اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةًۜ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَد۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 55. Ayet
Daralt
X
-
Rabb'inize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.
Dua ve İbadet
Rabb'inize dua edin. Bazıları buradaki dua edin mealindeki sözcüğe Rabb'inize kulluk yapın anlamını verdi. Nitekim başka bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!". Cenab-ı Hak bu ayetin baş tarafında dua yapmayı, sonunda ise kulluk etmeyi belirtmiştir. Buna göre dua emri, kulluk etmek emri anlamına gelir. Bazıları açıklamaya çalıştığımız ayetteki dua lafzına, bilinen anlamıyla dua diye anlam verdiler. Bir hadis-i şerifte de "Dua, ibadetin özüdür" buyurulmaktadır. Çünkü ibadet taklit ile olur, ama duada taklit yoktur; insan ancak ihtiyaç anında, kendisinin bir şeye muhtaç olduğunu, fakat onu elde etmekten aciz olduğunu gördüğünde dua eder, o sırada Rabb'ine yakarır. İşte bu açıdan dua ibadetin özüdür. Rabb'inize dua edin mealindeki ifadeye bazı müfessirler, Rabb'inizin birliğini kabul edin anlamını verdiler. Yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bu beyandaki "tazarru'" (تَضَرُّع) kelimesinin boyun bükerek anlamına, "hufye" (خُفْيَة) kelimesinin de "ihlaslı olarak" anlamına geldiği söylenmiştir. "Tazarru'" kelimesine açık olarak, "hufye" kelimesine gizli olarak anlamı da verilmiştir. Bunun aslı şudur: Rabb'inize her zaman ve her saat kulluk yapın! Yahut boyun bükerek ve ihlaslı olarak dua edin!
Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez. Denildi ki: Burada Allah'a şirk koşarak haddi aşanlar kastedilmektedir. Bu cümleye, Allah, duada haddi aşmayı sevmez manası da verilmiştir; mesela bir insanın şu şekilde dua etmesi: Allah'ım! Beni peygamber veya melek yap! Beni cennette şöyle bir yere ve şöyle bir makama yerleştir! Abdullah b. Muğaffel (r.a.), oğlunun şöyle dua ettiğini işitmiş: Allah'ım! Senden Firdevs cennetini istiyorum ve şunları da istiyorum. Babası Abdullah [b. Muğaffel], oğluna şöyle dedi: Allah'tan cenneti iste ve cehennemden O'na sığın! Çünkü ben Resûlullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu işittim: "Duada ve temizlikte haddi aşan insanlar çıkacaktır". Duada haddi aşmak, muhtemelen insanın Rabb'inden layık olmadığı şeyi istemesidir, mesela hayırlı insanların ve peygamberlerin kerametini istemesi gibi. Ayette geçen "i'tidâ" (اعْتِدَاء) kelimesi, konulan sınırı aşmak anlamına gelir. Rabb'inize yalvara yakara ve gizlice dua edin mealindeki cümle hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Rabb'iniz size nasıl dua edeceğinizi öğretmektedir. Cenab-ı Hak, duasından razı olduğu salih bir kul hakkında şöyle söyledi: "Hani o alçak sesle Rabb'ine yalvarmıştı". Enes b. Malik (r.a.) Resûlullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Bütün hayırlı ameller ibadetin yarısı, dua da ibadetin diğer yarısıdır". Bazıları Rabb'inize yalvara yakara ve gizlice dua edin mealindeki beyana, bilinen anlamıyla dua diye mana verir ve şöyle der: Bir adamın duada sesini yükseltmesi doğru değildir. Bu konuda Hz. Peygamber'den (s.a.), yüksek sesle dua eden bir grubu gördüğünde onlara şöyle dediğini rivayet ederler: "Ey insanlar! Sizler, sağır ve gaib olana dua etmiyorsunuz, her şeyi işiten ve görene dua ediyorsunuz".
Yorumu Yorumla
-
Üd'û (ادْعُوا)
Kelimenin etimolojik kökü d-a-v (dal-ayn-vav) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birini çağırmak, ona seslenmek, yardım talep etmek, onu kendine doğru çekmek ve ona yönelmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dua" eyleminin insanın kendi zayıflığını ve acziyetini kabul ederek kendisinden daha üstün ve kudretli gördüğü bir varlığa (Allah'a) sığınması, ondan medet umması olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambiliminde dua eylemini kul (abd) ile yaratıcı (Rab) arasındaki dikey iletişimin en temel varoluşsal formu olarak tahlil eder. Allah'ı çağırmak (üd'û), sıradan bir sözlü talep değil, insanın evrendeki ontolojik yalnızlığını idrak edip mutlak otoriteyle doğrudan bağlantı kurma çabasıdır.
Rabbeküm (رَبَّكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi onarmak, düzeltmek, koruyup gözetmek, efendi olmak ve mülkiyeti altında tutmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kavramının varlığı yokluktan varlığa çıkaran, onu aşama aşama (tedricen) terbiye ederek besleyen, koruyan ve varoluşsal kemaline (yetkinliğine) ulaştıran otorite olduğunu açıklar.
