Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 73. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 73. Ayet

    وَاِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَـالِـحاًۢ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ قَدْ جَٓاءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْۜ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-ilâ śemûde eḣâhum sâlihâ(an)(c) kâle yâkavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) kad câetkum beyyinetun min rabbikum(s) hâżihi nâkatu(A)llâhi lekum âye(ten)(s) feżerûhâ te/kul fî ardi(A)llâh(i)(s) velâ temessûhâ bisû-in feye/ḣużekum ‘ażâbun elîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Semûd'a da kardeşleri Salih'i (gönderdik). Onlara, 'Ey kavmim' dedi, Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabb'inizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir işaret olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın toprağında otlasın. Ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar.

      Semûd'a da kardeşleri Sâlih'i (gönderdik). Bu cümlenin, "Andolsun ki Nûh'u elçi olarak kavmine gönderdik" mealindeki ayetin bağlantısı (sıla) olduğunu daha önce söylemiştik. Cenab-ı Hak sanki şöyle demektedir. Semûd'a da kardeşleri Sâlih'i gönderdik. Kardeşleri kelimesinin dört anlama gelebileceğini de aynı yerde belirtmiştik: Soy kardeşliği, aynı özden yaratılmış olma kardeşliği, sevgi ve dostluk kardeşliği ve bir de din kardeşliği. Hûd aleyhisselam hakkında belirttiğimiz gibi Salih peygamberin Ad kavmi ile olan kardeşliğinin soy veya aynı kökten olma kardeşliği anlamına gelmesi muhtemeldir. Sevgi ve din kardeşliği anlamında olması mümkün değildir. Soy kardeşliği, daha önce de belirttiğimiz gibi aralarında ne kadar mesafe olursa olsun bütün ademoğulları için olması söz konusudur, çünkü herkes Adem'in çocuklarıdır.

      Onlara, 'Ey kavmim' dedi, Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Allah'ın salat ve selamı üzerlerine olsun bütün peygamberlerin, Allah'ın salat ve selamı onlara olsun, insanları ancak Allah'ın birliğine ve O'na kulluğa, kulluk yapmaya layık O'ndan başka mabudun bulunmadığını açıklamak için geldiklerini ve Allah tarafından bunun için gönderildiklerini de daha önce aynı yerde kaydetmiştik.

      Salih Aleyhisselamın Devesi

      Size Rabb'inizden açık bir delil gelmiştir. Bu ilahi kelamın iki anlama geldiği söylenmiştir. Rabb'inizden açık bir delil mealindeki cümlenin, Cenab-ı Hak deveyi, Hz. Salih'in peygamberliğinin delili kılmasına, O da, size bir işaret olarak Allah'ın şu devesidir buyurmasına işaret ettiği söylenmiştir. Ayrıca Hz. Salih'in diliyle ortaya konulan ayetlerle huzurunda onun risaletine ve nübüvvetine gösteren mucizelerin ortaya çıkmasına işaret ettiği de söylenmiştir, ancak insanlar bu ayetlerle büyüklük yarışına girdiler, onları yalanlayıp inatçılık yaptılar.

      O da, size bir işaret olarak Allah'ın şu devesidir. Burada devenin Allah'a nispet edilmesinde özel bir anlam vardır, her ne kadar bütün develer hakikatte Allah'ın ise de burada farklı ihtimaller söz konusudur. Birincisi, devenin özellikle Allah'a nispet edilmesi, insanlara Allah'a kulluğu hatırlatmak amacıyla ona saygı göstermek içindir. Nitekim "Mescidler yalnız Allah'ındır" mealindeki ayette, orada Allah'a ibadet yapıldığı için bilhassa mescidler Allah'a nispet edilmiştir. Bu yerlerin özellikle Allah'a nispet edilmesi mescidlere saygı göstermek içindir. Buna göre Cenab-ı Hak o deveyi kendi mucizelerinden biri yaptığını göstermek için, onu diğer develerden ayrı tutarak kendine nispet etmiştir; onun bünyesini ya yaratılış itibariyle veya var edilişi ve yaratılışının başlangıcı itibariyle yaratmasıyla veyahut hangi özelliği ile ise, diğer develerin bünyesinden farklı kılmış, bundan dolayı onu kendine nispet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Cenab-ı Hakk'ın deveyi bir ayet kılmasının anlamı konusunda fazla zorlanmak gerekmez, çünkü şanı yüce olan Allah bu anlamı bize beyan etmedi. Şayet bu konuda zorlama bir şey söylenecek olursa, bu sözler geçmiş ilahi kitaplardaki bilgilere muhalif düşebilir. O kıssalar ve önceki ümmetlerin haberleri, Kur'an-ı Kerim'de ancak Muhammed aleyhisselamın peygamberliğine delil olsun diye belirtilmiştir. Şayet bunlara aykırı bir şey söylenmiş olsaydı, insanlara o konuda söz söyleme hakkı doğardı. Cenab-ı Hakk'ın deveyi kendine nispet etmesinin başka bir anlamı da şudur: Allah o deveden faydalanma hakkını insanlara vermemiş, onun bakımını da insanlara yüklememişti. Aksine Onu bırakın, Allah'ın toprağında otlasın diye buyurmuş, yerden çıkan bitkileri onun rızkı kılmıştı. O, bakımını insanlara yüklediği, buna karşılık ondan faydalanma hakkını da kendilerine verdiği diğer develer gibi değildi. Dolayısıyla devenin özellikle Allah'a nispet edilmesi, onun yaşamasında başka hiç kimsenin katkısı olmadığı ve ondan yararlanmaya da kimsenin hakkı bulunmadığı içindir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onu bırakın, Allah'ın toprağında otlasın. Bu beyan, o deve Allah'ın mucizesi olması itibariyle her ne kadar diğer develerden farklı özellikte idiyse de, onun gıdasının diğer develerin gıdasıyla aynı olduğuna işaret etmektedir. Bu da, her ne kadar Hz. Salih'in risaletinin bir mucizesi ve nübüvvetinin delili ise de, gıda yönüyle diğer develere benzese bile bu durum onu mucize olma hükmünün dışına çıkarmadığının bilinmesi içindir. Peygamberler de böyledirler; onlar yemek ve gıdalarını almak konusunda diğer insanlarla aynı durumda olsalar da, bu onların Allah'ın elçisi olmalarına engel değildir. Bunu en doğru Allah bilir.

      Ona kötülük etmeyin. Muhtemelen bu beyan ile onu öldürmeyin, kesmeyin ve yaralamayın, çünkü o size ait değildir denilmektedir. Sonra sizi elem verici bir azap yakalar. Başka bir yerde de, "Sonra sizi yaklaşan bir azap yakalar" buyurmaktadır. Bu ifade, Cenab-ı Hakk'ın o elem verici azap ile ahiret azabını değil, ancak dünya azabını kastettiğine işaret eder. Çünkü ahiret azabı onları küfürleri sebebiyle yakalar, yakında onları azabın yakalayacağı tehdidi ile dünya azabı kastedilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Semûde (ثَمُودَ)

        Arapça kök yapısına göre s-m-d (se-mim-dal) harflerine dayandığı varsayılır. Özel isimdir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının az su, tükenmişlik ve kalıcılık olduğunu belirtir. Kışın suları çekilen ve az suyu kalan kuyuya "semd" denilir. Semûd kavminin isminin bu kökten geldiği iddia edilse de kökeni tartışmalıdır.

        El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kurallarıyla türetilmediğini, İslam öncesi Arap şiirinde de bilinen, Arabistan yarımadasına ait çok kadim ve yerel (otokton) bir kabilenin özel ismi (alemi) olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Kuran'daki kullanımını tarihsel coğrafya bağlamında tahlil eder. Semûd, Kitab-ı Mukaddes'te yer almayan, sadece Klasik Antik Çağ (Yunan-Roma) kaynaklarında (Thamudaei) ve Arap yarımadasının yerel efsanelerinde bilinen bir kabile ismidir. Kuran, doğrudan kendi hedef kitlesinin sözlü hafızasında yer alan bu yerel yıkım hikayesini alarak tevhidi bir argümana dönüştürür.

        Ehâhüm (أَخَاهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-v (hemze-hı-vav) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının aynı kaynaktan gelmek, yoldaşlık, birleşmek ve kan bağı (kardeşlik) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ah" (kardeş) kavramının Kuran'da sadece aynı anne-babadan doğanları değil; aynı kabileye, soya mensup olanları ifade etmek için de geniş bir yelpazede kullanıldığını açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, peygamberin "onların kardeşi" (ehâhüm) olarak nitelendirilmesini sosyo-teolojik bir zeminde okur. Sâlih peygamber, dışarıdan gelen bir işgalci veya yabancı değil; Semûd kavminin dilini, örfünü ve kabilevi asabiyetini en iyi bilen kendi içlerinden biridir. Tevhidi mesajın "kardeş" üzerinden gelmesi, uyarının temelinde düşmanlık değil, fıtri bir şefkat ve sosyolojik aidiyet olduğunu kanıtlar.

        Sâlihan (صَالِحًا)

        Kelime özel isim olmakla birlikte etimolojik kökü s-l-h (sad-lam-ha) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin iyi, faydalı ve dürüst olması, bozukluğun/çürümenin (fesadın) ortadan kalkarak işlerin düzelmesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "salâh" kavramının insanın hem kendi iç dünyasında hem de toplumsal eylemlerinde dengeli, yapıcı ve ahlaki olarak sağlam durması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki tipolojisinde Sâlih isminin ontolojik işlevini tahlil eder. Semûd kavmi, Kuran anlatısında yeryüzünde bozgunculuk yapan, şımaran ve ekolojik/sosyal dengeyi tahrip eden (fesat çıkaran) bir topluluktur. Onlara gönderilen peygamberin isminin bizzat "Sâlih" (düzeltici, onarıcı ve yapıcı) olması; Câhiliye'nin "fesat" kibrine karşı ilahi vahyin "salâh" (onarım) ahlakıyla verdiği muazzam bir teolojik ve semantik (anlambilimsel) cevaptır.

        Kâle (قَالَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri bir araya getirerek beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece fiziksel bir konuşma değil, bir davanın, inancın ve teolojik duruşun toplum önünde açıkça (resmen) ilan edilmesi olduğunu açıklar.

        Kavmi (قَوْمِ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ayağa kalkmak, dikilmek ve bir arada eylemde bulunan insan topluluğu olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin belli bir kan bağı veya kabilevi menfaat etrafında toplanmış kitleyi ifade ettiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin sonundaki iyelik (aidiyet) eki olan "yâ" (benim kavmim) harfinin kullanımını peygamberane şefkatin retoriği olarak tahlil eder. Sâlih'in "Ey kavmim" hitabı, muhatabın direnişini kırmaya ve aralarındaki sosyolojik bağı canlı tutarak mesajı psikolojik bir yumuşaklıkla iletmeye yönelik varoluşsal bir diyalog çabasıdır.

        U'büdû (اعْبُدُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü a-b-d (ayn-be-dal) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının boyun eğmek, mutlak itaat, uysallık ve tevazu olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" ve "ubûdiyet" kavramlarının insanın kendi ontolojik zayıflığını idrak ederek mutlak kudret sahibine (Allah'a) en derin saygıyla teslim olması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde bu eylemi, kayaları yontarak devasa evler yapan ve kendi fiziksel güçleriyle şımaran Semûd kavminin kibri bağlamında analiz eder. Sâlih'in onlara ilk söz olarak "Allah'a ibadet edin" (u'büdû) çağrısı yapması, sıradan bir ritüel talebi değil; yeryüzünde tanrılık taslayan ve kendilerini yok edilmez sanan bu materyalist toplumun egosunu parçalayarak, onları evrendeki gerçek aciz konumlarına (kulluğa) döndürme eylemidir.

        Allâhe (اللَّهَ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-l-h (hemze-lam-he) veya v-l-h (vav-lam-he) harflerine dayanır. Yüce Yaratıcı'nın ismidir.

        Arthur Jeffery, bu ismin ortak Sami dil havzasındaki "Alāhā" kavramıyla kökdaş olduğunu ve Kuran nüzulünden önce de Araplar arasında yeryüzünün ve göklerin yaratıcısı olarak bilinen en yüce otoriteyi ifade ettiğini belirtir.

        İlâhin (إِلَٰهٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-l-h (hemze-lam-he) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, insanın ihtiyaç anında sığınmak üzere yöneldiği, yücelttiği ve kulluk ettiği nesne/varlık olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilâh" kavramının, haklı veya haksız yere tapınılmaya layık görülen her türlü gücü kapsadığını ifade eder.

        Patricia Crone, bu kavramı putperest Arabistan'ın panteonu ekseninde okur. Semûd kavmi yüce bir Tanrı fikrine tamamen yabancı değildir; ancak bu yüce gücün yanına yeryüzü işlerini idare ettiğine inandıkları yerel ve sahte "ilahlar" eklemişlerdir.

        Ğayruhû (غَيْرُهُ)

        Kelimenin etimolojik kökü ğ-y-r (ğayn-ye-ra) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının başkalık, farklılık ve bir şeyin sınırları dışında kalmak olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın "tevhid" diyalektiğinde bu kelimenin dışlayıcı felsefi işlevini analiz eder. "O'ndan başka ilahınız yoktur" beyanındaki "ğayr" kelimesi, Allah'ın mutlak otorite alanına ortak koşulmaya çalışılan her türlü putu, ideolojiyi ve beşeri kibri ontolojik bir sıfıra (hiçliğe) indirgeyen mutlak bir reddiyedir.

        Câetküm (جَاءَتْكُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü c-y-e (cim-ye-hemze) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gelmek, varmak, bir amaca veya menzile yönelişle ulaşmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mecî" eyleminin Kuran'da ilahi bilginin veya mucizenin, muhatabın idrakine ve fiziksel dünyasına doğrudan dahil olması anlamına geldiğini açıklar.

        Beyyinetün (بَيِّنَةٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü b-y-n (be-ye-nun) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki şeyin arasının açılması, ayrılık ve gizliliğin ortadan kalkarak her şeyin açıkça ortaya çıkması, belirginleşmesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kavramının, zihindeki tüm şüpheleri, kapalılığı ve cehaleti kesip atan, hakikati apaçık gösteren mutlak delil ve kanıt olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın bilgi teorisinde (epistemolojisinde) bu kelimenin işlevini tahlil eder. Sâlih peygamber, davasını sadece soyut ve teorik argümanlar üzerine kurmaz. Müşrik aklının inatçı direnişini kırmak için, hiçbir şüpheye (zanna) yer bırakmayan, nesnel, gözle görülebilir ve ontolojik bir kesinlik taşıyan "apaçık bir kanıt" (beyyine) sunar. Bu kanıt, inkarı imkansız hale getiren ilahi bir mühürdür.

        Rabbiküm (رَبِّكُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi onarmak, düzeltmek, koruyup gözetmek ve malik olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kavramının varlığı aşama aşama kemale erdiren ve mutlak otoriteyi elinde tutan idareci olduğunu açıklar.

        Nâkatü (نَاقَةُ)

        Kelimenin etimolojik kökü n-v-k (nun-vav-kaf) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, dişi deve anlamına geldiğini; kökün temelinde güzellik, zarafet ve bir şeyde en iyiyi seçmek, saflaştırmak (tenvîk) anlamları bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Arap kültüründe fiziksel dayanıklılığı ve hayati önemi simgeleyen spesifik hayvanı ifade ettiğini belirtir.

        Angelika Neuwirth, bu motifi Geç Antik Çağ'ın teolojik işaretleri (signs) bağlamında okur. "Allah'ın devesi" (nâkatullâh), sıradan biyolojik bir hayvan değildir. Klasik Antik Çağ'da ve Ortadoğu dinlerinde tanrılara atfedilen kutsal hayvanlar motifi yaygındır. Kuran, Semûd kavminin karşısına, doğrudan Allah'a nispet edilen dokunulmaz, mucizevi ve ontolojik bir "test/işaret" olarak bu deveyi çıkarır. Deve, ilahi otoritenin yeryüzünde ete kemiğe bürünmüş halidir.

        Allâhi (اللَّهِ)

        Yüce Yaratıcı'nın ismidir. Devenin doğrudan "Allah'ın devesi" (nâkatullâh) şeklinde isim tamlamasıyla O'na izafe edilmesi, devenin biyolojik doğasını aşarak ona mutlak bir kutsiyet ve dokunulmazlık (harem) statüsü kazandırır.

        Âyeten (آيَةً)

        Kelimenin etimolojik kökü e-y-y (hemze-ye-ye) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir nesneyi diğerlerinden ayırt etmeyi sağlayan belirgin nişan ve alamet olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ayet" kavramının mutlak hakikatin varlığına delil olan açık işaretler olduğunu açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "ayet" kelimesini teodise bağlamında inceler. Dişi deve, Semûd kavmi için bir argüman değil, bizzat ontolojik bir "sınır taşıdır" (ayet). Bu işaretin varlığı, onlara bir iman fırsatı sunduğu gibi, ona yapılacak herhangi bir müdahalenin de ilahi gazabı (helaki) tetikleyecek yegane hukuki gerekçe (casus belli) olduğunu deklare eder.

        Fe-zerûhâ (فَذَرُوهَا)

        Kelimenin etimolojik kökü v-z-r (vav-zel-ra) harflerine dayanır. Emir kipidir. Başındaki "fe" sonuç ve eylem bildirir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi olduğu gibi bırakmak, terk etmek ve ondan vazgeçmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vezer" eyleminin, bir nesneyi kendi haline bırakıp ona müdahale etmemek olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu emri ekolojik ve teolojik bir imtihan olarak analiz eder. "Onu bırakın" (zerûhâ) emri, sadece bir hayvana zarar vermeme komutu değildir; bu, kayaları oyarak doğaya mutlak tahakküm kuran, yeryüzünü kendi kişisel mülkü zanneden o şımarık güce karşı çekilmiş ilahi bir sınırdır. Allah, onlardan kendi mülkiyet iddialarından (egolarından) vazgeçip, yeryüzünün asıl sahibinin (Rabbin) koyduğu bir kurala boyun eğmelerini talep etmektedir.

        Te'kül (تَأْكُلْ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-k-l (hemze-kef-lam) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi çiğneyip yutmak, beslenmek ve tüketmek olduğunu belirtir.

        Fî (فِي) Erdi (أَرْضِ) Allâhi (اللَّهِ)

        "Allah'ın arzında (toprağında)" anlamına gelir. Kökü e-r-d (hemze-ra-dat) harflerine dayanır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamanın (erdullah) teolojik bir manifestasyon olduğunu belirtir. Semûd kavmi, oturdukları vadileri (Hicr bölgesini) kendi mutlak egemenlik alanları olarak görüyordu. Sâlih peygamber, devenin "Allah'ın arzında" yiyeceğini söyleyerek, mülkiyetin (toprağın, suyun ve otlağın) kabile oligarşisine değil, sadece Allah'a ait olduğunu ilan eder. Devenin otlaması, bu mutlak ilahi mülkiyetin pratik ve sınır tanımayan ontolojik testidir.

        Temessûhâ (تَمَسُّوهَا)

        Kelimenin etimolojik kökü m-s-s (mim-sin-sin) harflerine dayanır. Nehiy (yasaklama) fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeye dokunmak, temas etmek ve tenin tene değmesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mess" eyleminin sadece fiziksel bir dokunuşu değil, zarar vermek maksadıyla yapılan en ufak ve hafif bir müdahaleyi bile kapsadığını açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kullanımındaki edebi hassasiyeti tahlil eder. Sâlih peygamber "Onu öldürmeyin" veya "Onu kesmeyin" demez; çok daha ince ve şiddetli bir sınır koyarak "Ona dokunmayın bile" (lâ temessûhâ) der. Bu "mess" (dokunma) yasağı, ilahi emanete karşı gösterilmesi gereken dokunulmazlığın (hürmetin) ne kadar yüksek ve kritik bir ontolojik çizgide olduğunu gösteren muazzam bir belagat (uyarı) örneğidir.

        Bi-Sûin (بِسُوءٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-v-e (sin-vav-hemze) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının çirkinlik, kötülük, insanı üzen ve doğasına aykırı gelen her türlü zarar ve bozukluk olduğunu belirtir. İyilik ve güzelliğin (hüsn) zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kavramının aklen, dinen veya bedenen çirkin görülen her türlü eylemi, zararı ve hasarı kapsadığını açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde bu kavramı ontolojik bir yozlaşma olarak okur. Deveye (ilahi işarete) dokunmak sıradan bir eylem değil, evrendeki ilahi düzeni tahrip eden, fıtrata aykırı mutlak bir "sû'" (kötülük/çirkinlik) üretimidir.

        Feye'huzeküm (فَيَأْخُذَكُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. Başındaki "fe" harfi, yasağın çiğnenmesi durumunda sonucun anında ve kaçınılmaz olarak geleceğini bildiren edattır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi elde tutmak, almak, kuşatmak, yakalamak ve sıkıca kavramak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eyleminin Kuran'da ilahi gazabın suçluları aniden, kaçışa imkan vermeyecek şekilde, şiddetle ve kıskıvrak yakalayıp helak etmesi bağlamında kullanıldığını ifade eder.

        Azâbün (عَذَابٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü a-z-b (ayn-zel-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir kimseyi eylemden alıkoymak, engellemek, onu temel ihtiyaçlarından mahrum ederek ona şiddetli acı çektirmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "azab" kavramının insanın fıtratını sarsan, ona derin fiziksel, ruhsal ve ontolojik elem veren her türlü ağır ceza olduğunu açıklar.

        Elîmün (أَلِيمٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-l-m (hemze-lam-mim) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının acı, sızı, hastalık ve şiddetli elem olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "elem" kavramının insanın doğasına aykırı olan, ona tahammül edilemez derecede eziyet veren fiziksel veya manevi ızdırap olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın eskatolojik ceza terminolojisinde "elîm" (acı verici) sıfatını tahlil eder. Semûd kavminin uyarılması, belirsiz bir tehdit değil; ilahi sınırı (deveyi) ihlal ettikleri anda, onların o çok güvendikleri devasa kayadan evlerinin bile kendilerini koruyamayacağı, iliklerine kadar hissedecekleri mutlak, sarsıcı ve şiddetli (elîm) bir ontolojik yıkımla (azapla) kıskıvrak yakalanacakları (ahz) gerçeğinin ilanıdır. Emre itaatsizlik, o sarsılmaz fiziksel gücü bir anda acı içinde kıvranan bir acziyete dönüştürecektir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X