Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 94. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 94. Ayet

    وَمَٓا اَرْسَلْنَا ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّٓا اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ erselnâ fî karyetin min nebiyyin illâ eḣażnâ ehlehâ bilbe/sâ-i ve-ddarrâ-i le’allehum yeddarra’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek mutlaka ora halkını, Allah'a yönelip yalvarsın yakarsınlar diye dert ve sıkıntıya uğratmışızdır.

      Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek mutlaka ora halkını dert ve sıkıntıya uğratmışızdır. En doğrusunu Allah bilir ya, burada iki açıdan gizlenmiş bir kelime bulunmaktadır. Birincisi, Biz hangi ülkeye bir peygamber göndermiş ve insanlar da onu yalanlamışlarsa, Mutlaka ora halkını, onu yalanlayanları dert ile ve zikredilen diğer şeylerle yakalamışızdır. Yoksa Cenab-ı Hakk'ın onlara peygamber göndermesi, sonra da onların reddi ve yalanlaması olmadan belirtilen azaplarla yakalama ihtimali yoktur.

      İkincisi, Biz hangi ülkeye bir peygamber göndermiş ve onu helak etmişsek, helak etmeden önce Ora halkını Allah'a yönelip yalvarsın yakarsınlar diye mutlaka dert ve sıkıntıya uğratmışızdır. Sonra Cenab-ı Hak, kendilerine peygamber göndermeden ve insanlar Allah'ın verdiği nimetlere karşı kendilerini değiştirmeden hiçbir kavmi helak etmemiştir. Bu husus, muhtelif ayetlerde ifade edilmektedir: "Merkezinde halka ayetlerimizi okuyan bir peygamberi göndermedikçe Rabb'in memleketleri helak etmez". "Biz bir resûl göndermedikçe azap da etmeyiz". "Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez". "Biz, ülkeleri ancak halkı zulümde ısrar edince helak ederiz". Bunlara benzer başka ayetler de vardır. Bu ayetlerde Cenab-ı Hak, insanların mazeretlerini her açıdan bitirmeden onları azap ve helak ile yakalamayacağını haber vermektedir. Peygamber göndermeden önce insanları helak etmiş olsaydı, Cenab-ı Hakk'ın onlara verdiği selim akıl ile Allah'ın birliğinin eserlerine ve rablığının alametlerine ulaşmalarını sağlayacak her şeyi yaratmış olmasının, söylenen her şeyi işitmeye ve istedikleri her şeyi söylemeye yarayan kulak ve dil vermiş olmasının, ki bunu diğer varlıklardan hiçbirine vermemiştir, ayrıca hiç kimse kendisinin başka bir surete çevrilmesini istemeyecek derecede onlara en güzel suretler ihsan etmiş olmasının anlamı olmazdı. Allah ancak peygamber gönderdikten sonra insanları helak etmiştir, çünkü insanlar farklı mertebede yaratılmışlardır; bazısı akıl ile anlar, onun işitme yoluyla yardıma ihtiyacı yoktur, isabetli görüşleriyle nesneleri algılayan düşünürler ve alimler böyledirler. Bazıları çocuklar gibi ancak işitme yoluyla hakikati algılar, onlar ancak başkasından duyduğu sözlerle ve devamlı uyarılmasıyla hakikati anlarlar. Bazıları da ne aklıyla ve ne de başkalarından duyduğu sözlerle anlar, ancak başlarına gelen şiddetle, kendilerini değiştirip Allah'ın verdiği nimetlerin de değişmesiyle anlarlar. Onlar aklı ve işitme organı olmayan hayvanlar gibidirler, ancak başlarına gelen sıkıntılardan ve belalardan anlarlar. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak insanları önce sıkıntı ve bela ile imtihan eder, eğer yaptıklarından döner ve Allah'ın nimetlerini bilirlerse imtihanı kazanırlar, aksi halde Allah onları helak eder. İşte o zaman yaptıklarından vazgeçmek ve öğüt almak isterler. "Belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık" mealindeki ayet de bunu ifade etmektedir.

      Dert ve sıkıntı, bu iki kelimeyi daha önce açıklamıştık. Yalvarsın yakarsınlar diye, yani yalvarıp yakarmaları için veya yalvarıp yakarmalarının ve ibret almalarının gerekli olduğunu bilmeleri için.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Mâ Erselnâ (وَمَا أَرْسَلْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü r-s-l (ra-sin-lam) harflerine dayanır. "Mâ" olumsuzluk edatıyla birlikte "Biz göndermedik" anlamına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi usulca serbest bırakmak, belli bir amaca yönlendirmek ve elçiyle göndermek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "irsâl" eyleminin Kuran'da sıradan bir gönderme değil; mutlak otoritenin (Allah'ın), kendi mesajını iletmek üzere özel bir kişiyi görevlendirerek insanlığa müdahale etmesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, olumsuzluk edatı (mâ) ve istisna edatı (illâ) arasına kurulan bu gramatik yapıyı Kuran'ın tarih felsefesi bağlamında okur. "Biz göndermedik ki... olmasın" şeklindeki ifade, tesadüfi bir tarihi olayı değil, Kuran'ın evrensel ve değişmez "sünnetullah"ını (ilahi tarih yasasını) deşifre eder. Tarih rastgele akmaz; uyarıcı (peygamber) gönderilmesi ve toplumun reaksiyonuna göre sınanması mutlak bir ontolojik kuraldır.

        Fî Karyetin (فِي قَرْيَةٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-r-y (kaf-ra-ye) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir araya toplamak, cem etmek ve suyu bir havuzda biriktirmek (kary) olduğunu belirtir. İnsanların bir araya gelip kalabalıklar halinde toplandığı yerleşim yerlerine (kent/kasaba) bu birikme özelliğinden dolayı "karye" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "karye" kavramının, insanların toplu halde yaşadıkları, kendi sosyal ve hukuki düzenlerini kurdukları medeni yerleşim merkezi olduğunu ifade eder.

        Michael Cook, "karye" kavramını Geç Antik Çağ Arabistan'ının sosyolojisi ekseninde inceler. Peygamberlerin muhatabı genellikle izole göçebe (bedevi) unsurlar değil; ticareti, sınıfsal hiyerarşisi, oligarşik güç odakları (mele') bulunan karmaşık şehir/kasaba (karye) yapılarıdır. Tevhidi mücadelenin ana sahnesi, kibrin ve sömürünün kurumsallaştığı bu yerleşik merkezlerdir.

        Min Nebiyyin (مِنْ نَبِيٍّ)

        Kelimenin etimolojik kökü n-b-e (nun-be-hemze) veya n-b-v (nun-be-vav) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün iki asıl anlamı olduğunu belirtir: Birincisi "nebe" (önemli ve sarsıcı haber), ikincisi ise "nebve" (yükseklik, yücelik ve tümsek). Nebi, hem ilahi haberi getiren hem de mertebece yükseltilmiş kişidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebe" kavramının sıradan bir bilgi (haber) değil; yalan ihtimalinden tamamen arındırılmış, muhatabın dünyasında şok etkisi yaratan mutlak ve hayati ilahi bilgi olduğunu açıklar. "Nebi", bu bilginin taşıyıcısıdır.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dinler tarihindeki etimolojisini tahlil ederek, İbranice "nābī" ve Süryanice/Aramice "nbīyā" kelimeleriyle derin bir teolojik ortaklığa sahip olduğunu belirtir. Kuran'daki nebi figürü, tıpkı kadim Ortadoğu havzasında olduğu gibi, toplumun yozlaşmasına karşı Yaratıcı'nın sesi olarak ayağa kalkan ilham sahibi uyarıcıdır.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada istisna (hariç tutma) edatıdır. Ayetin başındaki "mâ" (olumsuzluk) edatıyla birlikte kullanıldığında hasr (kesinlik ve münhasırlık) bildirir. "Kesinlikle ve istisnasız bir şekilde böyle yaptık" anlamını doğurarak ilahi yasanın şaşmazlığını vurgular.

        Ehaznâ (أَخَذْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. Birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi elde tutmak, almak, kuşatmak, yakalamak ve kaçmasına fırsat vermeyecek şekilde sıkıca kavramak (derdest etmek) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eyleminin Kuran'da sıradan bir tutma işlemi değil; ilahi müdahalenin, uyarıyı reddeden toplumu kıskıvrak ve şiddetle yakalaması bağlamında kullanıldığını açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin gramatik yapısındaki teolojik azameti tahlil eder. "Biz yakaladık/aldık" (ehaznâ) şeklindeki birinci çoğul şahıs kullanımı, uygulanan sıkıntının (cezanın) tesadüfi bir doğal afet olmadığını; doğrudan doğruya mutlak iradenin (Allah'ın) kontrolünde olan, pedagojik ve hedef odaklı bir kuşatma harekatı olduğunu gösterir.

        Ehlehâ (أَهْلَهَا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-l (hemze-he-lam) harflerinden oluşur. Sonundaki "hâ" zamiri "karye"ye (şehre) döner.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ünsiyet kurmak, aşinalık, bir şeye ait olmak ve bir mekanın asıl mensupları olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ehl" kavramının o şehrin sosyolojik ve hukuki yapısını oluşturan, orada ikamet eden tüm yerleşik halk kitlesini ifade ettiğini belirtir.