Arthur Jeffery, bu kelimenin Arapça kök yapısına uymakla birlikte, teolojik bağlamda "Efendi/Yaratıcı" anlamında kullanımının ortak Sami dil havzasıyla bağlantılı olduğunu; Süryanice ve Aramicedeki "rabbā" (büyük, efendi, koruyucu) kelimesiyle derin bir etimolojik kökdaşlığı bulunduğunu ifade eder. Duada "Allah" ismi yerine "Rab" (terbiye eden/gözeten) isminin tercih edilmesi, kulun ilahi şefkate duyduğu ihtiyacın psikolojik bir yansımasıdır.
Tedarru'an (تَضَرُّعًا)
Kelimenin etimolojik kökü d-r-a (dat-ra-ayn) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının küçülmek, zillet göstermek ve boyun eğmek olduğunu belirtir. Hayvanların süt verdiği memeye "dar" denildiğini; yavru bir hayvanın annesinin memesine süt emmek için son derece uysal, muhtaç ve boyun bükerek yaklaşmasına atıfla bu kökten "tedarru" (yalvarma) kelimesinin türetildiğini açıklar. İnsan da duada Rabbine karşı aynen böyle bir acziyet ve muhtaçlık içindedir.
Râgıb el-İsfahânî, "tedarru" kavramının insanın kendi hiçliğini ve zayıflığını idrak ederek, Allah'ın mutlak kudreti karşısında kalben ve bedenen son derece küçülmesi, boyun eğmesi ve şiddetle yalvarması olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi insanın varoluşsal kibriyle (istikbar) hesaplaşması olarak analiz eder. Tedarru, sıradan bir dua hali değil; insanın egosunu, dünyevi rütbelerini ve kibrini tamamen parçalayarak ontolojik bir "sıfır noktasına" inmesi, mutlak fakirliğini (yoksulluğunu) ilahi huzurda sarsıcı bir içtenlikle itiraf etmesidir.
Hufyeten (وَخُفْيَةً)
Kelimenin etimolojik kökü h-f-y (hı-fe-ye) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek, açığa vurmamak ve başkalarının bilgisinden saklamak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hafî" kavramının, bir eylemin riyadan (gösterişten), başkalarının duyması ve görmesi için yapılmaktan uzaklaştırılarak, sadece Allah ile kul arasında kalacak şekilde içselleştirilmesi olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki psikolojisinde bu kelimeyi "zahir-batın" (açık-gizli) dikotomisi üzerinden tahlil eder. Duada "hufye" (gizlilik) prensibinin emredilmesi, ibadetin sosyal bir gösteriye (zahir) dönüşmesini engellemek içindir. Gerçek dua, başkalarına duyurulmak için yüksek sesle yapılan bir performans değil, ruhun en derin katmanlarında (batın) fısıltıyla gerçekleşen son derece mahrem ve samimi bir ontolojik buluşmadır.
Yühibbü (يُحِبُّ)
Kelimenin etimolojik kökü h-b-b (ha-be-be) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının sevgi, muhabbet, bir şeye yönelmek, meyil, aynı zamanda bir şeyin çekirdeği/özü (habbe) ve kalbe yerleşen derin bağ olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "muhabbet" kavramının nefsin, iyi ve doğru bulduğu şeye doğru çekilmesi ve onu arzu etmesi olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın teolojik sisteminde ilahi sevgi (muhabbetullah) kavramını tahlil eder. Ayetteki "Allah sevmez" (lâ yühibbü) beyanı, sıradan, duygusal bir insani eylem değil; mutlak bir ontolojik reddetme halidir. Allah'ın bir kimseyi "sevmemesi", ilahi rahmetin, inayet ve yardımın o kişiden çekilmesi; o kişinin kendi ahlaki taşkınlığıyla baş başa bırakılması demektir. İlahi sevgi, Kuran ahlakında mutlak surette sınırları korumaya (haddi aşmamaya) bağlanmıştır.
El-Mu'tedîn (الْمُعْتَدِينَ)
Tekili "mu'tedî" olan kelimenin etimolojik kökü a-d-v (ayn-dal-vav) harflerinden oluşur. İfte'ale babında ism-i fâildir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının sınırı aşmak, ileri geçmek, koşmak, düşmanlık (adavet) ve haksızlık etmek olduğunu belirtir. Uyum ve adaletin zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "i'tidâ" eyleminin insanın eylemlerinde, taleplerinde veya ahlakında aklın ve şeriatın belirlediği fıtri sınırları çiğnemesi, hak edilmeyen bir şeye el uzatması (haddi aşması) olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin dua bağlamındaki kullanımını teolojik bir edep (ahlak) kuralı olarak değerlendirir. "Tedarru" ve "Hufye" (yalvararak ve gizlice) prensiplerinin hemen ardından "Allah haddi aşanları sevmez" denilmesi son derece manidardır. Duada haddi aşmak (i'tidâ); Allah'tan hikmete ve ilahi yasalara aykırı şeyler talep etmek, duayı bağırıp çağırarak veya yapay bir edebiyat parçalayarak gösterişçi bir şova dönüştürmek, ilahi makama emredercesine bir üslup takınmak veya Câhiliye ritüellerindeki gibi dua esnasında taşkınlık yapmaktır. Kuran, ibadetin özünü (duayı) bu tür psikolojik ve sosyolojik taşkınlıklardan arındırarak mutlak bir tevazu ve edep sınırına çeker.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla