قَدِ افْتَرَيْنَا عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اِنْ عُدْنَا ف۪ي مِلَّتِكُمْ بَعْدَ اِذْ نَجّٰينَا اللّٰهُ مِنْهَاۜ وَمَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَعُودَ ف۪يهَٓا اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّنَاۜ وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْماًۜ عَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْنَاۜ رَبَّـنَا افْتَحْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا بِالْحَقِّ وَاَنْتَ خَيْرُ الْفَاتِح۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 89. Ayet
Daralt
X
-
Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz. Rabb'imiz Allah dilemedikçe sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Rabb'imizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a dayanırız. Ey Rabb'imiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver. Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın!
Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz. Buradaki tekrar sizin dininize dönersek mealindeki beyanın üç anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi, kendinden değil kavminin durumundan haber vermektedir, yani Allah onları ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönerlerse Allah hakkında yalan uydurmuş olurlar, dolayısıyla onların sizin dininize dönmeleri caiz değildir. Fakat Şuayb aleyhisselam Hud suresindeki ayette onlara verdiği cevapta kendinden bahsetmektedir: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım!". Şuayb kendi kavmine, diğer ümmetler peygamberlerini ölümle ve cezalandırmakla korkuttuklarında peygamberlerin onlara verdikleri cevabın aynısını veriyordu. Nitekim Resûlullah (s.a.) da öyle söylemişti: "Sonra bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!". Hud aleyhisselam da aynı şeyi söylemişti: "Siz de şahit olun ki ben, sizin Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştuklarınızdan uzağım. Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!". Allah'ın salat ve selamı kendilerine olsun peygamber kendi kavimlerine böyle cevaplar veriyorlardı. [İkincisi], onların bulundukları ilk hallerini, sonradan oraya girmediklerini ifade edebilir. Mesela Cenab-ı Hak "Gökleri yükselten Allah'tır" buyurmaktadır, yani henüz gökler yaratılmamışken ilk olarak öyle yapmıştır. Yine "Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır" buyurmaktadır, yani önce karanlıkta idiler de sonra onları çıkarmış değil, başlangıçta karanlığın dışında tutmuştur. [Üçüncüsü], kendisinin onların dininde olduğuna dair olan zanlarına göre onlara cevap vermiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Yani sizin dininize dönmemiz mümkün değildir. Şuayb'ın Tekrar sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz mealindeki sözü, onların akılsızca düşüncelerine bir tariz (üstü kapalı anlatım) anlamı taşımaktadır, yani açıkça söylememekle birlikte siz Allah hakkında yalan uyduruyorsunuz demek istiyor. Açık olarak siz Allah hakkında yalan uyduruyorsunuz demiyor, fakat Tekrar sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz diyor. Bu, onun kavmine olan şefkatini ve inceliğini gösterir.
Rabb'imiz Allah dilemedikçe sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Rabb'imizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Bu ayetin tefsiri konusunda farklı görüşler vardır. Hasan [el-Basri] şöyle dedi: Allah'ın dinini kabul eden ve O'nun peygamberine itaat eden kişinin Allah'ın dostu olması ilahi hükümlerden biridir ve Allah ona mümin diye ad vermiştir. Aynı şekilde O'nun dinini reddeden ve peygamberine asi olan kişinin Allah'ın düşmanı ve kafir olması da ilahi hükümlerdendir. Ebû Bekir el-Keysânî şöyle dedi: Allah dilemedikçe kaydı, bizi itaate çağırmadıkça, insanların Allah'a yaklaştıkları birtakım şeylerle bizi denemedikçe, helal ve serbest olan şeyleri insanlara bildirmedikçe anlamına gelir, Allah bununla onların üzerinde bulundukları dini kastetmemiştir. Böyle bir ihtimal söz konusu değildir. Çünkü onların istekleri, Şuayb'ın kendi dinlerine dönmesi idi, buna göre istisnanın dışına çıkılmış olur. Cafer b. Harb şöyle dedi: Allah dilemedikçe kaydı, Allah bize emretmedikçe anlamına gelir, bu da onların ümitlerini bitirmek içindir, yani Allah kesinlikle bunu kastetmiyor demektir. [Kesinlikle olmayacak bir şey için] Mesela şöyle denilir: Eğer göğe yükselirsen şöyle olur. Cenab-ı Hak da şöyle buyurdu: "Deve iğne deliğinden geçinceye kadar". Şöyle yaptım diyorsun, ancak onun öyle olmayacağını herkes bilir. Yukarıdaki ayet de böyledir.
