لَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 59. Ayet
Daralt
X
-
Andolsun ki Nuh'u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, üzerinize gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum!
Andolsun ki Nuh'u elçi olarak kavmine gönderdik. Tıpkı seni de kendi kavmine gönderdiğimiz gibi. "Ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim" mealindeki ayette ifade buyurulduğu üzere, sen gönderilen ilk elçi değilsin. Bu ayet, soyları bilinmese bile nebilere ve resullere iman etmekle imanın sahih olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Cenab-ı Hak nebileri ve resulleri, soylarıyla değil isimleriyle belirtmiştir. Bu gerçek, soyları bilinmese bile imanın ancak onlara iman etmekle tamamlanacağına işaret eder. Aynı şekilde adları bilinmese bile onlara inanmakla iman geçerli olur. Çünkü peygamberlerden bir kısmının adı bilinmemektedir. Dolayısıyla adları bilinmese de bütün peygamberlere inanmakla iman geçerli olur. Bu ayet aynı zamanda Muhammed aleyhisselamın peygamberliğinin ispatına da işaret etmektedir, çünkü Hz. Nuh'un (s.a.) peygamberliğinden haber vermektedir, bu durum onun bu bilgiyi Allah'tan aldığını gösterir.
Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Denildi ki: Allah'a kulluk edin mealindeki ifade, Allah'ın birliğini kabul edin anlamına gelir. [Bazıları] ayette kulluk anlamına gelen "ibadet" (عِبَادَة) kelimesine tevhit anlamını verdiler. Çünkü samimiyetle Allah'ın birliğini kabul etmedikçe kulluk olmaz, olsa bile böyle bir kulluk geçerli olmaz. Bundan dolayı onun için bu kelime mecazi anlamda kullanılmıştır. Ayetteki "ibadet" kelimesinin bilinen anlamıyla kulluk anlamına gelmesi de mümkündür. Sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Yani ilahlığı ve rablığı deliller ve kanıtlarla sabit olan Hak ilah olarak O'ndan başka tanrınız yoktur.
Doğrusu ben, üzerinize gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum. Bazıları şöyle dediler: Ben korkuyorum, yani şayet bu inançla ölürseniz Büyük bir günün azabının üzerinize geleceğini ben biliyorum. Bazıları da şöyle dedi: Buradaki korku kelimesi, bilinen anlamıyla korkudur, şefkat ve merhametten dolayı duyulan korkudur. Bu durumun, Hz. Peygamber'in (s.a.) onların iman etmelerini arzu ettiği bir zamanla ilgili olması muhtemeldir, sonra Allah, "Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak" mealindeki ayetle kavminin iman etmesinden ümidini kestirdi. Büyük bir günün azabı, burada kastedilen o günün yaratılanlar için büyük olmasıdır, nitekim başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "O büyük günde ki, işte o gün insanlar alemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar". Burada belirtildiği üzere o gün, yaratılanlar için büyük bir gündür.
Yorumu Yorumla
-
Erselnâ (أَرْسَلْنَا)
Kelimenin etimolojik kökü r-s-l (ra-sin-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi usulca, yumuşaklıkla ve peş peşe serbest bırakmak, belli bir amaca doğru yönlendirmek ve elçi göndermek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "irsâl" eyleminin Kuran'da sıradan bir mesaj iletmek değil, ilahi bir otorite tarafından belirli bir uyarı ve müjde misyonuyla (risalet) donatılmış güvenilir bir şahsın (elçinin) insanlığa yönlendirilmesi olduğunu açıklar.
Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dinler tarihindeki dilbilimsel serüvenini inceleyerek, kökeninin Süryanice ve Aramicede "elçi yollamak, havari göndermek" anlamına gelen "shlaḥ" kelimesiyle ortak bir Sami dini mirasına dayandığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambiliminde "biz gönderdik" (erselnâ) fiilinin teolojik boyutunu tahlil eder. Aşkın ve mutlak olan Yaratıcı, yeryüzüne doğrudan müdahale etmek yerine iradesini "resuller" (elçiler) üzerinden tarihe indirir. Elçi gönderme eylemi, Tanrı ile insanlık arasındaki kopukluğun ilahi bir merhametle giderildiği, vahyin dikey inişinin tarihsel bir muhatap bularak yatayda sosyolojik bir davete dönüştüğü felsefi ve ontolojik bir köprüdür.
Nûhan (نُوحًا)
Kelime özel isimdir. Arapça kök bulma çabalarına göre n-v-h (nun-vav-ha) harflerine dayandığı varsayılır.
İbn Fâris, eğer kelime Arapça kökenliyse, bunun "nevha/niyâha" (ağlamak, feryat etmek, yas tutmak) kökünden türediğini; Nuh peygamberin kavminin inkarcılığına, isyanına ve başlarına gelecek olan o mutlak yıkıma karşı duyduğu derin üzüntüden dolayı sürekli ağlayıp feryat etmesi sebebiyle bu ismi aldığını belirtir.
El-Cevâlîkî, bu kelimenin saf Arapça olmadığını, bilakis yabancı kökenli olup Arapçalaşmış (mu'arreb) kadim bir özel isim olduğunu ve Arapça dilbilgisi kurallarına göre türetilemeyeceğini kesin bir dille ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin tarihsel ve dilbilimsel kökenini İbranice "Nōaḥ" veya Süryanice "Nûḥ" (dinlenme, teselli) kelimelerine bağlar. Nuh figürünün, Kuran'ın nüzulünden çok önce, Ortadoğu monoteist geleneğinde ve Hıristiyan/Yahudi metinlerinde "evrensel tufan ve kurtuluş" motifi üzerinden bilinen kadim bir peygamber olduğunu teyit eder.
Gabriel Said Reynolds, Nuh isminin Kuran'daki kullanımını Geç Antik Çağ'ın peygamberlik (prophetology) tipolojisi bağlamında analiz eder. Kuran, Nuh'u sıradan bir tarihsel şahsiyet olarak değil; şirke karşı çıkan, kavmi tarafından reddedilen ve sonunda ilahi azapla haklı çıkan "uyarıcı peygamber" (nezîr) arketipinin ilk ve en dramatik kurucu modeli olarak merkeze alır.
Kavmihî (قَوْمِهِ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, bir arada duran ve birbirine sosyal veya ekonomik olarak destek olan, birlikte eylemde bulunan insan topluluğu olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin belli bir bağ (soy, dil, inanç veya ortak kader) etrafında toplanmış, yekvücut hareket eden kitleyi ifade ettiğini açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi sosyolojik bir zeminde değerlendirir. Kuran'da peygamberlerin doğrudan "kendi kavimlerine" gönderilmesi, ilahi mesajın havada asılı kalmadığını, doğrudan doğruya belirli bir sosyo-kültürel bağlama, o toplumun diline, örfüne ve şirke dayalı yerleşik hiyerarşisine müdahale ettiğini gösterir. Kavmin peygambere direnişi de genellikle bu sosyolojik bütünlüğün ve kabilevi asabiyetin bozulacağı korkusuna (muhafazakarlığa) dayanır.
Kâle (فَقَالَ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri bir araya getirerek beyanda bulunmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da peygamberlere nispet edildiğinde sıradan bir hitabı değil; ilahi mesajın, tevhidin ve hakkın hiçbir taviz verilmeden, şeffaf ve kararlı bir şekilde tebliğ edilmesini (resmi ilanı) ifade ettiğini açıklar.
U'büdû (اعْبُدُوا)
Kelimenin etimolojik kökü a-b-d (ayn-be-dal) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının boyun eğmek, mutlak itaat, uysallık, teslimiyet ve tevazu olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" ve "ubûdiyet" kavramlarının, varlığın kendi ontolojik acziyetini kabul ederek mutlak kudret sahibine (Allah'a) en üst düzeyde sevgi, saygı ve itaatle bağlanması olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde ibadet kavramını "şirk" ve "istikbar" (kibir) kavramlarının mutlak teolojik zıddı olarak tahlil eder. Nuh'un kavmine "Allah'a ibadet edin" (u'büdû) çağrısı, sadece birtakım ritüellerin yerine getirilmesi talebi değil; insanın evrendeki sahte tanrılardan (putlardan ve egolardan) özgürleşerek, yegane meşru efendiye (Rabbe) karşı varoluşsal statüsünü (kulluğunu) yeniden formatlama çağrısıdır.
İlâhin (إِلَهٍ)
Kelimenin etimolojik kökü e-l-h (hemze-lam-he) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın bir korku veya ihtiyaç anında sığınmak için yöneldiği, ibadet ve kulluk ettiği, karşısında hayret ve saygıyla eğildiği yüce varlık olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilâh" kavramının Kuran bağlamında tapınılmaya, itaat edilmeye ve mutlak anlamda yüceltilmeye layık görülen her türlü nesne, güç veya otorite olduğunu ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dinler tarihindeki dilbilimsel ve teolojik köklerine dikkat çekerek, bu kavramın ortak Sami panteonundaki "El" (veya İloh/Alāhā) köküyle akraba olduğunu; Ortadoğu dinlerinde mutlak ve aşkın Tanrı'yı tanımlamak için kullanılan en temel evrensel isimlendirme olduğunu belirtir.
Patricia Crone, Kuran'ın nüzul ortamındaki (ve tarihsel olarak Nuh kavmindeki) "ilah" tasavvurunu inceler. Müşrikler yüce bir yaratıcıyı (Allah) tamamen inkar etmiyorlar, ancak O'nun yanında yeryüzü işlerini idare ettiğine inandıkları veya şefaat bekledikleri daha alt rütbeli "ilahlar" (putlar/şürekâ) ediniyorlardı. Nuh'un tebliği bu panteonu (çoktanrıcılığı) paramparça eden bir müdahaledir.
Ğayruhû (غَيْرُهُ)
Kelimenin etimolojik kökü ğ-y-r (ğayn-ye-ra) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının başkalık, farklılık, bir şeyin kendi özünden sapması ve değişmek olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın "tevhid" diyalektiğinde bu kelimenin dışlayıcı (nefyedici) felsefi işlevini analiz eder. "O'ndan başka ilahınız yoktur" (mâ leküm min ilâhin ğayruh) beyanı, şirki tüm formlarıyla (zihinsel, siyasi veya ritüelik) geçersiz kılan mutlak bir reddiyedir. "Ğayr" kelimesi, Allah'ın uluhiyet (tanrılık) alanına ortak koşulmaya çalışılan her türlü beşeri, kozmik veya mitolojik gücün ontolojik bir sıfır (hiçlik) olduğunu ilan eden tevhidi temizlik aracıdır.
Ehâfü (أَخَافُ)
Kelimenin etimolojik kökü h-v-f (hı-vav-fe) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın hoşuna gitmeyen, zarar verici ve yıkıcı bir tehlikenin yaklaşmasından duyduğu tedirginlik, korku ve dehşet hissi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "havf" kavramının gelecekte yaşanması kesin olan ağır bir cezayı veya ilahi gazabı sezmekten dolayı ruhun duyduğu derin sarsıntı olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamdaki psikolojik ve empatik derinliğini tahlil eder. Nuh'un kavmine "Ben sizin için korkuyorum" (innî ehâfü aleyküm) demesi, peygamberane söylemin (prophetic discourse) kuru bir lanetleme veya tehdit mekanizması olmadığını gösterir. Elçi, uyardığı kavmin inkarından kişisel bir intikam hazzı duymaz; aksine, onların körlükleri sebebiyle sürüklendikleri o mutlak felaketi (azabı) görerek, derin bir varoluşsal şefkat, acıma ve psikolojik ıstırap (havf) yaşar.
Azâbe (عَذَابَ)
Kelimenin etimolojik kökü a-z-b (ayn-zel-be) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir kimseyi eylemden alıkoymak, engellemek, aç veya susuz bırakmak suretiyle onu temel ihtiyaçlarından mahrum ederek ona şiddetli acı çektirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "azab" kavramının insanın fıtratını sarsan, ona derin fiziksel, ruhsal ve ontolojik elem veren her türlü ağır ceza ve ilahi gazap olduğunu ifade eder.
Angelika Neuwirth, eskatolojik (sona dair) veya tarihsel yıkımı simgeleyen "azab" kelimesini Kuran'ın uyarım retoriği ekseninde inceler. Peygamberlerin dilindeki azap tehdidi, kibirli kavimlerin o sarsılmaz sandıkları sosyolojik ve maddi güçlerinin, ilahi bir müdahale karşısında ne kadar kırılgan olduğunu onlara hatırlatan yegane sarsıcı edebi teodise (kötülük ve ilahi ceza sorunsalı) aygıtıdır.
Yevmin (يَوْمٍ)
Kelimenin etimolojik kökü y-v-m (ye-vav-mim) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süreyi ve genel anlamda mutlak zamanı (günü/çağı) ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kavramının Kuran bağlamında sadece dünyevi takvimsel günü değil, felaketin ve ilahi yargının gerçekleşeceği o dehşet verici kopuş anını (kıyamet veya helak vaktini) temsil ettiğini açıklar.
Azîmin (عَظِيمٍ)
Kelimenin etimolojik kökü a-z-m (ayn-zı-mim) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının güç, dayanıklılık, sertlik ve büyüklük olduğunu belirtir. Bedeni ayakta tutan asıl sert ve güçlü yapı olduğu için kemiğe "azm" denilmesi bu köktendir.
Râgıb el-İsfahânî, "azîm" kavramının fiziksel boyutların çok ötesinde; insanın aklıyla, duyularıyla veya tecrübesiyle sınırlarını, şiddetini ve dehşetini kavrayamayacağı (idraki aşan) sarsıcı bir büyüklük ve ihtişam hali olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın eskatolojik vizyonunda azîm sıfatının kullanımını tahlil eder. Azabın "büyük bir güne" (yevmin azîm) izafe edilmesi, felaketin sadece fiziksel bir acıdan (tufandan) ibaret olmadığını gösterir. Bu, ilahi adaletin tecelli ettiği, insanın evrendeki varoluşsal kibrinin mutlak bir hiçliğe indirgendiği, sınırları kelimelerle ifade edilemeyen devasa ve tahripkâr bir ontolojik kırılma (azâmet) anıdır. Nuh'un uyarısı, kavmini tam olarak bu ontolojik çöküşe karşı fıtri bir uyanışa davet eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla