قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ ب۪ي سَفَاهَةٌ وَلٰكِنّ۪ي رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 67. Ayet
Daralt
X
-
Ey kavmim! dedi, Ben akılsız değilim, ama alemlerin Rabb'inin gönderdiği bir elçiyim.
Ey kavmim! dedi, Ben akılsız değilim. Peygamberler, Allah'ın salat ve selamı onlara olsun, insanlara karşı en güzel tarzda muamele etmekle emrolunmuşlardı. Nitekim Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber'e (s.a.) de aynı emri vermişti: "Kolaylığı seç, iyi olanı emret". "Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav". Buna benzer başka ayetler de vardır. Buna göre daha önceki peygamberlere de aynı emir verilmişti. Bundan dolayıdır ki onlar Hud'u yalanlamak ve akılsızlık ithamıyla karşılayınca, kendilerine sadece, sizin söylediğiniz ve bana nispet ettiğiniz ithamlar Bende yok, ben ancak alemlerin Rabb'inin gönderdiği bir elçiyim, dedi.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde dizerek beyanda bulunmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece fiziksel bir ses çıkarmak olmadığını, kişinin bir konudaki inancını, niyetini ve ideolojik duruşunu açıkça dışa vurması (resmen ilan etmesi) olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın polemik (tartışma) sahnelerinde bu kelimenin kullanımını peygamberane söylem (prophetic discourse) üzerinden tahlil eder. Hûd peygamberin, kavminin kendisine yönelttiği ağır hakaretlere ve "akılsızlık/hafiflik" suçlamasına karşı hiçbir öfke veya duygusal taşkınlık göstermeden, sükûnetle ve rasyonel bir teolojik argümanla "dedi/cevap verdi" (kâle) şeklinde söze girmesi; ilahi vahye dayanan aklın, Câhiliye kibrine karşı sergilediği sarsılmaz özgüveni ve ahlaki üstünlüğü yansıtır.
Kavmi (قَوْمِ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, bir arada duran ve birbirine sosyal, ekonomik veya askeri olarak destek olan insan topluluğu olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin belli bir soy, dil, inanç veya asabiyet etrafında toplanmış kitleyi ifade ettiğini açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin sonundaki iyelik (aidiyet) eki olan "yâ" (benim kavmim) harfinin kullanımındaki psikolojik ve edebi inceliği derinlemesine tahlil eder. Aristokrat elitler Hûd'u toplumdan dışlamak, ahmaklıkla suçlamak ve ötekileştirmek isterken; Hûd, onlara karşı "Ey kavmim!" (Yâ kavmi) diyerek hitap eder. Bu ifade, peygamberin maruz kaldığı onca hakarete rağmen onlarla olan fıtri ve sosyolojik bağını koparıp atmadığını; uyarısının temelinde kişisel bir gurur veya intikam değil, kendi toplumuna duyduğu derin bir varoluşsal şefkat olduğunu gösteren muazzam bir retorik (belagat) hamlesidir.
Leyse (لَيْسَ)
Kelimenin etimolojik kökü l-y-s (lam-ye-sin) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi inkar etmek, olumsuzlamak, bir durumun varlığını veya geçerliliğini ortadan kaldırmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "leyse" edatının bir sıfatı, isnadı veya durumu muhataptan kesin bir dille soyutlamak (nefyetmek) için kullanıldığını ifade eder.
Sefâhetün (سَفَاهَةٌ)
Kelimenin etimolojik kökü s-f-h (sin-fe-he) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının hafiflik, ağırlığın ve dengenin olmaması, zihinsel sığlık ve tutarsızlık olduğunu belirtir. Rüzgarın uçurduğu toza veya sağa sola savrulan nesnelere bu kökten atıflar yapılır. Aklın, vakarın ve ağırbaşlılığın mutlak zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "sefeh" kavramının akılda, dinde veya fikirde meydana gelen noksanlık, hafiflik ve varoluşsal bir amaç taşımadan yapılan irrasyonel hareketler olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın tartışma diyalektiğinde bu kelimenin iade edilmesini tahlil eder. Elitler Hûd'u "sefâhet" (akılsızlık) ile suçlamışlardı. Hûd, aynı kökten gelen bu kelimeyi alarak "Bende hiçbir sefâhet yoktur" şeklinde cevap verir. Bu, Câhiliye'nin fırlattığı ontolojik ve sosyolojik etiketi havada yakalayıp, teolojik bir beraat ilanıyla geçersiz kılmaktır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadedeki gramatik inceliği nüzul ortamının tartışma kültürü bağlamında okur. Müşriklerin suçlamasına karşı Hûd'un mutlak olumsuzluk barındıran nekre (belirsiz) formda "sefâhetün" kelimesini kullanması; "Bende sizin iddia ettiğiniz o akıl hafifliğinin, sığlığın veya ahmaklığın kırıntısı, en ufak bir zerresi dahi yoktur" anlamına gelen, tartışmaya mahal bırakmayan mutlak bir epistemolojik meydan okumadır.
Lâkinnî (وَلَٰكِنِّي)
Arapçada istidrak (düzeltme/telafi etme) bildiren "lâkin" edatı ile "ben" anlamına gelen "yâ" zamirinin birleşiminden oluşur.
Râgıb el-İsfahânî, "lâkin" edatının, muhatabın zihninde oluşan yanlış bir kanaati veya beklentiyi anında düzeltmek, cümleye yeni ve zıt bir gerçeklik katmak (istidrak) amacıyla kullanıldığını belirtir. Hûd, kendisinde delilik olmadığını (negatif beyan) söyledikten hemen sonra, "lâkinnî" (fakat ben / aksine ben) diyerek asıl ontolojik statüsünü (pozitif beyan) muhatabın yüzüne çarpar.
Resûlün (رَسُولٌ)
Kelimenin etimolojik kökü r-s-l (ra-sin-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi usulca ve peş peşe serbest bırakmak, belli bir amaca doğru yönlendirmek ve bir mesajla göndermek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "resûl" kavramının kendi adına, kendi hevasından konuşan biri değil, üstün bir otoritenin mesajını aslına mutlak sadık kalarak kitlelere iletmekle görevlendirilen elçi olduğunu açıklar.
Arthur Jeffery, kelimenin evrensel din dillerindeki kökenini inceleyerek, Süryanicedeki "shlīḥā" (elçi/havari) kavramıyla ortak bir Sami teolojik mirasına sahip olduğunu belirtir.
Gabriel Said Reynolds, "Resul" kavramının Kuran'daki savunma mekanizmasındaki yerini Geç Antik Çağ bağlamında okur. Hûd'un, akılsızlık suçlamasına karşı kendisini "Ben bir elçiyim" diyerek savunması çok kritiktir. O, kendisinden yeni bir din uydurduğunu veya siyasi bir liderlik iddia ettiğini söylemez; o sadece bir "taşıyıcıdır". Dolayısıyla ona yöneltilen ahmaklık suçlaması aslında onun şahsına değil, doğrudan onu görevlendiren ve o mesajı veren makama (Allah'a) yapılmış bir hakarettir.
Rabbi (رَبِّ)
Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi onarmak, düzeltmek, koruyup gözetmek ve malik olmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kavramının varlığı yaratıp, onu belli bir plana göre terbiye eden ve kemale erdiren mutlak idareci olduğunu açıklar.
Arthur Jeffery, bu ismin İbranice, Süryanice ve Aramicedeki "rabbā" (büyük, efendi) kelimesiyle doğrudan kökdaş olduğunu ve evrensel mutlak otoriteyi imlediğini ifade eder.
El-Âlemîn (الْعَالَمِينَ)
Tekili "âlem" olan kelimenin etimolojik kökü a-l-m (ayn-lam-mim) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir nesneyi diğerlerinden ayıran alamet, işaret ve iz olduğunu belirtir. Evrene "âlem" denilmesinin nedeni, Yaratıcısının varlığına, ilmine ve sanatkarlığına işaret eden en devasa ayet/alamet olmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "âlemîn" kelimesinin duyularla ve akılla idrak edilen, yaratılmış her türlü varlık kategorisini, boyutları ve evrenleri kapsadığını açıklar.
Arthur Jeffery, teolojik anlamda "evrenler/dünyalar" (âlemîn) kullanımının Yahudi Aramicesi olan "'ālmā" kelimesiyle etimolojik bir kökdaşlık barındırdığını belirtir.
Angelika Neuwirth, Hûd'un tebliğindeki bu "Rabbü'l-âlemîn" (Âlemlerin Rabbi) tamlamasını Kuran'ın teolojik devrimi bağlamında tahlil eder. Âd kavminin elitleri kendi kabilelerinin gücüne ve yerel putlarına güvenirken; Hûd, kendisinin "Tüm Evrenlerin/Âlemlerin Rabbi" tarafından gönderildiğini ilan eder. Bu ifade, Câhiliye'nin dar, kabilevi ve coğrafi sınırlarını darmadağın ederek; dinin ufuklarını mutlak, evrensel ve kozmik bir monoteizm (tevhid) boyutuna taşıyan muazzam bir ontolojik güç beyanıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla