Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 57. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 57. Ayet

    وَهُوَ الَّذ۪ي يُرْسِلُ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَقَلَّتْ سَحَاباً ثِقَالاً سُقْنَاهُ لِبَلَدٍ مَيِّتٍ فَاَنْزَلْنَا بِهِ الْمَٓاءَ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِۜ كَذٰلِكَ نُخْرِجُ الْمَوْتٰى لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vehuve-lleżî yursilu-rriyâha buşran beyne yedey rahmetih(i)(s) hattâ iżâ ekallet sehâben śikâlen suknâhu libeledin meyyitin feenzelnâ bihi-lmâe feaḣracnâ bihi min kulli-śśemerât(i)(c) keżâlike nuḣricu-lmevtâ le’allekum teżekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Rüzgarları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O'dur. Nihayet o rüzgarlar ağır bir bulut yüklenince onu ölü bir memlekete sevkederiz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Herhalde bundan ibret alırsınız.

      Rüzgarları müjde olarak gönderen... Burada müjde anlamına gelen "buşran" (بُشْرًا) kelimesi, "nuşuran, neşran, buşran" (نُشُرًا، نَشْرًا، بُشْرًا) diye de okunmuştur. "Nuşur"un çoğul kiplerinden biri olan "nuşur", yeniden dirilmek, "neşr" yayılmak, "buşr" ise müjdelemek demektir. "Neşran" kıraatine göre anlam şöyle olur: O bulutları yayan ve dağıtan Cenab-ı Hak'tır. Denildi ki: Gönderilen o bulutları sevk eden rüzgardır.

      Nihayet o rüzgarlar ağır bir bulut yüklenince ... Burada geçen "ekallet" (أَقَلَّتْ) kelimesi, yüklenmek anlamına gelir. Buna suyu üstüne almak manası da verilmiştir, ikisi de aynı anlama gelirler. Ağır bir bulut, yani taşıdığı sudan dolayı ağır olan bulut. Onu ölü bir memlekete sevkederiz. Orada suyu indiririz, yani o memlekete indiririz. Onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. Bazıları Türlü türlü meyveler mealindeki ifadeyi, gördüğünüz her çeşit meyve diye açıkladılar. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız; Cenab-ı Hak kuruyup gittikten ve hiçbir eseri kalmadıktan sonra bitkileri, meyveleri ve hurmayı topraktan yeniden çıkardığı gibi, insanları da öldükten, izleri silindikten sonra aynı şekilde çıkaracaktır. İnsanlar ölüp gittikten ve kendilerinden hiçbir iz kalmadıktan sonra Ölüleri de işte böyle çıkaracağız. Herhalde bundan ibret alırsınız. Düşünürsünüz de, Allah'ın, ölümden sonra insanları diriltmeye kadir olduğunu anlarsınız. Yahut da ibret alırsınız. Sonra insanların akılları, bir şeyi yeniden yapmanın, onu ilk defa yapmaktan daha basit ve daha kolay olduğunu kabul eder. Görmez misin ki Dehriler, Seneviler ve şu insanlar, nesnelerin hiçlikten (lâ min şey') yaratılmasını inkar ediyorlar, nesnelerin olmasını, ortaya çıkmasını ve tekrar vücut bulmasını, mevcut olan bir asıldan var olmak şeklinde görüyorlar. Cenab-ı Hak ise, "Bu O'nun için pek kolaydır" buyurmaktadır, yani akıllarınızın onu kabul etmesi kolaydır.

      Rüzgarları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O'dur. Burada Cenab-ı Hak, ölümden sonra dirilmeye delil olması için insanlara hikmetini, kudretini ve nimetlerini hatırlatmaktadır. Rüzgarı ve yağmuru göndermesindeki ve yağmuru yağdırmak istediği mekana sevk etmesindeki hikmetine gelince, müşahade etmedikleri sürece Allah'ın gökten yağmur ve rüzgarı nasıl gönderdiğini, bulutları nasıl sevkettiğini insanlar görmez, müşahede etmez ve bilmezler, işte Cenab-ı Hak bunlardaki hikmetini insanlara hatırlatıyor. Nimetlerine gelince, bulutları, yağmura ihtiyaç olan yere rüzgarlar vasıtasıyla sevk ediyor ve oraya yağmur yağdırıyor, hiç şüphesiz bu onlara verdiği nimetlerin en büyüklerindendir. Bu da, onlar bunu hak ettikleri için değil, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle olduğunun bilinmesi içindir. Kudretini hatırlatmasına gelince, ayette de belirttiği üzere ölümden sonra toprağı diriltmesidir. Bu da ölümden sonra toprağı diriltip oradan türlü türlü meyveler ve bitkiler çıkarmaya kadir olanın, ölülere can vermeye ve öldükten sonra insanları tekrar diriltmeye de kadir olduğunun bilinmesi içindir. Öyle ki, herkes toprakta bitki ve meyve olmadığını görüp bildikten sonra Cenab-ı Hak onu tekrar bitkiyle, hurma ve meyve ile canlandırmaya kadir olduğunu göstermektedir. Topraktan geçmiş yıllarda olduğu gibi her sene bitki ve hurma meyvesini çıkarması, O'nun birliğine, ölüleri diriltmeye ve söylediğimiz gibi herkes ölüp toprak olduktan sonra onlara tekrar can vermeye güç yetirdiğine delildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Rahmetinin önünde mealindeki ifade, iki el anlamına gelen "yedey" (يَدَيْ) kelimesinden, yaratılanların anladığı şeyi anlamamamız gerektiğine işaret etmektedir. Nitekim hiç kimse yağmur hakkında el anlamına gelen "yed" sözcüğünün kullanılmasıyla bilinen organı anlamaz, çünkü yağmurun eli yoktur. Buna göre ayette "yed" (يَد) kelimesinin belirtilmesi sebebiyle malum organ anlaşılmamalıdır. Nitekim Cenab-ı Hak "Aksine O'nun iki eli de açıktır" buyurmaktadır. Başka bir ayette de şöyle buyurur: ".Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir". Burada ".Asılsız bir şey ona önünden yaklaşamaz" mealindeki ayette geçen "yedeyhi" (يَدَيْهِ) kelimesinden bilinen organ anlaşılmaz, çünkü Kur'an'ın organı yoktur. Buna göre Allah'a nispet edilen iki el anlamındaki "yedeyn" (يَدَيْنِ) kelimesiyle bilinen organ anlaşılmaz. Bundan organ manasını anlayan biri, ancak inancı bozuk olduğu için öyle anlamıştır. Aynı şekilde arşa istiva (عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى) ve göğe istiva (إِلَى السَّمَاءِ اسْتَوَى) ifadelerinden de, yaratılanların istivasından anlaşılan şey anlaşılmaz. Çünkü Allah, yaratılanlara benzemekten bütünüyle uzaktır. Cenab-ı Hak, "O'na benzer hiçbir şey yoktur" mealindeki ayette buyurduğu gibi kendini nasıl nitelemişse öyledir.
      ​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yürsilü (يُرْسِلُ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-s-l (ra-sin-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi usulca, yumuşaklıkla ve peş peşe serbest bırakmak, belli bir amaca doğru yönlendirmek ve göndermek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "irsâl" eyleminin Kuran'da elçilerin (peygamberlerin) gönderilmesi için kullanıldığı gibi, rüzgar veya azap gibi doğa olaylarının da Allah'ın doğrudan bir emri ve planı dahilinde yeryüzüne yönlendirilmesini ifade ettiğini açıklar. Rüzgarlar başıboş esmez, onlar ilahi bir iradenin "gönderilmiş" memurlarıdır.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel dinler tarihindeki etimolojisine dikkat çekerek, Süryanice "shlaḥ" (göndermek, elçi yollamak) kelimesiyle ortak bir Sami mirasına dayandığını belirtir. Kuran, doğa olaylarını teolojik bir dil (irsâl) üzerinden okuyarak evreni mekanik bir yapıdan ziyade, sürekli idare edilen (canlı) bir yaratılış sahnesine dönüştürür.

        Er-Riyâha (الرِّيَاحَ)

        Tekili "rîh" olan bu kelimenin etimolojik kökü r-v-h veya r-y-h (ra-vav-ha / ra-ye-ha) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ferahlık, genişlik, hareket eden hava (rüzgar) ve ruha can veren esinti olduğunu belirtir. İstirahat (rahatlık) kelimesi de nefesin sükûnet bulmasından dolayı bu kökten gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rüzgar" kavramının Kuran'daki anlambilimsel kullanımında çok ince bir kurala dikkat çeker. Kuran'da rüzgar kelimesi ne zaman rahmet, yağmur müjdesi ve bereket bağlamında geçse çoğul formda ("riyâh/rüzgarlar") kullanılır; ancak ne zaman yıkım, helak ve azap bağlamında geçse tekil formda ("rîh/rüzgar") kullanılır. Çoğul kullanım, rüzgarların birbirini destekleyen, çok yönlü ve latif esintisini sembolize ederken; tekil kullanım odaklanmış, vurucu ve şiddetli bir yıkım gücünü temsil eder.

        Angelika Neuwirth, Mekke dönemi doğa tasvirlerini (Nature passages) Geç Antik Çağ'ın didaktik edebiyatı bağlamında inceler. Rüzgarların hareketleri Kuran'da salt meteorolojik olaylar olarak değil, muhatabı ilahi kudretin varlığına ikna etmek için kullanılan argümantatif (kanıtsal) teoloji ayetleri olarak sunulur.

        Büşran (بُشْرًا)

        Kelimenin etimolojik kökü b-ş-r (be-şın-ra) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının derinin dış yüzeyi (beşere) olduğunu; insanı çok sevindiren veya üzen bir haberin etkisinin anında yüzde, ten renginde belirmesi (yüzün aydınlanması) nedeniyle sevinçli habere "büşrâ/müjde" denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "büşrâ" kavramının insanı sıkıntıdan kurtaracak, yüzünü güldürecek ve içine huzur verecek kesin haber olduğunu ifade eder. Kuraklıktan kırılan bir coğrafya için rüzgar, yağmurun yolda olduğunu ilan eden görsel ve dokunsal bir ilahi "müjde"dir.

        Rahmetihî (رَحْمَتِهِ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-h-m (ra-ha-mim) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının incelik, şefkat, acıma ve annenin karnındaki yavrunun barındığı, korunduğu yer (rahim) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rahmet" kavramının bir varlığın ihtiyaçlarını gidermek için ona lütufta bulunmak olduğunu açıklar. Ayette rüzgarların "rahmetin (yağmurun) önünde" müjdeci kılındığı belirtilir. Yağmura doğrudan su (mâ) denilmeyip "rahmet" denilmesi, suyun Arap yarımadasındaki fıtri ve ontolojik karşılığının doğrudan ilahi hayat öpücüğü olmasındandır. Yağmur bir doğa olayı değil, şefkatin sıvı halidir.

        Ekallet (أَقَلَّتْ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-l-l (kaf-lam-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının azlık, zayıflık, bir şeyin hacimce küçük olması ve (ikinci bir anlam olarak) bir şeyi yerden kaldırıp yükseltmek, yüklenmek olduğunu belirtir. Bir şeyi yerden kaldıran kişi onu gücüne nispetle "az/hafif" gördüğü için kaldırma eylemi bu kökten türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iklâl" eyleminin tonlarca ağırlığındaki suyu taşıyan devasa bulutların, rüzgarlar tarafından adeta tüy gibi hafifmişçesine havaya kaldırılmasını ve taşınmasını ifade eden sarsıcı bir kudret tasviri olduğunu açıklar.

        Sehâben (سَحَابًا)

        Kelimenin etimolojik kökü s-h-b (sin-ha-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi yerinden koparmadan yavaş yavaş sürüklemek, eteklerini yerde sürterek çekmek olduğunu belirtir. Rüzgarların gökyüzünde bir araya getirip sürüklediği yoğun kümeler oldukları için bulutlara bu isim (sehâb) verilmiştir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "bulutların rüzgar tarafından sürüklenmesi" motifindeki edebi hareketliliği tahlil eder. Rüzgar önde bir müjdeci gibi koşarken, arkasından su yüklü ağır bulutları devasa bir kervan gibi sürüklemektedir. Bu, Kuran'ın muhatabının zihnine doğrudan hitap eden, çöl kültürüne ait son derece tanıdık ve görkemli bir görsel şölendir.

        Sikâlen (ثِقَالًا)

        Tekili "sekîl" olan bu kelimenin etimolojik kökü s-k-l (se-kaf-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ağırlık, tartıda çeken nesne ve hafifliğin (hıffet) zıddı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sıkel" kavramının hem fiziksel bir ağırlığı hem de taşınması zor olan manevi ve psikolojik bir yükü ifade ettiğini açıklar. Yağmur yüklü bulutların "ağır" (sikâl) olarak nitelenmesi, onların içindeki su potansiyelinin büyüklüğünü ve hedefine ulaştığında toprağa vereceği hayatın bolluğunu müjdeler.

        Süknâhu (سُقْنَاهُ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-v-k (sin-vav-kaf) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi arkasından iterek belli bir hedefe doğru hızla sürmek, yürütmek ve yönlendirmek olduğunu belirtir. Çarşı ve pazara, malların sürüldüğü (getirildiği) yer olduğu için "sûk" denilmiştir.

        Toshihiko Izutsu, fiilin Allah'a nispet edilerek birinci çoğul şahıs formunda ("Biz onu sürdük/sevk ettik") kullanılmasını tevhidi kozmolojinin temeli olarak tahlil eder. Bulutların hareketi meteorolojik bir rastlantı değildir; yağmura en çok ihtiyacı olan "ölü bir beldeyi" seçen ve o tonlarca ağırlıktaki su kütlelerini isabetle o hedefe süren (süknâ) bizzat Yaratıcı'nın inayet ve planlamasıdır.

        Beledin (لِبَلَدٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü b-l-d (be-lam-dal) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının göğüs, sınırları belirlenmiş olan belli bir toprak parçası ve yeryüzünde bir iz bırakmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "beled" kelimesinin belli bir sınırla çevrilmiş, canlıların barındığı, özellikleri diğerlerinden ayrılan mekan ve yerleşim yeri olduğunu açıklar.

        Meyyitin (مَيِّتٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü m-v-t (mim-vav-te) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının canlılığın (hayat) gitmesi, hareketin durması, sükûnet ve durgunluk olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mevt" kavramının Kuran'da ruhun bedenden ayrılması anlamında biyolojik ölüm için kullanıldığı gibi, aklın ve inancın yitirilmesiyle kalbin ölmesi veya yağmursuz kalan toprağın kuruması, kuraklaşması ve üretkenliğini yitirmesi (ölü toprak) anlamında mecazi olarak da kullanıldığını ifade eder.

        El-Mâe (الْمَاءَ)

        Kelimenin etimolojik kökü m-v-h (mim-vav-he) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, su, sıvı ve canlılığın temeli olan unsur anlamına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki etimolojisini tahlil ederek, Aramice ve Süryanicedeki "mayyā" kelimesiyle ortak bir köke sahip olduğunu, eski Ortadoğu kültürlerinde suyun her zaman "dirilişin ve kutsiyetin" kozmik sembolü olarak görüldüğünü belirtir. Kuran, "suyu indirdik" (enzelna bihi'l-mâe) ifadesiyle, hayatın kaynağının gökten inen ilahi bir operasyon olduğunu teyit eder.

        Es-Semerâti (الثَّمَرَاتِ)

        Tekili "semere" olan bu kelimenin etimolojik kökü s-m-r (se-mim-ra) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ağacın meyvesi, ürün, sonuç, bir şeyin içinde saklı olan potansiyelin dışarı çıkması ve malın çoğalması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "semere" kavramının yağmurun toprağa girmesiyle birlikte gizli olan tohumların patlayarak her türlü yiyeceğe, bitkiye ve ürüne dönüşmesini ifade ettiğini açıklar.

        Nuhrıcü (نُخْرِجُ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-r-c (hı-ra-cim) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin içinden dışarıya çıkmak, gizli olanın aşikar olması, ortaya dökülmek ve ayrılmak olduğunu belirtir. Duhûl (girmek) kelimesinin zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihrâc" eyleminin Kuran'da sıklıkla bitkilerin topraktan çıkarılması ve ölülerin kabirlerinden çıkarılıp diriltilmesi bağlamında birbirinin metaforu olarak kullanıldığını açıklar.

        El-Mevtâ (الْمَوْتَىٰ)

        Tekili "meyyit" olan kelimenin etimolojik kökü m-v-t (mim-vav-te) harflerinden oluşur. Ölüler anlamına gelir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın teolojik argümantasyon yöntemini bu "paralellik" (analoji) üzerinden derinlemesine tahlil eder. Müşrikler "çürümüş kemiklerin nasıl dirileceğini" sorgularken, Kuran onlara felsefi ve soyut teoriler anlatmaz. Kuran'ın yöntemi doğadaki ampirik (gözlemlenebilir) gerçekliktir. Çatlamış, toz olmuş ve "ölmüş" bir toprak, gökten inen suyla nasıl hücre hücre dirilip tonlarca meyveyi (semerâtı) dışarı çıkarıyorsa; aynı ilahi yasa, toprağa karışmış insanı da aynen öyle (kezâlike) diriltecektir. Doğanın döngüsü, dirilişin (ba's) her yıl tekrarlanan somut ispatıdır.

        Gabriel Said Reynolds, doğanın uyanışıyla ölülerin dirilişi arasındaki bu metaforik köprüyü Geç Antik Çağ bağlamında okur. Hem Süryani homililerinde (vaazlarında) hem de Hıristiyan apokaliptik metinlerinde "baharın doğayı diriltmesi, Tanrı'nın ölüleri diriltmesinin bir tipolojisidir" inancı yaygındır. Kuran, muhataplarının evrensel olarak gözlemlediği bu doğa mucizesini alarak, ahiret inancını en rasyonel ve itiraz edilemez zemine oturtur.

        Tezekkerûn (تَذَكَّرُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü z-k-r (zel-kef-ra) harflerine dayanır. Tefâ'ul babındadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının unutulan bir şeyi hatıra getirmek, zihinde tutmak, anmak ve bir şeyi dil ile söyleyerek belirginleştirmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tezekkür" eyleminin sadece geçmişteki bir hatırayı anımsamak olmadığını; aklın, dış dünyadaki ayetler (rüzgar, yağmur, yeşeren toprak) üzerinde düşünerek, aslen fıtratında kodlanmış olan ama gafletle unuttuğu Yaratıcı'nın kudreti ve diriliş gerçeğiyle yeniden yüzleşmesi (onu idrak etmesi) olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi ayetin pragmatik (eylemsel) amacı bağlamında inceler. Ayetin sonundaki "Umulur ki ibret alır, düşünürsünüz" (le'alleküm tezekkerûn) uyarısı, verilen bu ihtişamlı doğa tablosunun salt bir belagat gösterisi olmadığını vurgular. Amaç, tabiata boş gözlerle bakan Câhiliye zihniyetini sarsmak; ölü toprağın diriltilişi üzerinden onlara ahiret sorumluluğunu hatırlatan derin bir felsefi ve ahlaki düşünme eylemini (tezekkürü) tetiklemektir. Varlık, düşünen için baştan aşağı bir ibret (zikir) levhasıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X