Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 80. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 80. Ayet

    وَلُوطاً اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ مَا سَبَقَكُمْ بِهَا مِنْ اَحَدٍ مِنَ الْعَالَم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velûtan iżkâle likavmihi ete/tûne-lfâhişete mâ sebekakum bihâ min ehadin mine-l’âlemîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Lût'u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: Sizden önce insanlardan hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz?

      Lût'u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: Siz fuhuş mu yapıyorsunuz? Ayetlerde diğer peygamberlerin, halkını Allah'a kulluğa ve O'nun birliğine inanmaya davet ettikleri belirtilir. Mesela Nuh aleyhisselam şöyle demişti: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur". Aynı şekilde Hud, Salih ve Şuayb [aleyhimüsselam] ile diğer peygamberler de böyle söylemişlerdi, fakat burada Lut aleyhisselam hakkında böyle bir söz belirtilmiyor. Onun insanlara fuhşu yasaklamadan ve onu ayıplamadan önce kendilerini diğer peygamberlerin yaptığı gibi Allah'ın birliğine imana ve O'na kulluğa davet etmemiş olma ihtimali yoktur. Nitekim başka bir ayette Cenab-ı Hak bunu belirtmektedir: "Lut kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Lut onlara şöyle demişti: Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin". Çünkü bütün peygamberlerin, Allah'ın salat ve selamı üzerlerine olsun, kendi kavimlerine yaptıkları ilk iş, onları Allah'a kulluk yapmaya ve O'nun birliğine inanmaya davet etmeleridir, daha sonra onları işledikleri fuhşiyattan ve isyandan sakınmaya çalışmışlar ve bunları ayıplamışlardı. Sizden önce insanlardan hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz? Buradaki Sizden önce insanlardan hiçbirinin yapmadığı mealindeki beyan, muhtemelen Allah'tan başkasına tapmak konusunda atalarını taklit eden diğer kavimlerle ilgilidir. Nitekim başka ayetlerde buna işaret edilmektedir: "Dediler ki: Sen bize tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin?". Başka bir ayete göre de onlar şöyle diyorlardı: "Elbette biz atalarımızın izlerinden giderek doğru yolu buluruz ... Biz onların izinden gitmekteyiz". Diğer bir ayete göre de şöyle söylüyorlardı: "Hayır ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk". Buna göre Hz. Lut'un, kavmini Allah'a kulluk yapmaya ve O'nun birliğine inanmaya davet etmesine, onlar da atalarının kendi peygamberlerine vermiş oldukları cevabı taklit ederek Lut'a aynı cevabı vermişlerdi. Sonra Lût şöyle dedi: Sizden önce insanlardan hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz? Yani siz öyle şeyler yapıyorsunuz ki, atalarınız bile böylesini yapmamıştı, çünkü zikrettiği fuhşu terk etmek konusunda siz kendi atalarınıza bile uymuyorsunuz. Sizden önce insanlardan hiçbirinin yapmadığı mealindeki ifade ile Lut, daha önce alemde hiç kimsenin yapmadığı bir ahlaksızlığı yaparak ve onun da ahlaksızlık olduğunu bilerek yapmak suretiyle onları ayıplamakta ve ne kadar akılsızca hayaller peşinde olduklarını söylemektedir. Görmez misin ki, onlar şöyle diyorlardı: "Onlar fazla temizlik taslayan insanlar!". Bu söz, onların yaptıkları o ahlaksızlığı, gerçekten ahlaksızlık olduğunu bilerek yaptıklarını ifade eder. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: "Onlar fazla temizlik taslayan insanlar!".

      Buradaki "fâhişe" (فَاحِشَة) kelimesi akılda, haram kılınan bir çirkinlik anlamını çağrıştırmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi fahiş, aklen ve dinen çirkin olan her şeydir. İnsanlara yasak edilen her haramda ve serbest bırakılan her helalde, onları imtihan amacı vardır. Sonra yemekte, içmekte, kadınlardan ve cariyelerden yararlanmanın helal kılınmasında, bu alemin devam etmesi amacı vardır. Çünkü insanlar bunlardan yüz çevirselerdi yok olup giderlerdi. İnsanlar helak olduklarında nesillerinin kesileceği için bu alem de yok olurdu. Sonra Cenab-ı Hak insanların bünyesine, bu alemin devamı için kendilerine helal kılınan şeylerden yararlanmayı sağlayan şehevi arzular ve ihtiyaçlar yerleştirdi. Onlara bunu özellikle şehveti tatmin için helal kılmadı, söylediğimiz sebeplerden dolayı helal kıldı. Onların yapmış oldukları o çirkinliğin sadece şehveti tatmin için olduğunu haber verdi. Çünkü bunda, alemin devamı ve bekası gibi bir şey söz konusu değildir. Dolayısıyla hakkında bir yasak bulunmasa bile o iş, aklen çirkin ve haram bir fiildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lûtan (وَلُوطًا)

        Kelime özel isimdir. Arapça kök bulma yaklaşımlarına göre l-v-t (lam-vav-tı) harflerine dayandığı varsayılır.

        İbn Fâris, eğer bu kelime Arapça kökenliyse "lâta" (bir şeyin kalbe yapışması, gizlenmesi veya sevgiyle bağlanması) kökünden gelebileceğini belirtir.

        El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kurallarına uymadığını, bilakis yabancı kökenli olup Arapçalaşmış (mu'arreb) evrensel ve kadim bir özel isim (alem) olduğunu kesin bir dille ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dinler tarihindeki etimolojisini tahlil ederek, İbranice "Lōṭ" ismine dayandığını, İslam öncesi Arabistan'da Hıristiyan ve Yahudi toplulukların kullandığı Süryanice/Aramice dini metinler üzerinden Arapça sözlü kültüre yerleştiğini belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, Lût figürünün Kuran'daki varoluşsal ve teolojik konumunu Geç Antik Çağ'ın peygamberlik (prophetology) algısı üzerinden okur. Kitab-ı Mukaddes'te (Tevrat'ta) Lût, daha çok İbrahim'in yeğeni sıfatıyla ve ahlaki zaaflarıyla anlatılırken; Kuran onu bu kusurlu tasvirden tamamen arındırır ve doğrudan doğruya kendi kavmine "elçi" (resul) olarak gönderilmiş, ahlaki sınırları koruyan otoriter, bağımsız ve mutlak bir tevhidi uyarıcı (peygamber) mertebesine yükseltir.

        İz (إِذْ)

        Geçmişte yaşanmış belirli bir zaman dilimini, kırılma anını veya olayı işaret eden "o vakit, hani" anlamında bir zaman zarfıdır. Kuran kıssalarında sahneyi açan ve muhatabın dikkatini o tarihsel ana kilitleyen retorik bir bağlaçtır.

        Kâle (قَالَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri bir araya getirerek anlamlı bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da sıradan bir sözcük dizilimi olmanın ötesinde, kişinin bir konudaki ahlaki, felsefi ve teolojik duruşunu açıkça dışa vurması (resmen ilan etmesi) olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın polemik sahnelerinde bu kelimenin kullanımını peygamberane söylem üzerinden tahlil eder. Lût'un "dedi/söyledi" (kâle) eylemiyle söze başlaması, yozlaşmış ve taşkın bir topluma karşı vahyin rasyonel, ahlaki ve sarsılmaz argümanının ilk kıvılcımı, Câhiliye'ye karşı açılan teolojik savaşın ilanıdır.

        Likavmihî (لِقَوْمِهِ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, bir arada duran ve birbirine sosyal, ekonomik veya askeri olarak destek olan (aynı değerleri paylaşan) insan topluluğu olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin belli bir kan bağı veya yaşam alanı etrafında toplanmış kitleyi ifade ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sonundaki "hî" (onun/kendi) iyelik zamiriyle birlikte kullanımını sosyo-teolojik bir zeminde değerlendirir. Kuran'da elçiler dışarıdan gelen yabancılar değildir; Lût da doğrudan doğruya "kendi kavmine" (likavmihî) seslenir. Peygamberin, içinde büyüdüğü o sosyolojik yapıya karşı böylesine ağır bir ahlaki eleştiri getirmesi, uyarının temelinde düşmanlık değil, fıtri bir şefkat ve toplumu düştüğü uçurumdan kurtarma arzusu yattığını kanıtlar.

        E Te'tûne (أَتَأْتُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-t-y (hemze-te-ye) harflerine dayanır. Başındaki "E" (hemze) istifham (soru) edatıdır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gelmek, bir şeyi yapmak, bir eylemi icra etmek ve bir duruma doğrudan kasti olarak yönelmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin Kuran'da bir fiili işlemek, bir suça veya duruma bilerek ve isteyerek (cürüm bağlamında) dahil olmak (irtikâp etmek) anlamına geldiğini açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin başındaki soru hemzesinin (E) edebi ve psikolojik işlevini derinlemesine tahlil eder. Lût'un "Siz yapıyor musunuz?" (E te'tûne) şeklindeki sorusu, bir bilgi alma veya merak cümlesi değildir. Bu (istifham-ı inkari), işlenen suçun akıl almazlığı karşısında duyulan muazzam bir ahlaki şok, derin bir iğrenme, kınama ve kavmin yüzsüzlüğünü onların yüzüne çarpan sarsıcı bir retorik (belagat) tepkisidir.

        El-Fâhışete (الْفَاحِشَةَ)

        Kelimenin etimolojik kökü f-h-ş (fe-ha-şın) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının sınırı aşmak, haddi geçmek ve söz veya eylemde insan doğasına son derece çirkin, iğrenç ve aşırı gelen her türlü anormallik olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fuhş" ve "fâhişe" kavramlarının, aklın, sağduyunun ve insan fıtratının evrensel olarak kötülüğünde ve çirkinliğinde ittifak ettiği, doğal ahlaki sınırları yıkan aşırı taşkın davranışlar olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde "fâhişe" kavramını ontolojik bir yozlaşma ve fıtrata isyan olarak analiz eder. Lût kavminin eylemine doğrudan "fâhişe" denilmesi, bunun sıradan bir günah veya yerel bir hukuk ihlali olmadığını gösterir. Bu, Allah'ın insan türü (ve doğa) için belirlediği evrensel cinsel ve ahlaki tasarımın (fıtratın) kökünden tahrip edilmesi, yaratılış nizamına karşı yapılmış yapısal bir perversiyon (sapkınlık) ve mutlak bir haddi aşma durumudur.

        Mâ (مَا)

        Nefiy (olumsuzluk) edatıdır. Eylemin geçmişte asla gerçekleşmediğini kesin bir dille bildirir.

        Sebekaküm (سَبَقَكُم)

        Kelimenin etimolojik kökü s-b-k (sin-be-kaf) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birine veya bir şeye öncelik etmek, onu geçmek, zaman veya mekân olarak ondan daha ileride (önce) olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sebk" eyleminin, bir olayın, eylemin veya nesnenin, diğer tüm benzerlerinden önce ortaya çıkması, tarihsel olarak bir ilke imza atılması olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, bu fiili Geç Antik Çağ'ın vaaz (homiletic) edebiyatı bağlamında tahlil eder. Bir günahın "daha önce hiç kimse tarafından işlenmemiş/geçilmemiş" (mâ sebekaküm) olması vurgusu, ahlaki hitabetin zirvesidir. Kavim sadece günahkar bir topluluk olarak değil; kötülüğün yepyeni bir kategorisini icat eden, ahlaksızlıkta çığır açan "şeytani mucitler" olarak resmedilir. Bu, suçun teolojik ağırlığını maksimize eden bir ifadedir.

        Bihâ (بِهَا)

        "Onunla, o konuda" anlamına gelir. "Bi" harf-i ceri ve müennes (dişil) "hâ" zamirinin birleşimidir. Zamir, doğrudan "el-fâhışete" (o iğrenç işe) döner ve eylemin ne olduğunu bağlam içinde sabitler.

        Min Ehadin (مِنْ أَحَدٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-d veya v-h-d (hemze-ha-dal / vav-ha-dal) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının teklik, birlik, yalnızlık ve başkalarından izole edilmiş benzersizlik olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ehad" kavramının olumsuz (nefiy) cümlelerinde kullanıldığında (mâ... min ehadin), istisnasızlık bildirdiğini ve "hiçbir fert, kesinlikle hiç kimse" anlamına gelerek kapsayıcı bir yokluk/hiçlik ifade ettiğini açıklar.

        Minel Âlemîn (مِنَ الْعَالَمِينَ)

        Tekili "âlem" olan kelimenin etimolojik kökü a-l-m (ayn-lam-mim) harflerine dayanır. Çoğul formdadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir nesneyi diğerlerinden ayırarak bilinir kılan nişan, işaret ve alamet olduğunu belirtir. Evrene "âlem" denilmesinin etimolojik gerekçesi, onun, Yaratıcısının varlığına ve tasarımına işaret eden en devasa ayet/alamet olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "âlemîn" kelimesinin duyularla idrak edilen yaratılmış her türlü varlığı, insanlık tarihinin tüm çağlarını ve tüm kuşakları/toplumları kapsadığını açıklar.

        Arthur Jeffery, teolojik anlamda "evrenler/dünyalar/tüm insanlar" (âlemîn) kullanımının Yahudi Aramicesi olan "'ālmā" (dünya, ebediyet, kozmos) kelimesiyle etimolojik ve teolojik bir kökdaşlık barındırdığını belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Lût'un "Alemlerde (tüm dünyalarda/insanlık tarihinde) sizden önce hiç kimsenin yapmadığı..." şeklindeki bu varoluşsal çıkışını derinlemesine analiz eder. Bu ifade, Lût kavminin suçunu sıradan bir yerel ahlaksızlık olmaktan çıkarıp, evrensel ve ontolojik bir trajediye dönüştürür. Onlar sadece bir kabile kuralını ihlal etmemişlerdir; onlar, Hz. Adem'den o güne kadar gelmiş geçmiş tüm insanlığın (âlemînin) ortak ahlaki hafızasını, fıtri sözleşmesini ve insan türünün biyolojik/ruhsal onurunu yeryüzünde ilk defa yırtıp atan (icat eden) kozmik bir anormalliğin failleridir. Peygamberin isyanı, tam olarak bu "ilke imza atma" sapkınlığınadır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X