Ancak bu yorum uzak bir ihtimaldir, hatta imkansızdır. Hasan [el-Basri'nin], ondan maksat Allah'ın hükmüdür; dinini reddeden ve peygamberine asi olanın kafirlerden olması, buna karşılık dinini kabul eden ve peygamberine itaat edenin müminlerden olması Allah'ın hükmüdür, şeklindeki yorumuna gelince, burada kafir olanı da iman edeni de Allah bilir demekten başka bir mana yoktur. Eğer ayetin tefsiri onun söylediği gibi ise, o zaman ayetteki istisnanın anlamı kalmaz. Ebû Bekir el-Keysânî'nin, Allah'ın onları itaate çağırması, insanların kendi dinlerine göre Allah'a yaklaşmaya çalıştıkları birtakım vasıtalarla onları imtihan etmesi Allah'ın izin vermesinin caiz olduğu hususlardandır, şeklindeki görüşünün de doğru olması ihtimali yoktur. Çünkü ayette zikredilen "millet" (مِلَّة) kelimesi, onların bağlı oldukları din anlamına gelir, istisna edatı da ona yöneliktir. Buradaki istisna edatını başka bir kelimeye bağlamak caiz değildir. Ümitlerini kesmek şeklindeki görüş de doğrudan uzaktır. Çünkü yukarıda kaydettiğimiz "Deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyecekler" mealindeki ayette de ifade buyurulduğu üzere ümit kesmek, ancak kesinlikle olmayacağı bilinen hususlarda söz konusudur. Fakat bu olayda onlar, asla ümit kesmek anlamını çıkarmadılar, aksine ahlaksızlık yapıyorlar ve sonra da Allah bunu emretti diyorlardı. Böyleyken onlar nasıl ümitlerini keserler?
Bize göre ayet, gerçek meşiet anlamındadır, o da şudur: Cenab-ı Hak, kendi iradesiyle küfür fiilini seçeceğini, küfrü iman ve itaat fiiline tercih edeceğini bildiği kişi hakkında onun tercihi olan fiili diler. Onu tercih etmeyeceğini bildiği kişi için de o fiili dilemez. Çünkü Allah'ın, o kişi hakkında vuku bulacak olandan başka bir şeyi bilmesi veya olacağını bildiğinden gayrısını dilemesi caiz değildir, böyle bir şey cehalet ve acizlik olur. Meselenin aslı şudur: Şuayb aleyhisselam kendisinden bir zellenin veya kendi ihtiyarıyla bir kusurun meydana gelebileceğinden ve bundan dolayı da Cenab-ı Hakk'ın kendisi için sapıklığı ve dalaleti dileyeceğinden korkmuştu. Bundan diğer bütün peygamberler de korkmuşlardır. Nitekim Hz. İbrahim (s.a.) şöyle demişti: "Ben sizin O'na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabb'imin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç". Yusuf aleyhisselam da şöyle demişti: "Allah dileyip bunu öğretmeseydi kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz". Peygamberlerin, Allah'ın selamı üzerlerine olsun korkuları, diğer insanların korkularından daha çoktu.
Rabb'imizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Allah'ın ilminde bizim akıbetimizin ne olduğuna dair bilgiyi biz bilmeyiz. Biz sadece Allah'a dayanırız mealindeki cümle hakkında da şöyle denilmiştir: Sizin bizi vatanımızdan kovmakla tehdit ettiğiniz konuda biz sadece Allah'a dayanırız, O'nun hükümranlığına ve yöneticiliğine sığınırız. O'nun, düşmanlara karşı bize vermiş olduğu yardım ve zafer vadine güveniriz.
Ey Rabb'imiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver. Buradaki "iftah" (افْتَحْ) kelimesinin hüküm ver anlamına geldiği söylenmiştir, yani kavmimizle aramızda adaletle hüküm ver. İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu ayetteki "iftah" kelimesinin ne anlama geldiğini evleninceye kadar bilmiyordum; şu kabileden bir kadınla evlendiğimde aramızda bir problem çıktı, kadın bana, gel seni falan adamın hükmüne götüreyim "ufâtihuke" (أُفَاتِحُكَ) dedi. O zaman anladım ki "mufâteha" (مُفَاتَحَة) kelimesi, muhakeme demekmiş. Ayette geçen hak ile anlamına gelen "bi'l-hakk" (بِالْحَقِّ) lafzının manası konusunda şöyle denilmiştir: Maksat, Şuayb'ı yalanladıkları ve ona eza ettikleri takdirde onlara geleceği vadedilen azaptır.
Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver mealindeki ayetle Mûtezile'nin küçük bir alakası vardır. Onlar diyorlar ki: Yüce Allah sadece adaletle hüküm vereceğine göre bu ayet, dua ve istek cümlesi kabul edilebilir. "Rabb'im! Adaletinle hükmünü ver!" mealindeki ayet ve benzerleri de böyledir. Allah dilemedikçe mealindeki cümle hakkında da aynı şeyi söylerler. Ancak bize göre "Adaletinle hükmünü ver!" mealindeki ayetle Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver ilahi kelamı farklı anlamlara gelir. Birincisi, Ey Rabb'imiz! Bizim aramızda hükmünü ver diyor, yani adaletinle hükmet demek istiyor. İkincisi, "Adaletinle hükmünü ver!" diyor, geçmişte adaletinle hükmünü verdiğin gibi bu olayda da adaletinle hükmünü ver, demek istiyor. Bu, "Bizi dosdoğru yola ilet!", yani nübüvvet ve hidayet yoluna ilet mealindeki ayetle aynı anlamdadır. Üçüncüsü de, azabın çabucak gelmesini istemektir.
Yorumu Yorumla
-
Kad (قَدِ)
Arapçada mazi (geçmiş zaman) fiilinin başına geldiğinde eylemin kesin olarak gerçekleştiğini bildiren pekiştirme (tahkik) edatıdır.
İftereynâ (افْتَرَيْنَا)
Kelimenin etimolojik kökü f-r-y (fe-ra-ye) harflerine dayanır. İfti'al babında, birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir deriyi veya nesneyi kesmek, yarmak, parçalamak ve aslı olmayan bir şeyi kasten uydurmak (icat etmek) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "iftira" eyleminin, gerçeği çarpıtarak hakikatte var olmayan bir yalanı, kurguyu bilerek üretmek ve bunu birine isnat etmek olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde bu eylemi ontolojik bir ihanet olarak tahlil eder. Şu'ayb peygamber ve inananların, eski dinlerine (sömürü sistemine) dönmeyi bir "iftira" olarak tanımlamaları; şirkin sadece yanlış bir fikir değil, doğrudan doğruya ilahi hakikati kesip parçalayan (f-r-y) ve Allah'a karşı işlenen en cüretkar yalan uydurma eylemi olmasındandır.
Alallâhi (عَلَى اللَّهِ)
Yüce Yaratıcı'nın isminin başına, aleyhte olma ve yönelme bildiren "alâ" (üzerine/karşı) harf-i cerinin gelmesiyle oluşur. Yalanın ve uydurmanın doğrudan "Allah'a karşı" yapıldığını, suçun muhatabının mutlak otorite olduğunu vurgular.
Keziben (كَذِبًا)
Kelimenin etimolojik kökü k-z-b (kef-zel-be) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gerçeğe aykırı konuşmak, sözün eyleme veya gerçeğe (vakıaya) mutabık olmaması ve sıdkın (doğruluğun) mutlak zıddı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kizb" kavramının hakikati kasten tersyüz etmek olduğunu ifade eder. İftira fiilinin ardından "yalan yere" (keziben) kelimesinin mef'ûl-i mutlak (pekiştireç) olarak gelmesi, şirke dönüşün içerdiği o devasa ahlaki çürümüşlüğü katmerler.
İn (إِنْ)
Arapçada koşul (şart) bildiren edattır. "Eğer, şayet" anlamlarına gelir ve gerçekleşmesi muhtemel veya varsayımsal bir durumu ifade eder.
Udnâ (عُدْنَا)
Kelimenin etimolojik kökü a-v-d (ayn-vav-dal) harflerine dayanır. Geçmiş zaman birinci çoğul şahıs fiilidir. "İn" şart edatıyla "dönersek" anlamı kazanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının geri dönmek, eski bir duruma rücu etmek, tekrarlamak ve alışkanlık olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "avd" eyleminin bırakılmış veya terk edilmiş eski bir fiile, inanca veya konuma yeniden dahil olmak olduğunu açıklar.
Fî Milletiküm (فِي مِلَّتِكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü m-l-l (mim-lam-lam) harflerinden oluşur. Sonundaki "küm" (sizin) zamiriyle tahsis edilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir yolu tekrar tekrar yürümek, yazdırmak (imlâ) ve dikte etmek olduğunu belirtir. Toplum tarafından nesiller boyu dayatılan kurallar bütününe "millet" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "millet" kavramının bir toplumun üzerinde uzlaştığı siyasi, sosyal ve teolojik sistem (din) olduğunu açıklar.
Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini inceleyerek, Aramice ve Süryanicedeki "melltā" (doktrin, yasa, resmi inanç) kelimesiyle derin bir kavramsal ortaklığa sahip olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kavramı Medyen oligarşisinin tahakkümü bağlamında okur. İnançlı kesimin "sizin milletinize" diyerek o sistemi kendilerinden dışlamaları (ötekileştirmeleri); oligarşinin kâra, sömürüye ve hileli tartıya dayanan yozlaşmış kapitalist dinini (milletini) varoluşsal olarak reddettiklerinin ve o sisteme asimilasyonu (avd) asla kabul etmeyeceklerinin kesin beyanıdır.
Ba'de (بَعْدَ)
Kelimenin etimolojik kökü b-a-d (be-ayn-dal) harflerine dayanır.
İbn Fâris, uzaklık ve "kabl" (önce) kelimesinin zıddı olarak sonralık bildirdiğini ifade eder.
İz (إِذْ)
Geçmişte yaşanmış spesifik bir kırılma anını, dönüm noktasını işaret eden "o vakit, hani" anlamında zaman zarfıdır.
Neccânâ (نَجَّانَا)
Kelimenin etimolojik kökü n-c-y veya n-c-v (nun-cim-ye/vav) harflerinden oluşur. Tef'îl babında geçmiş zaman fiilidir. Sonundaki "nâ" (bizi) zamiridir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyden ayrılmak, kopmak, tehlikeden sıyrılmak ve sel sularının ulaşamayacağı kadar yüksek, güvenli bir tepeye (necve) çıkmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tenciye" eyleminin mutlak bir helak ve yıkım girdabından dışarıdan gelen ilahi bir güçle çekilip çıkarılmak olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamını tahlil eder. Müminlerin eski sistemden kopuşlarını bir "kurtuluş/yükseğe çıkış" (neccânâ) olarak nitelemeleri, o Câhiliye milletinin içinde bulunmanın ruhen, ahlaken ve varoluşsal olarak boğulmak, alçalmak ve karanlıkta kalmak olduğunu hissettiren muazzam bir ontolojik zıtlık (tezat) kurgusudur.
Allâhü (اللَّهُ)
Yüce Yaratıcı'nın ismidir. Kökü e-l-h (hemze-lam-he) harflerine dayanır. Kurtuluşun yegane öznesinin (fâilinin) Allah olduğu vurgulanır.
Minhâ (مِنْهَا)
"Ondan" anlamına gelir. "Min" edatı ile "millet" kelimesini işaret eden dişil zamirin (hâ) birleşimidir. Kurtuluşun nereden gerçekleştiğini sabitler.
Ve Mâ Yekûnu (وَمَا يَكُونُ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-n (kef-vav-nun) harflerine dayanır. Başındaki "mâ" edatı olumsuzluk (nefiy) bildirir.
İbn Fâris, olmak, varlık sahasına çıkmak ve mevcudiyet anlamına geldiğini belirtir. "Bizim için olacak/mümkün olacak bir şey değildir" şeklinde kesin bir imkansızlık durumunu ifade eder.
Lenâ (لَنَا)
"Bize / bizim için" anlamına gelen, aidiyet ve yönelme bildiren (lam + nâ) tamlamasıdır.
En Neûde (أَنْ نَعُودَ)
Kelimenin etimolojik kökü a-v-d (ayn-vav-dal) harflerinden oluşur. "En" mastar edatıyla birleşerek "dönmemiz" anlamı kazanmıştır.
İbn Fâris, geriye, eski hale rücu etmek olduğunu belirtir. Şu'ayb ve inananların o yozlaşmış sisteme kendi iradeleriyle "geri dönmelerinin" ontolojik ve teolojik olarak mutlak surette imkansız olduğu (mâ yekûnu lenâ) beyan edilir.
Fîhâ (فِيهَا)
"Onun içine" anlamına gelir. Zarftır.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada istisna (hariç tutma) edatıdır. Mutlak reddiyenin ardından, iradenin boyun eğebileceği tek bir üstün sınırı (Allah'ın meşietini) belirtmek için kapı aralar.
En Yeşâe (أَنْ يَشَاءَ)
Kelimenin etimolojik kökü ş-y-e (şın-ye-hemze) harflerine dayanır. "En" mastar edatıyla kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi kasten ve iradeyle istemek, dilemek ve kastetmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" kavramının mutlak irade ve güç sahibinin bir durumu var etme veya yönlendirme tercihi olduğunu açıklar. İnananlar, şirke dönmeyi kendi iradeleriyle mutlak reddederken, "Ancak Allah dilerse" diyerek, kendilerine bile tam güvenmediklerini, varoluşsal garantinin sadece Allah'ın koruması ve dilemesiyle (meşietiyle) mümkün olabileceğini gösteren devasa bir teolojik tevazu (kulluk) sergilerler.
Allâhü Rabbünâ (اللَّهُ رَبُّنَا)
Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, onarmak, korumak, terbiye etmek ve malik olmak olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, ortak Sami dinlerindeki mutlak efendi "rabbā" kavramıyla bağlantılı olduğunu ifade eder.
Vesia (وَسِعَ)
Kelimenin etimolojik kökü v-s-a (vav-sin-ayn) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının genişlik, ferahlık, darlığın (dîk) mutlak zıddı olmak, bir şeyin kapasitesinin başka bir şeyi içine alması, kuşatması ve gücünün yetmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vüs'at" kavramının hem mekânsal/fiziksel bir genişliği hem de ilahi bilginin, rahmetin ve kudretin sınır tanımayan ihata ediciliğini (kuşatıcılığını) açıkladığını belirtir.
Rabbünâ (رَبُّنَا)
Yaratıcı ve mutlak terbiye edici. (Kökü r-b-b).
Külle Şey'in (كُلَّ شَيْءٍ)
"Kül" (bütün/her) kelimesi k-l-l; "şey" kelimesi ise ş-y-e köklerine dayanır. Evrendeki mevcut ve kastedilen tüm zerreleri, nesneleri ve olayları kapsayan mutlak bir evrensellik tamlamasıdır.
Ilmen (عِلْمًا)
Kelimenin etimolojik kökü a-l-m (ayn-lam-mim) harflerinden oluşur. Temyiz (açıklayıcı/durum belirten) zarfıdır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir nesneyi diğerlerinden ayıran alameti (izi) bilmek, bir şeyi zihinde şüpheye yer bırakmayacak şekilde tam olarak kavramak ve gerçeği idrak etmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının varlığın hakikatini kusursuz bir isabetle bilmek olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın epistemolojisinde bu ifadeyi (vesia... ilmen) derinlemesine tahlil eder. Allah'ın bilgisinin "her şeyi kuşatması", Câhiliye sisteminin dayatmalarına karşı inananların sığındığı ontolojik kalkan işlevi görür. Biz geleceği, gizli tuzakları ve kendi kalbimizin son durumunu bilemeyiz; ancak Rabbimiz her şeyi "ilim olarak kuşatmıştır". Bu, cehaletin ve karanlığın karşısına ilahi bilginin sonsuz genişliğini koymaktır.
Alallâhi (عَلَى اللَّهِ)
"Allah'a / Allah üzerine." (Kökü e-l-h).
Tevekkelnâ (تَوَكَّلْنَا)
Kelimenin etimolojik kökü v-k-l (vav-kef-lam) harflerine dayanır. Tefa'ul babında birinci çoğul şahıs geçmiş zaman fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir işin idaresini liyakatli bir başkasına bırakmak, ona güvenmek, dayanmak ve kendini o otoriteye havale etmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tevekkül" kavramının insanın kendi ontolojik zayıflığını ve acziyetini idrak ederek, tüm çabayı gösterdikten sonra sonucun mutlak idaresini kendisinden üstün olan Allah'a teslim etmesi olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde tevekkülü, sanılanın aksine pasif bir boyun eğiş (fatalizm/kadercilik) olarak değil; Câhiliye oligarşisinin zorbalığına, sürgün tehdidine ve kibrine karşı gösterilen "aktif, sarsılmaz ve teolojik bir direniş" (ontological courage) olarak analiz eder. "Biz yalnız Allah'a dayandık" beyanı, yeryüzünün sahte tanrılarına (mele' sınıfına) boyun eğmeyi kesin bir dille reddediştir.
Rabbenâ (رَبَّنَا)
"Ey Rabbimiz." (Kökü r-b-b).
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin başındaki nida (ey) edatının düşmüş olmasındaki edebi hüznü ve samimiyeti tahlil eder. İnananlar o kadar daralmış, o kadar yoğun bir tehdit altında kalmışlardır ki, Yaratıcı ile aralarındaki mesafeyi sıfırlayarak, vasıtasız ve doğrudan "Rabbimiz" (Rabbenâ) diyerek o sonsuz kudrete sığınırlar. Duaya geçişin en dramatik anıdır.
İftah (افْتَحْ)
Kelimenin etimolojik kökü f-t-h (fe-te-ha) harflerinden oluşur. Emir (dua) kipidir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının kapalılığı gidermek, kilidi açmak, düğümü çözmek, kapalılığın zıddı olmak ve aynı zamanda iki taraf arasında hüküm vererek anlaşmazlığı sonuca bağlamak olduğunu belirtir. Mahkeme kararına bu nedenle "hükmün fethi" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "feth" eyleminin Kuran'da fiziksel kapıların açılmasından ziyade; düğümlenmiş toplumsal, hukuki ve teolojik sorunların ilahi bir kararla çözüme kavuşturulması, hakkın batıla galip gelmesi (zafer) olduğunu açıklar.
Angelika Neuwirth, bu kelimeyi Geç Antik Çağ edebiyatı bağlamında "eskatolojik çözüm/yargı" olarak okur. Taraflar arasındaki uçurum o kadar büyümüş, Câhiliye tahammülsüzlüğü (sürgün tehdidi) o kadar şiddetlenmiştir ki, artık rasyonel bir diyalog imkanı kalmamıştır (kapılar kapanmıştır). Müminler, bu kördüğümü çözmek için "açıcı/hüküm verici" olan Kozmik Yargıç'ı (Allah'ı) müdahaleye çağırırlar.
Beynenâ Ve Beyne Kavminâ (بَيْنَنَا وَبَيْنَ قَوْمِنَا)
"Bizimle (b-y-n) kavmimiz (k-v-m) arasında." (Araları açılan ve teolojik olarak ayrışan iki zıt kutbun, ilahi mahkemeye taşınmasıdır).
Bil-Hakkı (بِالْحَقِّ)
Kelimenin etimolojik kökü h-k-k (ha-kaf-kaf) harflerine dayanır. "Bâ" harf-i ceri vasıta bildirir.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin yerli yerinde olması, sabit ve değişmez bir gerçeklik taşıması, şüphesiz ve mutlak doğru olması olduğunu belirtir. Asılsızlığın (batılın) mutlak zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının Kuran'da ilahi adalet, hikmet ve varoluşsal doğruluk olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, duadaki bu "Hak ile (adaletle) aç/hükmet" eylemini ontolojik bir terazi olarak tahlil eder. Müminler kendi şahsi çıkarları, intikam veya kabile menfaati için ilahi gazap istemezler. Onlar sadece meselenin "hak" (mutlak ilahi adalet/mizan) kriteriyle çözülmesini talep ederler. Hak tecelli ettiğinde, batılın (haksızlık yapan Câhiliye'nin) silinip gitmesi zaten evrensel bir zorunluluktur.
Ve Ente (وَأَنْتَ)
"Ve Sen." İkinci tekil şahıs mutlak muhatap zamiridir.
Hayrul (خَيْرُ)
Kelimenin etimolojik kökü h-y-r (hı-ye-ra) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, üstünlük, seçkinlik, fayda ve şerrin zıddı olan mutlak iyilik olduğunu belirtir.
Fâtihîn (الْفَاتِحِينَ)
Tekili "fâtih" olan kelimenin etimolojik kökü f-t-h (fe-te-ha) harflerine dayanır. İsm-i fâil çoğul formundadır.
İbn Fâris, kapalı olanı açan, son kararı veren ve hükmedenler olduğunu belirtir.
Gabriel Said Reynolds, "Hayru'l-Fâtihîn" (Açanların / Hüküm Verenlerin En Hayırlısı) sıfatıyla ayetin kapanışını teolojik bir manifesto olarak inceler. Medyen oligarşisi (elitler), kendi sürgün kararlarıyla son sözü söylediklerini, davayı kapattıklarını zannederler. Ancak peygamber ve inananlar, dünyevi mahkemelerin ve elitlerin (sahte fatihlerin/hakimlerin) kararlarını yırtıp atarak; nihai fethi, adaleti ve son sözü (the ultimate judgement) yegane yanılmaz olan Yüce Makama (Allah'a) tevdi ederler. Bu cümle, adaletsiz bir düzene karşı umudun ilahi boyutta sarsılmaz bir şekilde kodlanmasıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla