Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 66. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 66. Ayet

    قَالَ الْمَلَأُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِه۪ٓ اِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ي سَفَاهَةٍ وَاِنَّا لَنَظُنُّكَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle-lmeleu-lleżîne keferû min kavmihi innâ lenerâke fî sefâhetin ve-innâ lenezunnuke mine-lkâżibîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kavminden ileri gelen kafirler, 'Biz seni kesinlikle bir akılsızlık içinde görüyoruz ve gerçekten senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz' dediler.

      Kavminden ileri gelen kafirler, buradaki "kavminden ileri gelenler" mealindeki ifadenin kavminin ileri gelenleri ve efendileri anlamına geldiğini daha önce belirtmiştik. Biz seni kesinlikle bir akılsızlık içinde görüyoruz ve gerçekten senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz. Burada Cenab-ı Hak, onların zanna dayanarak peygamberi yalanladıklarını söylemektedir. Başka bir yerde de kesin olarak yalanladıklarını söylemektedir: "O, Allah hakkında sadece yalanlar düzüp koşan bir adamdır. Biz ona inanmıyoruz". Açıklamaya çalıştığımız ayetteki Gerçekten senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz mealindeki beyan, Hud aleyhisselamın onları Allah'a kulluğa ve O'nun birliğine inanmaya davete başladığı sıradaki durumu ifade etmektedir. Hud aleyhisselamı, davetine başlamadan önce doğru sözlü ve güvenilir biri olarak tanıdıkları için şimdi şüpheye düşmüşlerdi. Risalet ve nübüvvetine ilişkin mucizeleri onlara gösterdiğinde, Allah'tan başka taptıkları putların ayıplarını ortaya çıkarıp onları batıl hale getirdiğinde ve bu durum onların nazarında da açık seçik hale geldiğinde, işte o zaman "O, Allah hakkında sadece yalanlar düzüp koşan bir adamdır. Biz ona inanmıyoruz" dediler. Bu da, onların inatçılık yaparak peygamberleri yalanladıkları bilinsin diyedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri anlamlı bir şekilde dizerek beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da sadece fiziksel bir ses çıkarmak değil, kişinin bir konudaki felsefi, siyasi veya teolojik duruşunu (iddiasını) açıkça dışa vurması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın polemik (tartışma) sahnelerinde bu fiilin kullanımını tahlil eder. Hûd'un tebliğine karşı elit kesimin "kâle" (dedi) şeklinde verdikleri cevap, basit bir diyalog değil; ilahi hakikate karşı Câhiliye zihniyetinin örgütlü, kibirli ve statükoyu korumaya yönelik resmi bir teolojik itiraz (başkaldırı) beyanıdır.

        El-Meleü (الْمَلَأُ)

        Kelimenin etimolojik kökü m-l-e (mim-lam-hemze) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi doldurmak (imlâ/mâlî) ve boşluğun zıddı olduğunu belirtir. Toplumun ileri gelenlerine "mele'" denilmesinin nedeni, heybetleri ve ihtişamlarıyla insanların gözlerini doldurmaları veya toplandıklarında meclisleri (karar mercilerini) tıka basa işgal edip doldurmalarıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "mele'" kavramının, toplumda söz sahibi olan, görüşlerine itibar edilen, eksiklikleri anında hissedilen ve halkı yönlendiren otoriter/aristokrat tabaka olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kök sistemindeki yerini teyit etmekle birlikte, "danışma meclisi/yönetici elit" anlamındaki kullanımının Aramice ve Süryanicedeki "malkā/mela" (kral, meclis, danışma kurulu) kavramlarıyla anlamsal bir Ortadoğu siyaset terminolojisi ortaklığı barındırdığına işaret eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının sosyolojisi ve Câhiliye siyaseti bağlamında derinlemesine analiz eder. Hûd peygambere (ve diğer elçilere) ilk itirazın "mele'" (kabile oligarşisi/kodamanlar) sınıfından gelmesi tesadüf değildir. Peygamberin getirdiği tevhid ve adalet mesajı, doğrudan doğruya bu elit sınıfın toplum üzerindeki sömürü düzenini ve paganist tahakkümünü tehdit eder. Onların itirazı teolojik bir argümandan ziyade, sınıfsal iktidarlarını kaybetme korkusunun dışa vurumudur.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İsm-i mevsul (ilgi zamiri) olan bu kelimenin kökü Arapça gramerinde belirlilik bildiren "el" takısı ile "lezî" formuna dayanır.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın kendisinden sonra gelen eylemleri belirli bir gruba hasretmek için kullanıldığını belirtir. Ayette "elitleri", doğrudan "inkar eylemiyle" (keferû) özdeşleştiren, onların ontolojik sınırlarını çizen bağlayıcı bir tanımdır.

        Keferû (كَفَرُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-f-r (kef-fe-ra) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi örtmek, üstünü kapatmak ve gizlemek olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gizlediği için çiftçiye de "kâfir" denilmesi bu köktendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "küfr" kavramının gerçeğin üzerini inatla örtmek, ilahi lütufları (nimetleri) inkar ederek nankörlük etmek ve hakikate bilinçli olarak sırt çevirmek olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde küfr eylemini, pasif bir bilgisizlik değil; aktif, agresif ve yıkıcı bir psikolojik direniş olarak tahlil eder. Elitlerin "inkar etmesi" (keferû), gerçeği bilmemelerinden değil, sahip oldukları gücü korumak uğruna gerçeği kasıtlı olarak bir perdeyle örtme (kapatma) eylemidir.

        Kavmihî (قَوْمِهِ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, bir arada duran ve birbirine destek olan insan topluluğu olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin belli bir kan bağı, soy veya asabiyet etrafında toplanmış kitleyi ifade ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, ayette "kendi kavminden olan elitler" (el-meleüllezîne keferû min kavmihî) tamlamasındaki ontolojik trajediye dikkat çeker. Hûd, onlara dışarıdan gelen bir düşman değil, bizzat o topluluğun fıtri bir parçasıdır. Ancak hakikat söz konusu olduğunda, Câhiliye'nin o sahte kabilevi dayanışması anında çöker ve peygamber kendi sosyolojisi içinde mutlak bir düşmanlığa maruz kalır.

        İnnâ (إِنَّا)

        Arapçada "şüphesiz biz, muhakkak ki biz" anlamına gelen pekiştirme (tekit) edatıdır. "İnne" ve "nâ" zamirinin birleşimidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın ayetteki kullanımını edebi bir kibrin inşası olarak okur. Müşrik elitler, cümleye "innâ" (şüphesiz biz) diyerek başlarken, bireysel bir fikirden ziyade, gücü ve otoriteyi temsil eden, tek sesli, tartışılmaz ve devasa bir oligarşik blok olarak konuştuklarını vurgularlar.

        Lenerâke (لَنَرَاكَ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-e-y (ra-hemze-ye) harflerine dayanır. Başındaki "lam" harfi (lam-ı tekit) kesinlik ve pekiştirme bildirir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gözle bir nesneyi görmek, müşahede etmek ve aynı zamanda zihinle/akılla bir konuyu idrak etmek, bilmek, kesin bir kanaate (görüşe) varmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ru'yet" eyleminin Kuran'da sıklıkla fiziksel görme işlemini aşarak; bir felsefeyi, inancı veya durumu aklî bir kesinlikle değerlendirmek, teşhis etmek (rey belirtmek) anlamına geldiğini açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin gramatik yapısındaki muazzam şiddeti tahlil eder. Müşrik elitlerin "Biz seni mutlaka görüyoruz/teşhis ediyoruz" (lenerâke) ifadesi, başındaki "lam" edatıyla birleştiğinde; Câhiliye aklının kendi asılsız yargılarına karşı duydukları o sarsılmaz, ukala ve mutlak felsefi özgüveni yansıtır. Onlar gerçeği tartışmaz, peygambere yukarıdan bakarak kendi hükümlerini tartışılmaz bir ferman gibi sunarlar.

        Sefâhetin (سَفَاهَةٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-f-h (sin-fe-he) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının hafiflik, ağırlığın ve dengenin olmaması, zihinsel sığlık ve tutarsızlık olduğunu belirtir. Rüzgarın uçurduğu toza veya sağa sola savrulan hafif şeylere bu kökten atıflar yapılır. Aklın, vakarın ve ağırbaşlılığın (hilm) mutlak zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "sefeh" kavramının akılda, dinde veya fikirde meydana gelen noksanlık, hafiflik ve varoluşsal bir amaç taşımadan yapılan akılsızca (ahmakça) hareketler olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde "sefâhet" kavramını, peygamberane bilgeliğin (hikmetin) zıddı olarak analiz eder. Elitlerin Hûd peygamberi "sefâhet" (akılsızlık/hafiflik) içinde görmekle suçlamaları devasa bir teolojik ironidir. Müşrik elitler için hayatın tek ölçüsü servet, kabile gücü ve dünyevi statüdür. Hûd'un bu materyalist yapıyı reddedip soyut bir tek Tanrı inancını ve ahireti savunması, onların maddeci akıllarına göre tam bir "delilik, sığlık ve ahmaklık"tır (sefâhet).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi sosyolojik bir perspektifle değerlendirir. Statükonun sahipleri, mevcut karlı düzeni (putperest ekonomiyi) bozmaya çalışan peygamberi teolojik olarak çürütmek yerine onu "sefeh" (dünyadan bihaber bir aptal/hayalperest) olarak etiketlerler. Bu, devrimci bir mesajı kitleler nezdinde itibarsızlaştırmak için kullanılan en kadim siyasi manipülasyon taktiğidir.

        Lenezunnüke (وَإِنَّا لَنَظُنُّكَ)

        Kelimenin etimolojik kökü z-n-n (zı-nun-nun) harflerine dayanır. Başındaki "lam" harfi yine pekiştirme (tekit) bildirir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının mutlak bir kesinliğe (yakîn) dayanmayan, ancak belirtiler üzerinden zihinde oluşan güçlü eğilim, sanı, tahmin ve şüphe barındıran hüküm olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zann" kavramının bilginin (ilmin) zıddı olduğunu, insanın hakikate ulaşmak yerine kendi hevası ve zayıf kanıtlarıyla ürettiği sübjektif kanaat olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran epistemolojisinde "zann" kavramının Câhiliye zihniyetinin temel işletim sistemi olduğunu tahlil eder. Elitlerin "Biz senin yalancılardan olduğunu kesinlikle zannediyoruz (sanıyoruz)" demelerindeki çelişki muazzamdır. Zann, doğası gereği şüphe barındırır; ancak Câhiliye aklı o kadar kibirlidir ki, kendi asılsız tahminlerini ve sanılarını (zann) başlarına bir tekit (lam) koyarak mutlak bir bilimsel gerçeklikmiş gibi savunurlar. Peygamber vahye (ilme) dayanırken, elitler sadece kendi kuruntularına (zanna) tutunurlar.

        El-Kâzibîn (الْكَاذِبِينَ)

        Tekili "kâzib" olan bu kelimenin etimolojik kökü k-z-b (kef-zel-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gerçeğe aykırı konuşmak, bir şeyin aslından sapması, yalan ve doğruluğun (sıdk) mutlak zıddı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kizb" kavramının hakikati dille veya fiille kasıtlı olarak tersyüz etmek, asılsız iddialarda bulunmak olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ polemik edebiyatında "yalancı/sahtekar" (kâzib) motifinin işlevini inceler. Aristokratların Hûd'u doğrudan "yalancılardan" (el-kâzibîn) biri olarak yaftalaması, teolojik bir tartışmaya girmekten kaçışın retorik bir formülüdür. Rakibi "yalancı" veya "şarlatan" ilan etmek, onun getirdiği mesajın (vahyin) içeriğini dinleme, anlama ve çürütme zahmetinden kurtulup, onu doğrudan ahlaki bir karalamayla sosyolojik olarak linç etme stratejisidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X