        Bil-Be'sâi (بِالْبَأْسَاءِ)

        Kelimenin etimolojik kökü b-e-s (be-hemze-sin) harflerine dayanır. Başındaki "bâ" harf-i ceri vasıta (araç) bildirir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının şiddet, zorluk, meşakkat, savaşta gösterilen çetinlik ve aynı zamanda yoksulluk/darlık olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "be'sâ" kavramının özellikle dışsal şartların bozulmasıyla ortaya çıkan; malın mülkün kaybedilmesi, şiddetli fakirlik, kıtlık ve ekonomik çöküş (depresyon) gibi maddi musibetleri ifade ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın teodise (ilahi adalet) anlatısında bu kavramı ontolojik bir uyarı mekanizması olarak okur. "Be'sâ" ile (ekonomik darlıkla) sarsmak, kör bir cezalandırma değil; servetine ve ticaretine güvenerek müstağnileşen (tanrılık taslayan) Câhiliye aklının elindeki o sahte gücü alarak, onlara kendi acziyetlerini hatırlatan pedagojik bir ilahi müdahaledir.

        Ved-Darrâi (وَالضَّرَّاءِ)

        Kelimenin etimolojik kökü d-r-r (dat-ra-ra) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının zarar, hasar, kötü durum ve insanın doğasına fayda veren her türlü iyiliğin (nef' / menfaatin) mutlak zıddı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "darrâ" kavramının "be'sâ"dan farklı olarak dışsal (maddi) değil; doğrudan insanın kendi bedenine isabet eden fiziksel hastalık, acı, zafiyet ve bedensel çöküş olduğunu hassasiyetle belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu iki kelimenin (be'sâ ve darrâ) yan yana kullanımını varoluşsal bir sarsıntı (şok terapi) olarak tahlil eder. Câhiliye insanı iki şeye güvenir: Servetine ve bedeninin/kabilesinin fiziksel gücüne. İlahi müdahale, "be'sâ" ile onların ekonomisini (servetini), "darrâ" ile de bedensel sağlıklarını eş zamanlı olarak vurur. Böylece sahte güven sütunları yıkılan insan, evrende tek başına ve mutlak bir korunmasızlıkla yüz yüze bırakılır.

        Leallehüm (لَعَلَّهُمْ)

        Arapçada "umulur ki, -sın diye, ta ki" anlamlarında beklenti, gaye ve ümit bildiren (teraccî) edatıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edatın Kuran teolojisindeki işlevini inceler. Yüce Yaratıcı için kullanıldığında "lealle" (umulur ki) edatı, Allah'ın geleceği bilmemesi veya bir şüphe duyması anlamına asla gelmez. Bilakis bu edat, yaşanan felaketlerin ve darlıkların arkasındaki ilahi kastı (hikmeti/gayeyi) açıklar. Musibetler (be'sâ ve darrâ) ilahi bir intikam aracı değil; tamamen muhatabın psikolojik uyanışını tetiklemek için tasarlanmış sarsıcı bir pedagojik vasıtadır.

        Yeddarraûn (يَضَّرَّعُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü d-r-a (dat-ra-ayn) harflerine dayanır. Aslı "yetedarraûn" olup, Tefa'ul babında muzari fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının zayıflık, küçülmek, boyun eğmek, zelil olmak ve hayvanın yavrusunu beslediği memeye (dar') sığınması olduğunu belirtir. Muhtaç birinin mutlak bir acziyetle sığınmasına bu yüzden "tadarru'" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tadarru'" eyleminin, insanın kendi kibrinden ve sahte güç illüzyonundan tamamen sıyrılarak, mutlak bir samimiyet, tevazu ve yakarışla Allah'a boyun eğmesi, sığınması ve yalvarması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde bu kelimenin ulaştığı nihai ontolojik menzili derinlemesine tahlil eder. Kuran'a göre inkarcı (Câhiliye) zihniyetinin temel hastalığı "istikbâr"dır (kendini yeterli görüp büyüklük taslamak). Peygamberlerin gönderilmesi ve ardından gelen o sert bedensel/ekonomik şokların (be'sâ ve darrâ) yegane bir amacı vardır: İnsanı o kibir kulesinden aşağı çekip fıtri acziyetiyle yüzleştirerek "tadarru'" (gönülden boyun eğme ve yalvarma) noktasına getirmek. Tadarru', sahte egonun parçalanması ve kulun Yaratıcısı karşısındaki ontolojik gerçekliğine (kulluğa) geri dönmesidir.

        Angelika Neuwirth, bu eylemi Geç Antik Çağ'ın kefaret ve tövbe (penitence) gelenekleri bağlamında okur. Şiddetli kriz anlarında toplumun topluca "tadarru'" etmesi (yakarması), sadece içsel bir duygu değil; ahlaki yozlaşmayı durduran, kibri kıran ve toplumu mutlak bir apokaliptik helaktan (yok oluştan) kurtarabilecek yegane kurtuluş ritüelidir. Kuran, insanlığı felaketler üzerinden tam da bu varoluşsal arınmaya davet eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X