Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 100. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 100. Ayet

    اَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذ۪ينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَٓا اَنْ لَوْ نَشَٓاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْۚ وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eve lem yehdi lilleżîne yeriśûne-l-arda min ba’di ehlihâ en lev neşâu esabnâhum biżunûbihim(c) venatbe’u ‘alâ kulûbihim fehum lâ yesme’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      (Eski) sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı? Biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitemezler.

      (Eski) sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı? Âyet-i kerîmenin geçmiş ümmetler hakkında nâzil olduğunu kabul edenlerin yorumlarına göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ardarda ümmetlerin ve kavimlerin helâk edilmesi sayesinde onlar, hak inancı benimsemeye muvaffak kılınıp doğru yol kendilerine gösterilmedi mi? Ayetin Hz. Muhammed'e iman eden bu ümmet hakkında nâzil olduğunu söyleyenlerin yorumuna göre ise şöyle buyurmuştur: (Eski) Sahiplerinin helâk edilmesinden sonra yeryüzüne vâris olanlara şu durum açıklanmadı mı! Ötekilerin azaba uğradıkları gibi dileseydik onları da günahlarından dolayı azaba uğratırdık. (Eski) sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu gerçek belli olmadı mı? Yani sahiplerinin helâk edilmesinden sonra.

      Onlara belli olmadı mı? Bu ilâhî beyan "elif ve vâv"ın düşürülmesiyle de okunabilir. Yani yeryüzüne vâris olanlara belli olmadı. Bu durumda âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birinci ihtimal: Onlara belli olmadı. Yani öncekilerin helâk edilmesine sebep olan durumları ve onların peygamberleri yalanlamaları dolayısıyla başlarına gelenleri düşünmediler. Öncekileri ve başlarına gelenleri düşünmeyi terkettiklerinde söz konusu gerçek onlar nezdinde ortaya çıkmaz. İkinci yorum da şöyledir: Cenâb-ı Hak onlara hidâyet yolunu göstermiş, fakat bundan faydalanmadıkları için onları hidâyetin kapsamı dışında tutmuştur. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın faydalanmamaları sebebiyle onları akıl yürütme, işitme ve görme duyusundan yoksun bulunduklarını ifade etmesine benzer. Bu ilâhî beyan “eve” ) ( ifadesi düşürülmeksizin de okunabilir. Bu durumda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Yeryüzüne vâris olanlara belli olmadı mı? Peygamber Allah'ın geçmiş ümmetleri helâk etmesine dair kudretini onlara göstermedi mi? Bu yoruma göre âyetin anlamı şöyledir: Allah Teâlâ sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanları helâk etmeye kādirdir. Sözünü ettiğimiz bütün bu yorumlar muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Bir diğer muhtemel yoruma göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Sahiplerinin helâk edilmesinden sonra yeryüzüne vâris olanlara ne sebeple helâk edildikleri belli olmadı mı? Tâ ki onlar, buna benzer durumlardan kaçınsın ve kendilerini helâk olmaktan kendilerini alıkoysunlar.

      Yeryüzüne vâris olanlara belli olmadı mı? Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. İlki şöyledir: Allah Teâlâ onlara doğru yolu gösterdi ve kendilerinden önceki ümmetler yalanlamak ve inatçılık yapmak suretiyle işledikleri günahlar yüzünden başlarına gelen felâketler sonucu helâk edildiklerini açıkladı, fakat onlar inatlarından ötürü hidâyeti benimsemediler. İkincisi de şöyledir: Cenâb-ı Hak, öncekilerin başına gelenler hakkında tefekkür etmedikleri için onları doğru yola iletmedi. Bu yorum âyetin "vav" harfinin okunmaması şeklindeki kırâate göredir.

      Biz dileseydik onları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık. Bu ilâhî beyan şayet önceki ümmetlere dair ise âyetin anlamı şöyledir: Dileseydik günahlarından dolayı ardarda kavimleri musibetlere uğratırdık. Şayet sonraki ümmetlere dair ise âyetin anlamı şöyle olur: Dileseydik ötekilerin günahlarından dolayı başlarına musibet geldiği gibi bunları da günahlarından dolayı musibetlere uğratırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri) işitemezler. Bu ilâhî beyandaki "et-tab'" )الطبع( kelimesi mühürleme anlamına gelebilir. Yani onların kalplerini mühürledi. "et-tab'u" )الطبع( kavramı küfür karanlığı anlamına da gelebilir. Yani onların kalplerini küfür karanlığıyla örttü. Bir başka şeyi örten ve kaplayan her şey hakkında "tab'" kelimesi kullanılır. Onlar işitemezler. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: İlki "faydalanmayacakları şeyi işitemezler" şeklinde yorumlanabilir. ikinci yorum şöyledir: Onlar işitemezler, yani icabet edemezler. Bu, Hz. Peygamber'in "Allah hamd edeni işitir" ifadesi gibidir. Bu söz hakkında denildi ki Allah kendisine hamd edene, yani kendisine dua edene icabet eder.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E Ve Lem Yehdi (أَوَلَمْ يَهْدِ)

        Kelime üç kısımdan oluşur: İstifham (soru) hemzesi "E", atıf harfi "vav" ve olumsuzluk edatı "lem" ile birlikte "yehdi" fiili. Etimolojik kökü h-d-y (he-dal-ye) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının öne düşüp yol göstermek, rehberlik etmek, birini hedefine ulaştırmak ve doğru yolu (istikameti) beyan etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidâyet" kavramının Kuran terminolojisinde, muhatabı lütufla, şefkatle ve rasyonel kanıtlarla hakikate (doğruya) sevk etmek, onun aklını aydınlatmak olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın epistemolojisinde (bilgi teorisinde) bu fiilin kullanımını "varoluşsal uyanış" olarak tahlil eder. "Onlara hala belli olmadı mı / yol göstermedi mi?" (e ve lem yehdi) sorusu, sıradan bir yön bulma meselesi değildir. Önceki kuşakların helak edilmiş kalıntılarına bakıp, tarihin o sarsıcı enkazından rasyonel ve ahlaki bir sonuç (bilinç) çıkaramamanın, yani tarihsel gerçekliğin aklı hakikate sevk etmemesinin (hidayet eksikliğinin) yarattığı muazzam epistemolojik şoka verilen ilahi bir tepkidir.

        Lillezîne (لِلَّذِينَ)

        "O kimselere ki" anlamına gelen ism-i mevsul (ilgi zamiri). Tahsis (özelleştirme) bildirerek, uyarının ve hidayet sorgusunun hedefini doğrudan belirler.

        Yerisûne (يَرِثُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü v-r-s (vav-ra-se) harflerinden oluşur. Muzari (şimdiki/geniş zaman) çoğul fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir malın, makamın veya durumun birinden diğerine geçmesi, kişinin kendi ticari veya fiziki çabası (emeği) olmaksızın bir başkasının bıraktığına konması ve onu devralması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "verâset/mîrâs" eyleminin sadece ekonomik bir intikal olmadığını; Kuran'da siyasi gücün, toprakların ve tarihsel sıranın (halifeliğin) önceki toplumların yok olmasının ardından yeni gelen nesle devredilmesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi kabile ve medeniyet sosyolojisi ekseninde okur. Ayetteki "mirasçılar" (yerisûne), bir önceki ayetlerde anlatılan ve helak edilen Âd, Semûd, Lût ve Medyen gibi şehir halklarının (kurâ) enkazı üzerine medeniyet kuran yeni kuşaklardır. Kuran, bu siyasi ve jeopolitik ardışıklığı (devralmayı) ontolojik bir imtihan olarak sunar. Toprakları "miras almak", mülkün mutlak sahibi olmak değil, aynı ahlaki testten (sünnetullahtan) geçmek üzere nöbeti devralmaktır.

        El-Erda (الْأَرْضَ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-r-d (hemze-ra-dat) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, alt, zemin ve ayak basılan (üzerinde yaşanılan) yer olduğunu belirtir.

        Michael Cook, "yeryüzü" (erd) kavramını medeniyetlerin yükseliş ve çöküş sahnesi olarak tahlil eder. Miras alınan şey soyut bir hazine değil, doğrudan doğruya yeryüzünün, coğrafyanın ve o topraklardaki egemenliğin (iktidarın) ta kendisidir.

        Min Ba'di (مِنْ بَعْدِ)

        "Ba'd" kelimesinin etimolojik kökü b-a-d (be-ayn-dal) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, uzaklık ve "önce"nin (kabl) zıddı olarak sonralık bildirdiğini ifade eder. Tarihsel kesintiyi ve ardışıklığı sabitler.

        Ehlihâ (أَهْلِهَا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-l (hemze-he-lam) harflerine dayanır. Sonundaki "hâ" zamiri "yeryüzüne" (erd) döner.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ünsiyet kurmak, bir şeye ait olmak ve bir mekânın/evin asıl mensupları olduğunu belirtir. "Yeryüzünün eski sahipleri/halkı" anlamındadır.

        En Lev (أَنْ لَوْ)

        "En" mastar/açıklama edatı ile "lev" (eğer/şayet) şart edatının birleşimidir. Olası bir ihtimali, ilahi iradenin devrede olduğu varsayımsal bir durumu bildirir.

        Neşâu (نَشَاءُ)

        Kelimenin etimolojik kökü ş-y-e (şın-ye-hemze) harflerinden oluşur. Birinci çoğul şahıs (biz) muzari fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi kasten ve iradeyle istemek, dilemek, kastetmek ve irade etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" kavramının, mutlak kudret sahibinin bir durumu var etme veya yönlendirme konusundaki özgür ve mutlak tercihi (ilahi iradesi) olduğunu açıklar.

        Esabnâhüm (أَصَبْنَاهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-v-b (sad-vav-be) harflerine dayanır. İf'al babında, birinci çoğul şahıs geçmiş zaman fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının inmek, kastettiği şeye tam olarak ulaşmak, hedefi isabet ettirmek (okun hedefi vurması) ve yağmurun belli bir noktaya kasten ve şiddetle inmesi olduğunu belirtir. Yanılmanın ve ıskalamanın (hatânın) mutlak zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "isâbet" ve "musîbet" eylemlerinin Kuran'da, ilahi cezanın veya belanın suçluları hiçbir şekilde şaşırmadan, kör bir rastlantıya mahal vermeden, milimetrik bir hassasiyetle hedefi tam kalbinden vurması anlamına geldiğini açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimedeki bu "kesin nişancılık" (isabet) retoriğini tahlil eder. "Dileseydik onları tam isabetle vururduk" (esabnâhüm) ifadesi, Câhiliye insanının felaketleri "tesadüfi doğa olayları" olarak görme kibrini yerle bir eder. Felaket, karanlıkta savrulan kör bir ok değil; günahkar toplumu nokta atışıyla bulan (isabet eden) bilinçli, seçici ve kusursuz bir ilahi operasyondur.

        Bi-Zünûbihim (بِذُنُوبِهِمْ)

        Tekili "zenb" olan kelimenin etimolojik kökü z-n-b (zel-nun-be) harflerinden oluşur. Başındaki "bâ" harf-i ceri sebebiyet (nedensellik) bildirir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "kuyruk", bir şeyin arka kısmı, geride kalan ucu, peşi sıra gelen ve bir eylemin sonu olduğunu belirtir. İşlenen suça veya günaha "zenb" denilmesinin etimolojik gerekçesi muazzamdır: Kişinin işlediği kötü eylemin sonucu ve cezası, bir hayvanın kuyruğunun onu takip etmesi gibi günahkârın peşini asla bırakmaz ve onu gölge gibi takip eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "zenb" kavramının, fıtrata veya ilahi yasaya aykırı olan ve akıbeti (sonucu) itibarıyla failine ağır bir vebal/ceza yükleyen her türlü eylem olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı ontolojik bir sebep-sonuç yasası olarak derinlemesine analiz eder. Onların vurulmaları (esabnâhüm) "günahları sebebiyle"dir (bizünûbihim). Bu yapı, ilahi cezanın (musibetin) keyfi bir öfke olmadığını kanıtlar. Câhiliye toplumunun işlediği cinayetler, zulümler ve kibir (günahlar), kendi içlerinde yıkıcı sonuçlarını bir "kuyruk" (zenb) gibi barındırır. İnsan günah işlediğinde, aslında kendi felaketini doğuran süreci başlatmış olur; ilahi adalet sadece o günahın kuyruğunun (kendi yıkıcı doğasının) hedefini bulmasına izin verir.

        Ve Natbeu (وَنَطْبَعُ)

        Kelimenin etimolojik kökü t-b-a (tı-be-ayn) harflerine dayanır. Muzari birinci çoğul şahıs (biz) fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir nesneyi kendi haline bırakmak, kirin veya pasın kılıcı kaplaması, bir şeyi mühürlemek, kalıba dökmek ve üzerine kalıcı bir damga (tab') vurmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tab'" eyleminin bir nesnenin içine dışarıdan hiçbir şeyin girmemesi ve içindekinin de dışarı çıkmaması için üzerinin mühürlenip kapatılması olduğunu açıklar. Kuran'da ruhsal ve zihinsel mekanizmaların iptali anlamında kullanılır.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın epistemolojisinde "kalplerin mühürlenmesi" (tab'ul kulûb) eylemini varoluşsal bir "bilişsel kapanma" (cognitive closure) olarak tahlil eder. Mühürleme, insanın düşünme, idrak etme ve hakikati kavrama yetisinin ilahi bir kararla köreltilmesi, dondurulmasıdır. Ancak bu mühürleme nedensiz değildir; insan, kibrinde ve inkarında (tekzib) o kadar inat eder ki, fıtratı tamamen paslanır (kökün kılıcı kaplayan pas anlamı). Allah da o paslanmış fıtratın üzerine "mührü" (tab') vurarak onların hakikate olan duyarlılıklarını ebediyen iptal eder.

        Angelika Neuwirth, bu metaforu Geç Antik Çağ'ın belge ve mühür (sealing) geleneği bağlamında okur. Dönemin bürokrasisinde bir parşömen mühürlendiğinde (tab'), artık o metne hiçbir yeni kelime eklenemez; dosya kapanmıştır. İsyankar toplumların kalplerinin mühürlenmesi de onların ahlaki gelişim dosyalarının (imtihan süreçlerinin) mutlak bir yargıyla kapatıldığını, teolojik olarak "müflis" (iflas etmiş) ilan edildiklerini gösteren eskatolojik bir eylemdir.

        Alâ Kulûbihim (عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ)

        Tekili "kalb" olan kelimenin etimolojik kökü k-l-b (kaf-lam-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi bir yönden diğer yöne çevirmek, tersyüz etmek, döneklik ve değişkenlik olduğunu belirtir. Duyguları, fikirleri ve inançları sürekli bir değişim ve devinim içinde olduğu için insanın anlama/hissetme merkezine "kalb" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, Kuran'da "kalp" kavramının sadece kan pompalayan biyolojik bir organ değil; aklın, imanın, fıtratın, anlama ve idrak etme (şuur) fonksiyonlarının tümünü barındıran "teolojik ve epistemolojik merkez" olduğunu açıklar. Mühür bu merkezin "üzerine" (alâ) vurularak bütün sistemi kilitler.

        Fe Hüm (فَهُمْ)

        Arapçada cümlenin başındaki olayların mantıksal veya kaçınılmaz sonucunu bildiren "fe" (öyleyse/sonuç olarak) edatı ile "hüm" (onlar) zamirinin birleşimidir.

        Lâ Yesmeûn (لَا يَسْمَعُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-m-a (sin-mim-ayn) harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının kulağın sesi idrak etmesi, işitmek, dinlemek ve sözü kabul edip itaat etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sem'" eyleminin Kuran terminolojisinde salt mekanik ve biyolojik bir ses dalgası algılaması (duyma) olmadığını; bilakis duyulan o kelamın (vahyin veya uyarının) hakikatini kavramak, onu vicdanda tasdik etmek ve ona icabet/itaat etmek anlamına geldiğini hassasiyetle belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, kalbin mühürlenmesi ile işitmemek (lâ yesmeûn) arasındaki bağlantıyı teolojik bir sağırlık (spiritual deafness) olarak inceler. Önceki kuşakların helak edilmiş yurtlarını devralan (yerisûnel erd) o yeni kuşaklar, peygamberlerin uyarılarını kulaklarıyla fiziksel olarak "duyarlar". Ancak idrak merkezleri (kalpleri) kibirleri yüzünden mühürlendiği (tab') için, o ses dalgaları hiçbir zaman anlama, irkilme ve itaat etme sürecine dönüşmez. Ayet, en büyük azabın gökten yağan taş değil, insanın ahlaki uyarıları anlayamaz hale gelmesi (ruhsal sağırlığa mahkum edilmesi) olduğunu ilan ederek varoluşsal trajediyi zirveye taşır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X