rabbinizden bir kanıtla geldim" demesi; Firavun'un sahte tanrılığını kendi sarayında iptal etmesi ve onu, kendi üzerindeki o görünmez, aşkın ve mutlak "Rabbe" (Allah'a) tebaa kılmasıdır. Bu, iktidarın teolojik olarak el değiştirmesi ilanıdır.
Fe Ersil (فَأَرْسِلْ)
Kelimenin etimolojik kökü r-s-l (ra-sin-lam) harflerinden oluşur. İf'al babında emir kipidir. Başındaki "fe", teolojik beyanın ardından gelen rasyonel sonucu/talebini bağlayan edattır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi usulca serbest bırakmak, salıvermek, zincirlerini çözmek ve göndermek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "irsâl" eyleminin Kuran'da alıkonulan, hapsedilen veya engellenen birinin/bir şeyin yolunu açarak onu serbest kılmak (özgür bırakmak) olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir fiilini (ersil / serbest bırak) Kuran'ın ekonomi-politiği ekseninde derinlemesine analiz eder. Mûsâ'nın Firavun ile mücadelesi sadece soyut bir "tanrı kimdir?" tartışması (teoloji) değildir. Firavun'un rablik iddiasının en somut yansıması, koca bir kavmi (İsrailoğullarını) köleleştirerek bedava iş gücü olarak kullanmasıdır. Mûsâ'nın "Onları serbest bırak!" (ersil) talebi; teolojik aydınlanmanın mutlak surette sosyolojik ve siyasi bir özgürleşmeyi (kurtuluş mücadelesini) doğurması gerektiğinin ilanıdır. Tevhid, yeryüzündeki hiçbir köleliği (zorbalığı) meşru görmez.
Meıye (مَعِيَ)
Arapçada "benimle beraber, benim yanımda" anlamına gelen zarftır. Mûsâ'nın kurtuluş yürüyüşünde kitleye bizzat önderlik edeceğini, o bedeni ve siyasi tahliyenin kendi peygamberlik şemsiyesi altında gerçekleşeceğini bildirir.
Benî İsrâîl (بَنِي إِسْرَائِيلَ)
"Benî" (oğulları) kelimesinin kökü b-n-y (be-nun-ye); "İsrâîl" ise Yakub peygamberin lakabı olan özel isimdir.
El-Cevâlîkî, İsrâîl isminin Arapça kurallarıyla türetilmediğini, Acemce (yabancı) bir bileşik isim olduğunu, "kul/asker" anlamındaki "İsr" ile Allah anlamındaki "İl" kelimelerinden oluşup "Allah'ın kulu" (Abdullah) anlamına geldiğini nakleder.
Arthur Jeffery, kelimenin evrensel filolojik kökenini detaylıca tahlil ederek, İbranice "Yisrā'ēl" kelimesinden geldiğini ve "Tanrı ile güreşen/uğraşan" veya "Tanrı'nın prensi" anlamlarına dayandığını belirtir. Kuran'ın bu etnonimi (kavim ismini) Arapçalaşmış formuyla (İsrâîl) tarihsel bağlama sadık kalarak kullandığını ifade eder.
Gabriel Said Reynolds, "Benî İsrâîl" ifadesinin Mûsâ'nın ilk tebliğ sahnesindeki işlevini Geç Antik Çağ Kutsal Kitap geleneği (Exodus/Çıkış motifi) ekseninde okur. Mûsâ, Firavun'un karşısına çıktığında sadece evrensel bir ahlak vaizi olarak değil; aynı zamanda ezilen, asimilasyona uğrayan ve devlet şiddetine maruz kalan belirli bir etnik/dini azınlığın (İsrailoğullarının) tarihsel ve siyasi kurtarıcısı (the liberator) olarak konumlanır. Ayetin "Benî İsrail'i benimle beraber gönder" şeklinde bitmesi, peygamberliğin sadece göklerle ilgili bir öğreti olmadığını, doğrudan doğruya yeryüzündeki mazlumların pratik zincirlerini kırmaya yönelik (siyasi/sosyal) muazzam bir devrim hareketi olduğunu tarihe mühürler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla