Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 71. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 71. Ayet

    قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌۜ اَتُجَادِلُونَن۪ي ف۪ٓي اَسْمَٓاءٍ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَا نَزَّلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ فَانْتَظِرُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle kad veka’a ‘aleykum min rabbikum ricsun veġadab(un)(s) etucâdilûnenî fî esmâ-in semmeytumûhâ entum veâbâukum mâ nezzela(A)llâhu bihâ min sultân(in)(c) fentazirû innî me’akum mine-lmuntazirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hûd şöyle cevap verdi: Üzerinize Rabb'inizden bir öfke ve bir azap inmektedir. Haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyin öyleyse! Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!

      Hûd şöyle cevap verdi: Üzerinize Rabb'inizden bir öfke ve bir azap inmektedir. Bazıları şöyle dedi: Buradaki "rics" (رِجْس) kelimesi azap anlamına gelir, yani sizin Hûd'u yalanlamanız sebebiyle yahut Allah'tan başkasına tapmakta atalarınızı taklit etmeniz yüzünden azap size vacip oldu. Ayette geçen "gadap" (غَضَب) kelimesi de azap demektir. "Rics" (رِجْس) kelimesinin burada yüzüstü bırakmak, yardımdan ve başarıya ulaşmaktan mahrum bırakmak anlamına gelmesi caizdir. Yani sizin kendi seçiminizle yaptığınız tercihten dolayı yüzüstü bırakılmanız ve başarıya ulaşmaktan mahrum edilmeniz gerekli olmuş ve bu da Gerçekleşmiştir. Bazıları da şöyle dedi: "Rics", günah ve pis olmak anlamına gelir, nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Pislikten yani putlardan uzak durun ve asılsız sözden de kaçının". Başka bir ayette de "Şeytan işi iğrenç şeylerden ibarettir" buyurur. Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurur: "Allah'ım! Pis, necis ve kötü olan ve kötülüğü öğreten kovulmuş şeytandan sana sığınırım".

      Haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin taktığınız kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Onların tartışmaları "Bize tek Allah'a kulluk etmemiz için mi geldin?" demeleridir. Buradaki isimler hususunda demek olan kelimeler ifadesi, muhtemelen sizin taktığınız isimlerle anlamına gelir.

      Haklarında Allah hiçbir delil indirmedi. Denildi ki: Buradaki "sultân" (سُلْطَان) kelimesi, hüccet anlamına gelir, yani Allah'tan başkasına kulluk etmeleri konusunda Allah onlar için hiçbir delil indirmedi. "Sultân" kelimesinin burada mazeret anlamına geldiği de söylenmiştir, buna göre ayet, Allah bu konuda onlar için bir mazeret indirmedi manasına gelir. Bekleyin öyleyse! Yani siz, şeytanın vadettiklerini bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle beraber bekliyorum! Yani ben de Rahman'ın vadettiğini bekliyorum.

      Haklarında Allah hiçbir delil indirmedi. Yani onların Allah'ı bırakıp taptıkları, kendilerine ilah, şefaatçi ve benzeri isimler verdikleri putlara bu isimleri vermeleri konusunda Allah hiçbir delil indirmemiştir. Sanki onlar, putlarına ilah ve şefaatçi isimlerini vermek konusunda tartışıyorlardı. Halbuki onların Allah'tan başkasına kulluk yapmak ve O'ndan başkasını ilah kabul etmekte ne delilleri vardı, ne de mazeretleri! Bekleyin öyleyse! Hasan-ı Basri şöyle dedi: Siz, şeytanın vadettiklerini bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle beraber Allah'ın vadettiklerini bekliyorum!

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri bir araya getirerek anlamlı bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece fiziksel bir ses çıkarmak olmadığını, kişinin bir konudaki inancını ve ideolojik duruşunu açıkça dışa vurması (resmen ilan etmesi) olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın polemik sahnelerinde bu kelimenin kullanımını peygamberane söylem üzerinden tahlil eder. Kavminin "Bize azabı getir" şeklindeki alaycı ve kışkırtıcı meydan okumasına karşı Hûd peygamberin hiçbir panik veya öfke nöbetine kapılmadan, sarsılmaz bir ilahi özgüvenle "dedi/cevap verdi" (kâle) şeklinde söze girmesi; vahyin rasyonel gücünün Câhiliye kibrine karşı sergilediği mutlak ahlaki ve teolojik üstünlüktür.

        Kad Vekaa (قَدْ وَقَعَ)

        Kelimenin etimolojik kökü v-k-a (vav-kaf-ayn) harflerinden oluşur. Başındaki "kad" edatı, mazi (geçmiş zaman) fiiline kesinlik ve gerçekleşmişlik anlamı katar.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ağır bir şeyin yukarıdan aşağıya şiddetle düşmesi, inmesi, yere çarpması ve bir olayın kaçınılmaz olarak gerçekleşmesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vukû" eyleminin Kuran'da özellikle ilahi azabın, hükmün veya kıyametin artık durdurulamaz, geri çevrilemez bir şekilde insanların üzerine çökmesini ifade ettiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin geçmiş zaman formunda (vekaa/vukû buldu) kullanılmasını teolojik bir "zaman kırılması" olarak okur. Azap henüz fiziksel olarak o an inmemiş olsa da, kavmin "hadi getir" diyerek ilahi sınırları (hududu) nihai olarak çiğnemesiyle birlikte, Allah katında helak kararı verilmiş ve süreç başlamıştır. Hûd peygamberin "Azap üzerinize vukû buldu (düştü/gerçekleşti)" demesi, ilahi mahkemenin kararının kesinleştiğinin ontolojik ilanıdır.

        Ricsün (رِجْسٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-c-s (ra-cim-sin) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın doğasına iğrenç gelen her türlü pislik, kirlilik, kötü koku, aynı zamanda şiddetli ses, kargaşa ve sarsıntı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rics" kavramının sadece fiziksel (maddi) bir kirlilik olmadığını; akılda, ahlakta ve dinde meydana gelen, insanı çürüten her türlü manevi pisliği, azabı ve ilahi laneti de kapsadığını açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dilbilimsel köklerine inerek, Süryanice ve Aramicedeki "rugzā" (şiddetli öfke, ilahi gazap) kelimesiyle derin bir fonetik ve anlamsal akrabalığı olduğuna işaret eder. Kuran'ın bu ayette "rics" kelimesini salt pislik anlamında değil, doğrudan "ilahi azap ve gazap" (wrath) anlamında kullanması bu kadim teolojik altyapıya dayanır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, rics kavramını ontolojik bir kirlenme olarak tahlil eder. Şirk (putperestlik), aklı ve fıtratı bozan en büyük "rics"tir (manevi pisliktir). Bu ayette, içlerindeki o manevi pisliğin, dışsal ve fiziksel bir azaba (helake) dönüşerek kendi üzerlerine çöktüğü sarsıcı bir sebep-sonuç ilişkisi kurulur.

        Ve Ğadabün (وَغَضَبٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü ğ-d-b (ğayn-dat-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının sertlik, şiddet, katılık ve kanın galeyana gelmesi (öfke) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğadab" kavramının insana nispet edildiğinde intikam arzusuyla kanın kaynaması olduğunu; ancak Allah'a nispet edildiğinde (hâşâ) duygusal bir kriz veya taşkınlık değil, aksine ilahi rahmetin suçludan tamamen çekilmesi ve mutlak adaletin/cezanın soğukkanlılıkla infaz edilmesi (azap) anlamına geldiğini kesin bir dille açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde ilahi gazabı (ğadabullah), merhametin (rahmetin) ontolojik zıddı olarak değerlendirir. Âd kavmi, kendilerini uyaran peygambere meydan okuyarak, ilahi rahmetin tecelli etmesi için gerekli olan tüm ahlaki köprüleri yıkmış ve kendilerini evrenin en yıkıcı gücüyle (ğadab) baş başa bırakmışlardır.

        E Tücâdilûnenî (أَتُجَادِلُونَنِي)

        Kelimenin etimolojik kökü c-d-l (cim-dal-lam) harflerine dayanır. Başındaki "E" istifham (soru) edatıdır. Mufâ'ale babında muzari fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir ipi sımsıkı ve sertçe örmek (sağlamlaştırmak), birini yere sermek, güreşmek ve şiddetli tartışma olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cidâl" eyleminin, gerçeği (hakikati) ortaya çıkarmak amacıyla yapılan yapıcı bir diyalog olmadığını; bilakis muhatabı laf cambazlığıyla alt etmek, kendi asılsız fikrini inatla ve düşmanca savunmak için yapılan yıkıcı bir tartışma (demagoji) olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Benimle tartışıyor musunuz?" sorusundaki edebi kınamayı tahlil eder. Üzerlerine ilahi azap kilitlenmiş ve ölüm çok yaklaşmışken, kavmin hala kelimelerle güreşmesi (cidâl), felsefi gevezelik yapması ve inatlaşması; Câhiliye aklının hakikat karşısındaki körlüğünü ve trajikomik ciddiyetsizliğini gözler önüne serer.

        Fî Esmâin (فِي أَسْمَاءٍ)

        Tekili "ism" olan bu kelimenin etimolojik kökü s-m-v (sin-mim-vav) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının yükseklik, yücelik ve bir nesneyi diğerlerinden ayırarak bilinir kılan işaret/damga olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "isim" kavramının, bir varlığın (müsemmânın) zihinde tanınmasını sağlayan lafız olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın bu ayetini "tevhidi nominalizm" (adcılık) felsefesi üzerinden muazzam bir derinlikle analiz eder. Müşriklerin taptığı şeyler gerçekte ilahi bir güce, iradeye veya ontolojik bir varlığa sahip değildir. Kuran, putların ilahlığını reddederken "Onlar sadece birtakım isimlerdir" der. Yani Câhiliye panteonu, arkasında hiçbir hakikat veya nesnel gerçeklik (müsemmâ) bulunmayan, içi boş, kurgusal kelime kalabalığından ibarettir. Müşrikler, evrensel bir güce değil, bizzat kendi ürettikleri "isimlere/etiketlere" tapmaktadırlar.

        Semmeytümûhâ (سَمَّيْتُمُوهَا)

        Kelimenin etimolojik kökü s-m-v (sin-mim-vav) harflerine dayanır. "Tef'îl" babında, "Siz onları isimlendirdiniz" anlamındadır.

        Patricia Crone, putperest Arabistan'ın teolojik yapısını bu ayet ekseninde okur. Âd kavminin veya Mekke müşriklerinin taptıkları (el-Lât, el-Uzzâ, Menât gibi) tanrılar, gökten inmiş mutlak varlıklar değildir; bunlar "insanların bizzat kendi elleriyle yontup, sonra da onlara güç, bereket veya savaş tanrısı gibi unvanlar/isimler (semmeytümûhâ) verdikleri" sosyolojik ve psikolojik kurgulardır. İnsan kendi yarattığı taşa bir "isim" takar, sonra da o ismin taşıdığı kurgusal otoriteye boyun eğer. Kuran, dinler tarihindeki bu en büyük yabancılaşmayı (putperestliği) kelimenin tam anlamıyla ifşa eder.

        Entüm Ve Âbâüküm (أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ)

        "Siz ve atalarınız" anlamına gelen bu ifadede, "âbâ" (atalar) kelimesinin tekili "eb" olup, kökü e-b-v (hemze-be-vav) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının babalık, birini beslemek ve terbiye etmek olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın bilgi teorisinde (epistemolojisinde) putperestliğin nasıl kurumsallaştığını analiz eder. Putlara verilen bu sahte "isimlerin" gücü, onların kendi varlığından değil, nesiller boyunca "atalardan" (âbâ) devralınmış olmasından kaynaklanır. Şirk, bireysel bir hezeyan değil; ataların otoritesiyle kutsanmış, tarihsel bir meşruiyet kazanmış ve nesilden nesile aktarılan sistemli bir ideolojik yanılsamadır. "Siz ve atalarınızın taktığı isimler" vurgusu, bu sahte kutsal geleneği (muhafazakarlığı) paramparça eder.

        Mâ Nezzelallâhu (مَا نَزَّلَ اللَّهُ)

        Kelimenin etimolojik kökü n-z-l (nun-ze-lam) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının yukarıdan aşağıya inmek, düşmek ve bir yere konaklamak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tenzîl" eyleminin Kuran'da sıklıkla ilahi vahyin, bilginin, otoritenin ve hükümlerin Allah katından insanlar arasına (aşama aşama) indirilmesini ifade ettiğini açıklar. İnsanların putlara verdiği o kurgusal "isimlerin" arkasında Allah tarafından indirilmiş (nezzelallâhu) hiçbir nesnel veya teolojik gerçeklik yoktur.

        Bihâ Min Sültânin (بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-l-t (sin-lam-tı) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının kuvvet, tahakküm, kahredici güç, keskinlik ve etrafını aydınlatıp karanlığı yaran zeytinyağı (salît) olduğunu belirtir. Karanlığı bölen ışık gibi, şüpheleri bölen ve karşı konulamaz olan güce bu kökten isim verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sultân" kavramının muhatabın itiraz edemeyeceği, onu fikren veya hukuken mağlup eden mutlak delil, kesin kanıt ve meşru otorite olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel siyaset ve din dillerindeki serüvenini inceleyerek, Aramice ve Süryanicedeki "shulṭānā" (siyasi güç, iktidar, hükümet) kavramıyla ortak bir Ortadoğu kökenine sahip olduğunu belirtir. Ancak Kuran, bu kelimeyi alıp salt "siyasi/askeri güç" anlamından çıkararak "epistemolojik/teolojik kanıt ve vahiy otoritesi" anlamında yeniden inşa eder. Putların hiçbir "sultanı" yoktur; yani ne akli bir delilleri, ne ilahi bir dayanakları ne de varoluşsal bir meşruiyetleri vardır.

        Fentezırû (فَانْتَظِرُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü n-z-r (nun-zı-ra) harflerine dayanır. İfti'al babında emir kipidir. Başındaki "fe" (öyleyse/madem öyle) sonuç bildirir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gözle bakmak, müşahede etmek, mühlet vermek ve bir şeyin olmasını/gelmesini beklemek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "intizâr" eyleminin, gelecekte vukû bulması kesinleşmiş bir olayın gerçekleşeceği o mutlak anı gözetlemek olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, bu emri (Bekleyin!) Geç Antik Çağ'ın eskatolojik edebiyatı bağlamında "nihai kopuş retoriği" olarak tahlil eder. Peygamber, argümanı tüketmiş, sahte tanrıları çürütmüş ve artık sözün bittiği yere gelinmiştir. Kavmin "azabı getir" şeklindeki meydan okumasına karşı verilen "Öyleyse bekleyin" emri, tartışmayı sonlandıran, kibri dehşete dönüştüren sessiz ve apokaliptik bir meydan okumadır.

        İnnî Meaküm (إِنِّي مَعَكُمْ)

        "Şüphesiz ben de sizinle beraber" anlamına gelir. "İnne" (şüphesiz), "yâ" (ben) ve "me'a" (ile/beraber) kelimelerinin birleşimidir. Peygamberin, kopacak olan o ilahi fırtınanın (helakin) sonucunu görmek için aynı zaman ve mekanda bulunduğunu vurgular.

        Minel Müntezırîn (مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ)

        Kelimenin etimolojik kökü n-z-r (nun-zı-ra) harflerine dayanır. İsm-i fâil çoğuludur.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın polemik sahnelerindeki bu bitiş cümlesinin (Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim) psikolojik ve ontolojik gerilimini muazzam bir şekilde tahlil eder. Aynı mekanda (meaküm), her iki taraf da "beklemektedir" (müntezırîn). Ancak bu bekleyiş eyleminin mahiyeti zıttır: Müşrikler, peygamberin alay konusu olacağı ve azabın gelmeyeceği kibriyle "alaycı bir bekleyiş" içindedirler; Peygamber ise, ilahi sözün (vaîdin) mutlaka gerçekleşeceği, şirkin çökeceği o mutlak helak anına dair sarsılmaz bir "iman ve yakîn bekleyişi" içindedir. Diyalog, safların kesin olarak ayrıldığı ve ilahi müdahalenin an meselesi olduğu bu devasa suskunlukla (intizarla) sona erer.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X