ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتّٰى عَفَوْا وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّٓاءُ وَالسَّرَّٓاءُ فَاَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 95. Ayet
Daralt
X
-
Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik. Nihayet çoğaldılar ve 'Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı' dediler. (İnkarda ısrar edince) biz de onları, kendileri farkında olmadan ansızın yakaladık.
Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik. Tefsircilerin yorumuna göre bu ayetten maksat sıkıntıdan, kıtlıktan ve başlarına gelen belalardan sonra onlara verilen bolluk ve rahatlıktır. Nihayet çoğaldılar. Buradaki "afev" (عَفَوْا) kelimesinin çok ve kalabalık olma anlamına geldiği söylenmiştir, yani o belalar kendilerinden kaldırıldı ve onlar da çoğalıp kalabalıklaştı. İşte tam o sırada Allah onları ansızın helak etti. Sıkıntı ve bela halinde helak etmek, ansızın yakalamak anlamına gelmez, çünkü sıkıntı ve belaya maruz kalan herkes, neticede helak olmaktan korkar. Bu durumda iken onları helak etmek, ansızın yakalayıp yok etmek anlamına gelmez. Görmez misin ki, insan hasta değilken öldüğünde ansızın (füc'eten) öldü denilmektedir, herhangi bir hastalık sebebiyle meydana gelen ölüme ise böyle denilmez. Şüphesiz her iki durumda da insan ölümün geleceğini bilmez, ancak hasta olmayınca öleceğinden korkmaz, hasta olduğunda ise öleceğinden korkar ve o ölüm artık ansızın ölüm olmaz. Buna göre insanlar zorluk halinde yakalandıklarında, helak olmaktan korktukları için ansızın yakalanmış olmazlar. Bolluk ve rahatlık halinde olduklarında ise hiç korku duymazlar, o halde iken yakalanırlar, işte ansızın helak etmek budur.
Nihayet çoğaldılar. Denildi ki: Cenab-ı Hak onlardan bir kısmını helak etti, bir kısmını ise etmedi, bu sayede onlar yine çoğaldılar, yani helak edilmeyen o bir kısım insandan çoğaldılar. Ancak bunun yorumu, yukarıda belirttiğimiz dert, sıkıntı ve kıtlıktır, sonra Allah onlardan belayı kaldırdı ve onlar da çoğaldılar, sonra helak edildiler. En doğrusunu Allah bilir.
Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı, dediler. Onlar demişlerdi ki: Babalarımıza da böyle sıkıntılar gelmiş, hazan zorluğa maruz kalmış, hazan da nimetlere kavuşmuşlardı. Bu onlar için bir ceza değildi, dolayısıyla bize gelen sıkıntı ve belalar da bizim için bir ceza değildir; ancak dünya hayatının seyri hazan zorluk ve bela, hazan da bolluk ve bereket getirir. Onlar Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı dedikten sonra Cenab-ı Hak onları ansızın yakaladığını haber vermektedir.
Yorumu Yorumla
-
Sümme Beddelnâ (ثُمَّ بَدَّلْنَا)
"Sümme" (sonra) zaman zarfı ve atıf harfidir. "Beddelnâ" (değiştirdik) fiilinin etimolojik kökü b-d-l (be-dal-lam) harflerine dayanır. Tef'îl babında birinci çoğul şahıs geçmiş zaman fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi başka bir hale çevirmek, bir nesnenin yerine tamamen başka bir nesneyi koymak ve yer değiştirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tebdîl" eyleminin Kuran'da, var olan bir durumun veya nimetin, fıtrata uygun ya da aykırı olarak zıddıyla yer değiştirmesi, eski halin ortadan kaldırılarak yeni bir varoluşsal formun inşa edilmesi olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tebdil (değiştirme) eylemini ilahi imtihanın (teodisenin) diyalektiği olarak okur. Bir önceki ayette "be'sâ ve darrâ" (ekonomik darlık ve bedensel hastalık) ile sarsılan toplumlar, bu şok terapisine "tadarru'" (boyun eğme/yakarma) ile karşılık vermeyince; ilahi yasa (sünnetullah) onları helak etmeden önce strateji değiştirir. Darlık, yerini aniden bolluğa (tebdile) bırakır. Bu değişim bir ödül değil, kibrin ne kadar derinleştiğini ölçecek olan ikinci ve en tehlikeli imtihan aşamasıdır (istidrac).
Mekâne (مَكَانَ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-n (kef-vav-nun) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının olmak, mevcudiyet, varlık sahasına çıkmak ve süreklilik olduğunu belirtir. Bir şeyin var olduğu, kök saldığı ve kapladığı alana "mekân" denilir.
Es-Seyyieti (السَّيِّئَةِ)
Kelimenin etimolojik kökü s-v-e (sin-vav-hemze) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının çirkinlik, kötülük, insanı üzen, canını sıkan ve doğasına aykırı gelen her türlü zarar ve bozukluk olduğunu belirtir. İyiliğin ve güzelliğin (hüsn) mutlak zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "seyyie" kavramının Kuran terminolojisinde aklen, dinen veya bedenen insana acı veren, onu eksilten ve kıtlık, hastalık, musibet gibi dışsal yıkımları kapsayan genel bir felaket durumu olduğunu açıklar.
El-Hasenete (الْحَسَنَةَ)
Kelimenin etimolojik kökü h-s-n (ha-sin-nun) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının güzellik, hoşa giden şey, gözü ve kalbi aydınlatan her türlü olumlu durum olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hasene" kavramının insana bedensel sağlık, ekonomik bolluk, estetik zarafet ve iç huzuru sağlayan, fıtratın arzuladığı her türlü lütuf ve refah durumu olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde "seyyie" ve "hasene" dikotomisini (zıtlığını) pedagojik bir test olarak tahlil eder. İlahi irade, darlığın (seyyie) yerine bolluğu ve refahı (hasene) koyarak insan psikolojisini sarsar. Câhiliye aklı, darlığı tesadüfi bir şanssızlık, bolluğu ise kendi zekasının veya putlarının bir başarısı olarak okumaya meyillidir. Bolluk (hasene), kibri iyileştirmek yerine onu daha da azdıran bir narkoz işlevi görür.
Hattâ (حَتَّىٰ)
Arapçada "-e kadar, ta ki" anlamında zaman, gaye (hedef) ve bir sürecin ulaştığı son noktayı (intihâ-i gaye) bildiren edattır.
Afev (عَفَوْا)
Kelimenin etimolojik kökü a-f-v (ayn-fe-vav) harflerine dayanır. Geçmiş zaman, üçüncü çoğul şahıs fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün iki zıt ana anlama geldiğini belirtir: Birincisi bir şeyi silmek, yok etmek, izini gidermek; ikincisi ise bir şeyin çoğalması, büyümesi, gürleşmesi ve sayısının artmasıdır. Hayvanın yününün uzamasına veya bitkilerin kontrolsüzce gürleşmesine bu kökten atıf yapılır.
Râgıb el-İsfahânî, "afv" eyleminin bu ayetteki bağlamının "silmek" değil, bilakis "çoğalmak ve gürleşmek" olduğunu açıklar. Toplumun nüfusça artması, mallarının dolup taşması ve refahın onları her yönden kuşatmasıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili ontolojik bir illüzyon ve körlük durumu olarak analiz eder. "Çoğalıp gürleştiler" (afev) ifadesi, refahın (hasenenin) toplum üzerinde yarattığı o tehlikeli sarhoşluğu tasvir eder. Malları ve nüfusları o kadar artmıştır ki, geçmişte yaşadıkları o şiddetli darlıkların (be'sâ ve darrâ), depremlerin veya kıtlıkların ahlaki izleri zihinlerinden tamamen "silinmiş" (kökün diğer anlamıyla afv olmuş); şımarıklık ve rehavet bir yabani ot gibi bütün fıtratlarını sarmıştır.
Ve Kâlû (وَقَالُوا)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bolluk içinde şımaran toplumun "ve dediler ki" diyerek söze başlamasını, şükürsüzlüğün (küfrün) kelimelere dökülerek ideolojik bir manifestoya dönüşmesi olarak okur. Onlar, bolluğu verene teşekkür etmek yerine, tarihsel süreçleri kör bir rasyonaliteyle yorumlayıp kendi kibrini onaylayan küstah bir beyanda bulunurlar.
Kad (قَدْ)
Geçmiş zaman fiiliyle kullanıldığında kesinlik, gerçekleşmişlik ve tahkik bildiren edattır.
Messe (مَسَّ)
Kelimenin etimolojik kökü m-s-s (mim-sin-sin) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeye dokunmak, temas etmek ve tenin tene değmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mess" eyleminin Kuran'da hastalık, bela, yoksulluk veya bir durumun insanın fiziksel ve ruhsal sınırlarına doğrudan temas etmesi, ona isabet etmesi anlamında kullanıldığını açıklar.
Âbâenâ (آبَاءَنَا)
Tekili "eb" olan kelimenin etimolojik kökü e-b-v (hemze-be-vav) harflerine dayanır. "Bizim atalarımız / babalarımız" demektir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının babalık, birini beslemek ve terbiye etmek olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın epistemolojisinde putperestliğin en büyük zihinsel bariyeri olan "atalar" (âbâ) kültünü tahlil eder. Câhiliye aklı, başlarına gelen olayları ilahi bir sınanma (imtihan) olarak okumak yerine; hemen "atalarının" tarihsel tecrübesine başvurur. Onlar için tarih, ahlaki bir ders çıkarılacak bir alan değil; sadece atalarının da yaşadığı sıradan, kaçınılmaz ve seküler bir döngüden ibarettir.
Ed-Darrâu (الضَّرَّاءُ)
Kelimenin etimolojik kökü d-r-r (dat-ra-ra) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, asıl anlamının zarar, hasar, bedensel ve fiziksel sıkıntı olduğunu belirtir.
Ves-Serrâu (وَالسَّرَّاءُ)
Kelimenin etimolojik kökü s-r-r (sin-ra-ra) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın kalbindeki sevinç, ferahlık, gizlilik (sır) ve iç dünyanın neşeyle dolması (sürûr) olduğunu belirtir. Ed-Darrâ'nın mutlak zıddıdır; mutluluk, bolluk ve sağlık durumunu ifade eder.
Angelika Neuwirth, "Darrâ ve Serrâ" (darlık ve bolluk) kullanımını Geç Antik Çağ'ın döngüsel tarih ve zaman (Dehr) algısı üzerinden derinlemesine inceler. İnkarcı toplum, "Atalarımıza da böyle kah darlık kah bolluk dokunmuştu" diyerek muazzam bir teolojik cinayet işler. Onlar, peygamberin "Sizi uyarmak için Allah bu darlığı verdi, sonra şükredesiniz diye bolluk verdi" argümanını reddederler. Olayların arkasındaki ilahi iradeyi (kastı) tamamen silerek; darlığı ve bolluğu, zamanın (dehrin/kaderin) kör, sağır, amaçsız ve rastlantısal doğa olayları (blind cycles of nature) olarak yorumlarlar. Bu, tevhide karşı determinist ve materyalist aklın en radikal başkaldırısıdır.
Fe-Ehaznâhüm (فَأَخَذْنَاهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. Başındaki "fe" harfi, bu kibirli ve kör tarihsel okumanın hemen ardından azabın geldiğini bildiren takibiye edatıdır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi elde tutmak, kuşatmak, yakalamak ve kaçmasına fırsat vermeyecek şekilde kıskıvrak kavramak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eyleminin Kuran'da ilahi gazabın suçluları aniden ve şiddetle teslim alıp helak etmesi olduğunu açıklar. Bollukla şımarıp ilahi iradeyi doğa olaylarına (tesadüfe) bağlayan kibre, yasanın en sert ve mutlak müdahalesidir.
Bağteten (بَغْتَةً)
Kelimenin etimolojik kökü b-ğ-t (be-ğayn-te) harflerinden oluşur. Hal (durum) zarfıdır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin aniden, habersizce, hiçbir hazırlık veya beklenti olmaksızın şok edici bir şekilde insanın karşısına çıkması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "bağte" kavramının, kişinin kendini en güvende hissettiği, hiçbir tehlike beklemediği bir anda gelen ani ve sarsıcı baskın olduğunu açıklar.
Gabriel Said Reynolds, "bağteten" kelimesini eskatolojik (kıyamete/sona dair) bir terminoloji olarak okur. Helak, savaş veya kıtlık gibi aşama aşama gelmemiş; tam aksine toplumun "afev" (çoğaldıkları, gürleştikleri, ekonomilerinin zirvesinde oldukları) ve hiçbir tehdit algılamadıkları o konforlu zirve noktasında aniden (bağteten) inmiştir. Bu ani çöküş, insanın dünyevi iktidarına ne kadar yabancı ve aciz olduğunu gösteren mutlak teodise darbesidir.
Ve Hüm (وَهُمْ)
"Ve onlar (şu haldeyken)." Arapçada hal cümlesini başlatan "vav-ı haliye" ve "onlar" zamirinin birleşimidir. Yakalanış anındaki psikolojik durumu tasvir eder.
Lâ Yeş'urûn (لَا يَشْعُرُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü ş-a-r (şın-ayn-ra) harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi incecik detaylarıyla, sezgiyle ve duyularla idrak etmek, farkına varmak ve bilmek olduğunu belirtir. Kıl (şa'r) gibi ince ve hassas bir kavrayışa bu kökten dolayı "şuur" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "şuur" kavramının, gözle görünenin ötesindeki gerçeği kalple ve ince bir basiretle (içgörüyle) hissetmek, kavramak olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu sarsıcı kapanışını Câhiliye aklının mutlak trajedisi olarak tahlil eder. "Onlar hiç farkında değillerken / şuurunda değillerken" (lâ yeş'urûn) ifadesi, helakin sadece fiziksel olmadığını gösterir. Onlar, refah içinde yüzerken aslında ilahi bir kapanın içine doğru yürüdüklerini anlayacak ahlaki sezgiyi (şuuru) tamamen yitirmişlerdir. Kendi ölümlerini sıradan bir doğa olayı sanarak ölen, başına gelenin ilahi bir ceza olduğunu kavrayacak teolojik idrakten bile mahrum bir şekilde can veren bu kitle; varoluşsal körlüğün ve "şuursuzluğun" evrensel arketipi olarak tarihe gömülmüştür. İşlenen en büyük suç eylemsel değil, bu ontolojik sağırlık ve şuursuzluk halidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla