Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 85. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 85. Ayet

    وَاِلٰى مَدْيَنَ اَخَاهُمْ شُعَيْباًۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْم۪يزَانَ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ بَعْدَ اِصْلَاحِهَاۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-ilâ medyene eḣâhum şu’aybâ(en)(k) kâle yâ kavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) kad câetkum beyyinetun min rabbikum(s) feevfû-lkeyle velmîzâne velâ tebḣasû-nnâse eşyâehum velâ tufsidû fî-l-ardi ba’de islâhihâ(c) żâlikum ḣayrun lekum in kuntum mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Medyen'e kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabb'inizden açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü tartıyı tam yapın, insanların mallarının değerini düşürmeyin, düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır.

      Medyen'e kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Bu beyan da, örneğini daha önce açıkladığımız üzere, Şuayb'ı Medyen'e elçi olarak gönderdik anlamına gelir. "Ehâhüm" (أَخَاهُمْ) lafzının farklı anlamlara geldiğini de aynı yerde belirtmiştik: Soy kardeşliği, aynı özden yaratılmış olma kardeşliği, sevgi ve dostluk kardeşliği ve bir de din kardeşliği. Hûd aleyhisselam hakkında belirttiğimiz gibi Salih peygamberin Ad kavmi ile olan kardeşliğinin soy veya aynı kökten olma kardeşliği anlamına gelmesi muhtemeldir. Sevgi ve din kardeşliği anlamında olması mümkün değildir. Soy kardeşliği, daha önce de belirttiğimiz gibi aralarında ne kadar mesafe olursa olsun bütün ademoğulları için olması söz konusudur, çünkü herkes Adem'in çocuklarıdır.

      Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Peygamberlerin insanları Allah'ın birliğini kabule ve O'na kulluk yapmaya davet etmek ve O'ndan başka kendisine kulluk yapılmaya layık bir mabudun bulunmadığını açıklamak için geldiklerini ve Allah tarafından bunun için gönderildiklerini de daha önce aynı yerde kaydetmiştik.

      Size Rabb'inizden açık bir delil gelmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bizzat Şuayb'ın kendisi kavmine açık bir delil ve kanıt idi. Ancak biz bunun mahiyetini bilmiyoruz, yalnız şu kadar var ki biz onun elinde deliller ve kanıtlar bulunduğunu biliyoruz, fakat Cenab-ı Hak bunu açıklamamıştır. Muhammed'in kendisi, salavatların en üstünü ve selamların en kamili O'na olsun , Cenab-ı Hakk'ın onda yarattığı birtakım işaretlerle kesin bir kanıt ve açık bir delil idi. Bu işaretlerden biri iki omuzu arasında bulunan nübüvvet mührüdür. Diğeri, dünyaya gelinceye kadar soyundan geldiği herkesin yüzünde parlayan nurdur. Ayrıca dünyaya geldiğinde görüldüğü rivayet edilen ışıktır. Ailesinden ayrı kaldığında bir bulutun gelip kendisini gölgelemesidir. Putlara ibadet için kavminin yaptığı her türlü baskıdan ve onların yaptıkları ahlaksızlıklardan kendini korumasıdır. Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun, o, bütün bunlardan beri idi. Ayrıca Hz. Peygamber hayatını Mekke toplumu içerisinde geçirdiği halde yalan konuşmakla asla itham edilmemiştir. Bunlardan başka O'nda bulunan daha başka peygamberlik alametleri, kavminin gözleri önünde duruyordu. Onun başka alametleri olmasa dahi, büyüklük taslamayanlar için bunlardan bir tanesi bile yeterlidir. Hem başka alamet nasıl olmaz? Bu sözünü ettiğimizin dışında O'nun hissi ve akli mucizeleri, insaflı insanları onu kabule zorlamaktadır. Size Rabb'inizden açık bir delil gelmiştir mealindeki ifade, onun peygamber olduğuna yahut Allah'ın bir olduğuna dair bir delil gelmiştir anlamına da gelebilir.

      Artık ölçüyü tartıyı tam yapın. Bunun anlamı, Hud suresinde kıssasının anlatıldığı "Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın" mealindeki ayette belirtilmiştir. Ölçüyü tartıyı tam yapın mealindeki beyanda, hem buradaki ayette hem de Hud suresinde geçen "insanların mallarının değerini düşürmeyin" mealindeki ayette, ölçüyü tartıyı yapmıyorlardı anlamı yoktur.

      İnsanların mallarının değerini düşürmeyin buyruğu, mallar her ne kadar onların ellerinde ve tasarruflarında bulunuyor idiyse de, hakikatte insanların mülkü olduğunu gösterir. Sonra ölçüyü ve tartıyı tam yapmanın bazı farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, onların güvenilir olmalarıdır, güvenilir olma özelliklerinin, kavimleri arasında kaybolmamasıdır. İkincisi, haklarını ve mallarını tam vermemek suretiyle insanlara zulmetmemeleridir. Üçüncüsü de, faizden sakınmalarıdır, ölçüye ve tartıya gelen nesnelerde faizcilik yapmalarını yasaklamaktır. Ayet-i kerimede geçen ve adalet anlamına gelen "kıst" (قِسْط) sözcüğü buna işaret eder. Eğer malın fazla veya eksik olmasını gönül rızasıyla kabul etmeleri halinde, o fazlalık veya eksiklik caiz olsaydı, buradaki "kıst" lafzını belirtmenin anlamı kalmazdı. Çünkü birine hakkından fazlasını veren kişiye engel olunmaz ve bundan dolayı o insan yerilmez. Dolayısıyla ayette getirilen yasak, faiz için olduğunu gösterir, onlara bunu yapmak yasaklanmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Yani Allah yeryüzünü sizin geçiminiz ve yaşamınız için düzenli hale getirdikten sonra bozgunculuk yapmayın. Yahut sizin ve dininizin düzeni için Allah emrini verdikten ve gerekli açıklamayı yaptıktan sonra artık bozgunculuk yapmayın. Veyahut yeryüzünün ve insanların düzeni için peygamberler gönderdikten sonra artık bozgunculuk yapmayın. Bunlar sizin için daha hayırlıdır. Bazı müfessirler şöyle dedi: Bunlar anlamına gelen "zâliküm" (ذَٰلِكُمْ) lafzı, ölçüyü ve tartıyı tam yapmak anlamındaki cümleye işaret etmektedir, buna göre de anlam şöyle olur: Ölçüyü ve tartıyı tam yapmak, kalan kısmın bereketlenip artmasına ve çoğalmasına vesile olacağından, eksik vermekten Sizin için daha hayırlıdır. Binaenaleyh tam yapmak, insanların haklarını tam vermeyerek malın bereketlenip artmasını engellemekten daha hayırlıdır. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın bıraktığı (meşru) kazanç sizin için daha hayırlıdır". Eğer inananlar iseniz, bunlar sizin için daha hayırlıdır mealindeki, ahirette güven içinde olmanız, Sizin için dünyada ölçüyü ve tartıyı noksan yapmanızdan daha hayırlıdır anlamına da gelebilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Medyene (مَدْيَنَ)

        Kelime özel isimdir. Arapça etimolojik kök analizi bağlamında m-d-n (mim-dal-nun) veya d-y-n (dal-ye-nun) harflerine dayandırılır. İbn Fâris, "d-y-n" kökünün itaat, hüküm ve ceza; "m-d-n" kökünün ise ikamet etmek ve şehir kurmak anlamına geldiğini belirtir.

        El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kurallarıyla türetilmediğini, bilakis Arapçalaşmış (mu'arreb), kadim ve evrensel bir özel isim (alem) olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dinler tarihindeki etimolojisini tahlil ederek, İbranice ve Süryanicedeki "Midyân" ismiyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirtir. Kuran'ın bu ismi, Kuzeybatı Arabistan'daki (Akabe Körfezi ile Hicaz arasındaki) tarihsel bir ticaret merkezi ve bu coğrafyada yaşayan kabilenin adı olarak, muhataplarının ticari yolculuklarından bildikleri bir jeopolitik alan olarak sunduğunu vurgular.

        Ehâhüm (أَخَاهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-v (hemze-hı-vav) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının aynı kaynaktan gelmek, yoldaşlık, birleşmek ve kan bağı (kardeşlik) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ah" (kardeş) kavramının Kuran'da geniş bir yelpazede kullanılarak, aynı inancı paylaşanları veya aynı kabileye, soy ağacına mensup olanları ifade ettiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, peygamberin "onların kardeşi" (ehâhüm) olarak nitelendirilmesini Medyen'in sosyo-ekonomik bağlamında okur. Şu'ayb peygamber, Medyen piyasasına dışarıdan kurallar dayatan yabancı bir işgalci veya dış güç değildir; bilakis, o pazarın dilini, ticaret ahlakını ve kabilenin sosyolojik yapısını en iyi bilen, o toplumun organik ve fıtri bir parçasıdır. Uyarının "kardeş" sıfatıyla gelmesi, eleştirinin temelinde yıkıcı bir niyet değil, toplumu ekonomik çöküşten kurtarma arzusu olduğunu gösterir.

        Şu'ayben (شُعَيْبًا)

        Kelime özel isimdir. Arapça kök bulma yaklaşımına göre ş-a-b (şın-ayn-be) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir araya gelmek (toplanmak) ve birbirinden ayrılmak (dağılmak) gibi iki zıt durumu aynı anda barındırdığını belirtir. İnsan topluluklarına "şâb", dallara ayrılan yollara "şu'be" denilmesi bu köktendir. Toplumu şirkten (dağınıklıktan) tevhide topladığı için bu ismi almış olabileceği ifade edilir.

        Arthur Jeffery, Şu'ayb isminin Kitab-ı Mukaddes'teki Jethro (Yitro) figürüyle teolojik olarak eşleştirilmesine rağmen, dilbilimsel olarak saf Arapça bir isim (küçültme/tasğir formunda) olduğunu ve Arabistan coğrafyasının yerel peygamberlik hafızasına dayandığını belirtir.

        Kâle (قَالَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri bir araya getirerek anlamlı bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da kişinin bir konudaki inancını, niyetini ve teolojik duruşunu açıkça dışa vurması (resmen ilan etmesi) olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın polemik sahnelerinde bu kelimenin kullanımını tahlil eder. Şu'ayb'ın "dedi/söyledi" (kâle) eylemiyle söze girmesi; kâr hırsının, piyasa manipülasyonunun ve materyalist kibrin egemen olduğu Medyen toplumuna karşı, ilahi vahye dayanan aklın sükûnetle sergilediği sarsılmaz teolojik ve ekonomik devrim ilanıdır.

        Kavmi (قَوْمِ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, bir arada eylemde bulunan ve birbirine sosyo-ekonomik olarak destek olan insan kitleleri olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin sonundaki iyelik eki olan "yâ" (benim kavmim) harfinin kullanımını peygamberane bir diyalog inşası olarak inceler. Toplumun ahlaksız ticaretine karşı en sert eleştirileri yöneltecek olan Şu'ayb'ın cümleye "Ey kavmim!" diyerek başlaması; aralarındaki fıtri bağı canlı tutmaya, kibrin ördüğü duvarları şefkatle aşmaya ve muhatabın direnişini psikolojik olarak kırmaya yönelik sarsıcı bir belagat (retorik) örneğidir.

        U'büdû (اعْبُدُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü a-b-d (ayn-be-dal) harflerine dayanır. Emir kipidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının boyun eğmek, mutlak itaat, uysallık ve tevazu olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" ve "ubûdiyet" kavramlarının, varlığın kendi ontolojik acziyetini idrak ederek mutlak kudret sahibine tam bir teslimiyet göstermesi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki-ekonomik sisteminde bu ibadet çağrısını Medyen kavminin karakteri üzerinden analiz eder. Şu'ayb'ın "Allah'a ibadet edin" emri, onları sadece camiye veya tapınağa çağıran soyut bir ritüel daveti değildir. Bu, mülkiyeti, ticareti ve piyasayı kendi tanrısal kurgularına göre yöneten kapitalist (Medyen) aklın yıkılması; paraya, kâra ve eksik tartmaya duyulan o mutlak itaatin (putperestliğin) terk edilerek, ekonomik yasaların da Allah'ın ahlaki otoritesine (boyun eğişe/ibadete) bağlanması gerektiğinin ontolojik ilanıdır.

        Allâhe (اللَّهَ)

        Yüce Yaratıcı'nın ismidir. Etimolojik kökü e-l-h (hemze-lam-he) veya v-l-h (vav-lam-he) harflerine dayanır.

        Arthur Jeffery, bu ismin Kuran öncesi (Câhiliye) dönemdeki kullanımını ve ortak Sami dil havzasındaki "Alāhā" kavramıyla kökdaşlığını inceleyerek, muhatapların gökleri yaratan yüce bir otorite fikrine zaten yabancı olmadıklarını belirtir. Sorun, Allah'ın varlığı değil, O'nun ekonomik ve sosyal alana müdahale etmesinin (tek ilah olmasının) reddedilmesidir.

        İlâhin (إِلَٰهٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-l-h (hemze-lam-he) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, insanın ihtiyaç veya korku anında sığınmak üzere yöneldiği, ibadet ve kulluk ettiği yüce varlık olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilâh" kavramının, haklı veya haksız yere tapınılmaya, kurallarına mutlak surette uyulmaya layık görülen her türlü güç, otorite ve nesneyi ifade ettiğini açıklar.

        Patricia Crone, putperest Arabistan'ın ticari teolojisini bu eksende okur. Medyen kavminin "ilah" kabul ettiği şey sadece taştan putlar değildir; onlar için sınırsız kâr maksimizasyonu, serbest piyasadaki hile kültürü ve gücü elinde tutan oligarşi de kanun koyucu (ilah) statüsündedir.

        Ğayruhû (غَيْرُهُ)

        Kelimenin etimolojik kökü ğ-y-r (ğayn-ye-ra) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının başkalık, farklılık ve bir şeyin dışında kalmak olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın tevhid formülünde bu kelimenin dışlayıcı felsefi işlevini analiz eder. "O'ndan başka ilahınız yoktur" ifadesindeki "ğayr" kelimesi, Allah'ın uluhiyet ve kanun koyuculuk alanına ortak edilmeye çalışılan ticari tabuları, şahsi menfaatleri ve sahte ekonomik tanrıları ontolojik bir hiçliğe mahkûm eden devrimci bir temizlik aracıdır.

        Câetküm (جَاءَتْكُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü c-y-e (cim-ye-hemze) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gelmek, varmak, bir amaca kasti bir yönelişle ulaşmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mecî" eyleminin Kuran'da ilahi bilginin, uyarıcının veya mucizenin, muhatabın dünyasına doğrudan, aktif ve sarsıcı bir şekilde dâhil olması anlamına geldiğini açıklar.

        Beyyinetün (بَيِّنَةٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü b-y-n (be-ye-nun) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki şeyin arasının açılması, ayrılık ve gizliliğin ortadan kalkarak her şeyin açıkça, net bir biçimde görünür hale gelmesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kavramının, akıldaki ve zihindeki tüm şüpheleri kesip atan, hakikati apaçık gösteren mutlak rasyonel delil ve ilahi kanıt olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Medyen kavmine gelen "beyyine"nin işlevini epistemolojik (bilgi teorisi) bağlamda okur. Şu'ayb peygamber onlardan körü körüne bir itaat istemez; bilakis Allah'tan gelen, haklılığı ve mantığı ahlaken tartışılmaz olan "apaçık bir prensip/kanıt" (beyyine) sunar. Piyasadaki hilenin yıkıcılığını aklın ve vahyin terazisiyle ispatlayarak, inatçı ekonomik kibri rasyonel olarak köşeye sıkıştırır.

        Rabbiküm (رَبِّكُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi onarmak, düzeltmek, koruyup gözetmek ve malik olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kavramının varlığı yaratıp onu aşama aşama kemale erdiren yegane otorite olduğunu açıklar. Beyyinenin (kanıtın/kuralın) sıradan bir filozoftan değil, "Rabbinizden" geldiğinin vurgulanması, o ekonomik ilkelere itaati doğrudan doğruya yaratılış yasasına itaatle eşitler.

        Fe-Evfû (فَأَوْفُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü v-f-y (vav-fe-ye) harflerine dayanır. İf'al babında emir kipidir. Başındaki "fe" sonuç ve eylem bildirir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi eksiksiz olarak yerine getirmek, tamamlamak, sözünde durmak ve noksanlığın mutlak zıddı olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ifâ" ve "vefâ" eylemlerinin insanın üzerine aldığı hakkı, görevi veya ölçüyü karşı tarafa hiçbir hile karıştırmadan, tammı tamına ödemesi/gerçekleştirmesi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde "vefâ" eylemini ticari ahlakın en temel ontolojik erdemi olarak tahlil eder. Şu'ayb'ın "tam/eksiksiz yapın" (evfû) emri, Medyen aklının o kurnaz, bencil ve karşı tarafı sömürmeye dayalı pragmatist ticaret anlayışına vurulmuş ilahi bir darbedir. Hakikate vefası olmayanın, tartıda da vefası (tamlığı) olamaz.

        El-Keyle (الْكَيْلَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-y-l (kef-ye-lam) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi bir ölçü kabıyla ölçmek, miktarını tayin etmek olduğunu belirtir. Genellikle hacim (tahıl vb.) ölçümleri için kullanılır.

        Râgıb el-İsfahânî, "keyl" kelimesinin ticari muamelelerde hakkın tespiti için kullanılan hacimsel ölçü birimi (ölçek) olduğunu açıklar.

        Michael Cook, bu ekonomik terminolojiyi Ortadoğu'nun tarım ve ticaret toplumlarındaki hukuki bağlam üzerinden inceler. Hacim ölçüsünü (keyl) doğru yapmak, sadece teknik bir kural değil, toplumun varoluşsal güven (trust) inşasının en somut göstergesidir.

        Vel-Mîzâne (وَالْمِيزَانَ)

        Kelimenin etimolojik kökü v-z-n (vav-ze-nun) harflerine dayanır. İsm-i âlettir (araç ismi).

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin ağırlığını tespit etmek, tartmak, dengelemek ve iki nesneyi birbirine denk kılmak olduğunu belirtir. Tartı aletine (teraziye) bu isim verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mizan" kavramının sadece fiziksel tartı olmadığını; hakikati, adaleti, iyiyi ve kötüyü belirleyen ahlaki, hukuki ve ilahi denge ölçüsü olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, mizan kavramını Kuran'ın ontolojik dengesi (kozmolojik ahenk) ekseninde tahlil eder. Kuran'a göre evren bir mizan (denge) üzere yaratılmıştır. İnsanların pazarda teraziyi (mîzân) hileli kullanmaları, sadece basit bir hırsızlık değil; göklerin ve yerin üzerinde durduğu o evrensel ilahi adaletin ve kozmik ahengin gündelik hayatta (pazarda) paramparça edilmesidir (ifsat edilmesidir).

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın eskatolojik edebiyatında "terazi" (mizan) motifinin ahiretteki "amellerin tartılması" motifiyle olan dilbilimsel ve teolojik akrabalığına dikkat çeker. Dünyadaki teraziyi bozan, ahiretteki kendi terazisini de bozmuş olur.

        Ve Lâ Tebhasû (وَلَا تَبْخَسُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü b-h-s (be-hı-sin) harflerinden oluşur. Nehiy (yasaklama) fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin hakkını vermemek, eksiltmek, onu asıl değerinden daha aşağıya düşürmek ve kusur bulmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "bahs" eyleminin bir malın, emeğin veya kişinin değerini kasıtlı ve hileli bir şekilde kırpmak, zulmederek karşı tarafı zarara uğratmak olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde bu eylemi, kapitalist hırsın en yıkıcı formu olarak analiz eder. "İnsanların hakkını eksiltmeyin/değerini düşürmeyin" (lâ tebhasû) yasağı, Medyen toplumundaki sömürü mekanizmasını ifşa eder. Bu sadece tartıdaki fiziki bir eksiltme değil; kurnazlıkla, yalanla, spekülasyonla veya tekelcilikle başkalarının malını ve emeğini değersizleştirerek yok pahasına gasp etme stratejisine yöneltilmiş mutlak bir ahlaki reddiyedir.

        En-Nâse (النَّاسَ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-n-s (hemze-nun-sin) veya n-v-s (nun-vav-sin) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gözle görülmek, hareketlilik, cana yakınlık ve ünsiyet kurmak olduğunu belirtir. Toplumsal bir varlık olan tüm insanlığı (halkı) ifade eder. Yasak, sadece kabile üyelerine karşı değil, ticaret yapılan tüm "insanlara" (en-nâs) karşı evrensel bir ahlak ilkesi olarak konulmuştur.

        Eşyâehüm (أَشْيَاءَهُمْ)

        Tekili "şey" olan kelimenin etimolojik kökü ş-y-e (şın-ye-hemze) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının mevcudiyet, var olan, kastedilen ve irade edilen her türlü nesne veya durum olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şey" kavramının ticari bağlamda insanların sahip olduğu her türlü mülkü, malı, emtiayı ve kazanımı kapsadığını açıklar.

        Ve Lâ Tüfsidû (وَلَا تُفْسِدُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü f-s-d (fe-sin-dal) harflerine dayanır. Nehiy (yasaklama) fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin asıl doğasını yitirmesi, bozulması, çürümesi, dengeden çıkması ve tahrip olması olduğunu belirtir. İyiliğin (salâh) mutlak zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ifsâd" eyleminin kurulu olan ilahi, ahlaki veya ekolojik düzeni kasten, şiddetle ve eyleme dökerek bozmak, yozlaşmayı yaymak olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, ekonomik sahtekarlığın teolojik bağlamda "fesat" olarak adlandırılmasını derinlemesine tahlil eder. Ölçüyü eksik yapmak (hırsızlık), Medyen aklına göre sadece akıllıca bir ticari manevradır. Kuran ise bu kurnazlığı "yeryüzünde fesat çıkarmak" (ontolojik bozgunculuk) olarak nitelendirir. Ekonomik sömürü, toplumun güven ağını çürütür, sınıfsal uçurumlar yaratır ve nihayetinde o toplumun varoluşsal çöküşüne (fesadına) neden olur.

        Fîl-Erdı (فِي الْأَرْضِ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-r-d (hemze-ra-dat) harflerinden oluşur.

        "Yeryüzünde" anlamına gelir. Suçun lokal bir piyasa ihlali değil, yeryüzünün genel yaşam, adalet ve imtihan sahnesine yönelik bir saldırı olduğunu vurgular.

        Ba'de (بَعْدَ)

        Kelimenin etimolojik kökü b-a-d (be-ayn-dal) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, uzaklık, ayrılık ve "önce"nin (kabl) zıddı olarak sonralık (zaman ve durum bildiren zarf) olduğunu belirtir.

        Islâhıhâ (إِصْلَاحِهَا)

        Kelimenin etimolojik kökü s-l-h (sad-lam-ha) harflerinden oluşur. İf'al babında masdardır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin iyi, faydalı ve dengeli olması, bozukluğun (fesadın) giderilerek işlerin düzene girmesi (onarım) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ıslâh" kavramının, bozulan bir şeyi yeniden fıtri durumuna döndürmek, insanlar arasındaki çatışmayı giderip barış ve adaleti tesis etmek olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu muazzam tezadı (fesat ve ıslah zıtlığını) Kuran'ın tarih felsefesi bağlamında okur. "Yeryüzü ıslah edildikten sonra" (ba'de ıslâhıhâ) vurgusu, Allah'ın evreni ve sosyal düzeni fıtraten mükemmel bir denge (mizan) ve adalet üzerine kurduğunun ilanıdır. İnsanoğlu (ve Medyen tüccarları), hırslarıyla bu kurulu ahengi tahrip eder. Dinin (peygamberin) gönderiliş amacı, yeryüzünde asıl var olan o fıtri sağlığı (ıslahı) sömürücü oligarşilere karşı yeniden inşa etmek ve savunmaktır.

        Zâliküm (ذَٰلِكُمْ)

        Arapçada "işte bu" anlamına gelen işaret zamiri (zâ/zâlik) ile çoğul muhatap ekinin (küm) birleşimidir. Şu'ayb'ın anlattığı ölçüye uyma, adaleti sağlama ve bozgunculuktan kaçınma ilkelerinin tamamını kapsayan bir göstergedir.

        Hayrun (خَيْرٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-y-r (hı-ye-ra) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının meyletmek, seçmek, üstünlük, fayda ve şerrin (kötülüğün) mutlak zıddı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramının aklın, fıtratın ve dinin herkes için faydalı, kalıcı ve arzulanabilir bulduğu mutlak iyilik olduğunu ifade eder. Kapitalist aklın "kâr" (kısa vadeli çıkar) sandığı hileler aslında şerdir; asıl "hayr" (kalıcı kazanç ve bereket) ise ilahi adalete (mizana) uymaktadır.

        Leküm (لَكُمْ)

        "Sizin için" anlamına gelen, yönelme ve aidiyet bildiren (lam + küm) harfidir. Adaletin faydasının Allah'a değil, doğrudan doğruya toplumun kendi varoluşsal bekasına ve refahına yönelik olduğunu gösterir.

        İn (إِنْ)

        Arapçada koşul/şart (eğer) bildiren edattır. İlerleyen yargının temel ön koşulunu belirler.

        Küntüm (كُنتُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-n (kef-vav-nun) harflerine dayanır. "Olmak" fiilinin geçmiş zaman ikinci çoğul şahıs (siz) formudur. "Eğer siz ... iseniz" anlamında şarta bağlanmıştır.

        Mü'minîn (مُؤْمِنِينَ)

        Tekili "mü'min" olan kelimenin etimolojik kökü e-m-n (hemze-mim-nun) harflerinden oluşur. İsm-i fâil çoğuludur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının nefsin (ruhun) sükûnet bulması, korkunun yerini güvenin (emniyetin) alması, tasdik etmek ve emanete hıyanet etmemek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramının hakikate mutlak surette bağlanarak o gerçeğe (ve onun yasalarına) teslim olmak olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde ayetin bu son (şart) cümlesini derinlemesine tahlil eder. Şu'ayb peygamberin tebliğ ettiği ekonomik dürüstlük, ölçü ve mizan adaleti salt seküler bir ticaret hukuku (ticari kod) değildir. Ayetin "Eğer mümin kimseler iseniz" (in küntüm mü'minîn) şeklinde bitmesi; ekonomik adaletin, dürüstlüğün ve başkasının hakkını gasp etmemenin doğrudan doğruya "imanın" ön koşulu ve ontolojik kanıtı olduğunu gösterir. Kuran, piyasadaki hilekârlık ile kalpteki iman arasında sarsılmaz bir uyuşmazlık olduğunu ilan ederek; imanı soyut bir tapınak (ritüel) inancından çıkarıp sokağın, pazarın ve terazinin ortasına mutlak bir ahlaki ölçü olarak yerleştirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X