اَلَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَهْواً وَلَعِباً وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۚ فَالْيَوْمَ نَنْسٰيهُمْ كَمَا نَسُوا لِقَٓاءَ يَوْمِهِمْ هٰذَاۙ وَمَا كَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 51. Ayet
Daralt
X
-
O kafirler ki, dünya hayatı onları aldattı da dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler. Onlar, bu günlerine ulaşacaklarını unuttukları ve ayetlerimizi bile bile inkar ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz.
O kafirler ki, dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Onlar sorumlu tutuldukları ve yapmakla emrolundukları Dinlerini eğlence ve oyun edindiler. Dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler mealindeki beyanın, dinlerini dalga geçtikleri bir eğlence vasıtası haline getirdiler anlamına gelmesi caizdir. Nitekim bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Beytullah'ın yanında onların namazı ıslık çalmaktan ibarettir". Yani onlar, tabi oldukları dinlerini oyun ve eğlence edindiler. Çünkü onlar ölümden sonra dirilmeyi inkar ediyorlardı. Ölümden sonra dirilmeyi inkar etmelerinde, iyiliklere ve kötülüklere karşılık verileceğini inkar fikri de bulunmaktadır, halbuki hikmet bunun gerekli olduğunu kabul eder. Dolayısıyla hikmetin kabul ettiğini reddeden de eğlenmekte ve oyun oynamaktadır. Oyun ve eğlence, akıbeti olmayan (bir şey kazandırmayan) şeylerdir, binaenaleyh akıbeti olmayan şeyleri yapan herkes, eğlenmiş ve oyun oynamış demektir. Buna karşılık akıbeti olan bir şeyi yapan hiç kimse, oyun ve eğlence peşinde değildir. Kafirler ise akıbeti olmayan (fayda getirmeyen) şeyler yapıyorlar, bundan dolayı onların yaptıkları şey, eğlenceden ve oyundan ibarettir.
Dünya hayatı onları aldattı. Bazıları şöyle dediler: Hakikatte dünya hayatı kimseyi aldatmaz, ancak dünya aldanma sebeplerinden olması münasebetiyle aldatma ona nispet edilmiştir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Benim yaptığım çağrı onları daha da uzaklaştırdı". Burada uzaklaştırmak, duaya nispet edilmiştir, bazı şeyler onun sebebine nispet edilir; "Görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşeden O'dur" mealindeki ayet de gündüz aydınlık olması sebebiyle görülür demektir. Bazıları da şöyle dedi: Dünya, aldanmanın sebebi olduğu için aldatma ona nispet edilmiştir, çünkü dünya öyle bir hüviyettedir ki, şayet akıl ve temyiz gücüne sahip olsaydı süslenmek ve benzeri yollarla aldatmayı gerçekleştirirdi. Dünya ehli kastedilerek aldatmanın dünyaya nispet edilmiş olması da caizdir, yani dünya ehli onları aldattı demektir, çünkü onlar insanların önderleri ve reisleri idiler.
Onlar, bu günlerine ulaşacaklarını unuttukları gibi biz de bugün onları unuturuz. Unutmanın Allah'a nispet edilmesi hiçbir şekilde caiz değildir. Ancak, onları unutmalarının cezası ile cezalandırır, denilmesi caizdir. Her ne kadar ikincisinin yaptığı unutmak değil ise de, ona birincisinin adıyla ad verilebilir. Nitekim Cenab-ı Hak "Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür" buyurmaktadır; buradaki ikinci kötülük hakikatte kötülük değildir, ancak kötülüğün cezasıdır. Fakat Allah, yapılan kötülüğün cezası olduğu için ona da kötülük ismini vermiştir. işte açıklamaya çalıştığımız ayet de böyledir. Başka bir ayette de, "Kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın" buyurmaktadır; burada zikredilen ikinci saldırı kelimesi, hakikatte saldırmak anlamına gelmez, saldırmanın cezası anlamına gelir. Cenab-ı Hak, saldırmanın cezası olduğu için ona da saldırma ismini vermiştir. Buna göre açıklamaya çalıştığımız ayetteki ikinci unutmak kelimesi, unutmanın cezası anlamına gelir. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın herhangi bir şeyi unutması veya yanılması veya bir şeyden gafil olması caiz değildir. Unutmak terk etmek demektir, her unutulan şey terk edilmiştir. Onlar dünyada iken Allah'ın emir ve yasaklarını terk ettikleri gibi, Allah da onları azap içinde, hor ve hakir halde terk edecektir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Allah hiçbir şeyi unutmaz ve gaflete düşmez, ancak kafirler Allah'ın cömertliğinden, rahmetinden ve O'na yakın olmaktan o derece uzaktırlar ki, tıpkı unutulmuş nesneler gibidirler, azap görmek ve horlanmak açısından ise böyle değildirler.
Onlar ayetlerimizi bile bile inkar ettiler. Bazıları şöyle dedi: Bu cümledeki "mâ" (مَا) edatı, sıladır. Allah sanki şöyle buyurmuştur: Onlar ayetlerimizi inkar ettiler. Bazıları da şöyle söyler: Doğrusu ayette belirtildiği gibidir, yani Onlar, bu günlerine ulaşacaklarını unuttukları ve ayetlerimizi inkar ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz.
Yorumu Yorumla
-
Ellezîne (الَّذِينَ)
İsm-i mevsul (ilgi zamiri) olan bu kelimenin kökü Arapça gramerinde belirlilik ve işaret bildiren "el" takısı ile "lezî" formuna dayanır.
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kendisinden sonra gelen sıfatları ve eylemleri belirli bir gruba (tipolojiye) hasretmek, onları diğerlerinden ayırt etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki işlevi, cehennem ehlinin temel ahlaki karakterini ve neden bu durumda olduklarını açıklayan bir tanımlama zinciri başlatmaktır.
İttehazû (اتَّخَذُوا)
Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. İfti'âl babına girdiğinde "ittehaze" formunu almıştır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi elde tutmak, almak, benimsemek ve bir nesneyi kendine mal etmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "itmihâz" eyleminin sıradan bir alıştan ziyade; bir şeyi bilinçli bir seçimle kendine yol edinmek, onu bir "takıntı" veya "temel meşguliyet" haline getirmek olduğunu açıklar. İnkarcıların dini "oyun ve eğlence" edinmeleri, pasif bir hata değil, iradi ve kasti bir yaşam tarzı tercihi olarak tahlil edilir.
Dînehüm (دِينَهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü d-y-n (dal-ye-nun) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının boyun eğmek, itaat etmek, ceza/karşılık ve bir yaşam tarzını adet edinmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "din" kavramının hem insanın yaratıcısına karşı duyduğu derin bağlılığı ve teslimiyeti hem de bu bağlılığın gerektirdiği şer'i (hukuki) sistemi ifade ettiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambiliminde "din" kelimesini tahlil eder. Ayette "dinlerini" (dînehüm) ifadesinin kullanımı son derece kritiktir; zira bu kişiler aslında Allah'ın gönderdiği hakiki dini değil, kendi heva ve hevesleriyle kurguladıkları, ciddiyetten uzak sahte inanç sistemini (kendi dinlerini) "oyun" haline getirmişlerdir. Din, hayatın merkezindeki "mutlak itaat" olması gerekirken, onlar için geçici bir "eğlence" nesnesine dönüşmüştür.
Lehven (لَهْوًا)
Kelimenin etimolojik kökü l-h-v (lam-he-vav) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanı asıl yapması gereken işten alıkoyan, vaktini boşa harcatan ve kalbi meşgul eden her türlü boş uğraş olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "lehv" kavramının insanın düşük arzularına (şehvetine) kapılarak, ebedi olanı (ahireti) unutup geçici ve faydasız olanla oyalanması olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde lehv kavramını "ciddiyet" (hakikat) kavramının zıddı olarak analiz eder. Dini lehv edinmek, varoluşsal bir hafiflik ve hakikati küçümseme halidir.
Le'iben (وَلَعِبًا)
Kelimenin etimolojik kökü l-a-b (lam-ayn-be) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ağızdan akan salya (lu'ab) olduğunu; çocuğun oyun oynarken kontrolsüzce salyasının akması gibi, kuralsız, gayesiz ve sadece anlık hazza dayalı faaliyetlere "la'ib" (oyun) denildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "la'ib" kavramının akli ve şer'i bir hikmetten yoksun, sadece bedensel tatmin veya vakit öldürme amacı taşıyan eylemler olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Câhiliye dönemi ritüelleri bağlamında tahlil eder. Müşriklerin Kâbe etrafındaki ıslık çalma ve el çırpma gibi ibadet formları, Kuran tarafından "la'ib" (oyun) olarak nitelendirilir. Gerçek bir ahlaki dönüşüm sağlamayan, sadece folklorik ve törensel bir neşeden ibaret olan din tasavvuru, bu kavramla reddedilir.
Ğarrat-hümü (وَغَرَّتْهُمُ)
Kelimenin etimolojik kökü ğ-r-r (ğayn-ra-ra) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gaflet, dikkatsizlik ve bir şeyin dış görünüşüne aldanarak içindeki tehlikeyi görememek olduğunu belirtir. "Ğurûr" (aldanış) buradan gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "iğrâr" eyleminin insanın nefsinin veya şeytanın sunduğu boş bir hayali (illüzyonu) gerçek zannetmesi ve bu hayalin peşinden sürüklenmesi olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojisinde "ğurûr" kavramını tahlil eder. Dünya hayatının (el-hayatü'd-dünya) insanı "aldatması", nesnelerin ve zevklerin geçici doğasının, sanki ebediymiş gibi bir yanılsama yaratmasıdır. Bu bir "algı sapmasıdır"; insan, dünyanın ışıltısına kapılarak kendi ölümünü ve ahiret gerçeğini perdelemiş (örtmüş/küfretmiş) olur.
El-Hayâtü (الْحَيَاةُ)
Kelimenin etimolojik kökü h-y-y (ha-ye-ye) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, hareket, duygu ve canlılık anlamına geldiğini belirtir. Ölümün (mevt) zıddıdır.
Ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)
Kelimenin etimolojik kökü d-n-v (dal-nun-vav) harflerine dayanır. "Ednâ" (daha aşağı/daha yakın) kelimesinin müennes formudur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının mesafe veya değer bakımından aşağıda olmak ve yakında bulunmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, yeryüzündeki yaşama "dünya" denmesinin sebebinin, ahirete kıyasla insan duyularına daha yakın olması veya manevi değer bakımından daha aşağı (geçici) bir mertebede bulunması olduğunu açıklar.
Fen-Yevme (فَالْيَوْمَ)
Kelimenin etimolojik kökü y-v-m (ye-vav-mim) harflerine dayanır.
İbn Fâris, güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süreyi ve mutlak zamanı ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-yevm" (bugün) ifadesinin Kuran'ın eskatolojik sahnelerinde artık dünyevi zamanın bittiği ve mutlak yargı anının (kıyamet gününün) başladığı o sarsıcı "şimdi"yi temsil ettiğini açıklar.
Nensâhüm (نَنْسَاهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü n-s-y (nun-sin-ye) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının zihindeki bir bilgiyi terk etmek, unutmak ve bir şeyi bilinçli veya bilinçsizce bir kenara bırakmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nisyân" eyleminin Allah'a nispet edildiğinde (hâşâ) bir zihinsel kusur veya hatırlayamama değil; "cezalandırmak üzere bir kenara bırakmak, rahmetten mahrum etmek ve ilgisiz kalmak" (terk) anlamına geldiğini kesinlikle belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiği içinde bu fiili bir "mütekabiliyet" (karşılıklılık) ilkesi olarak tahlil eder. İnsanlar dünyadayken Allah'ı ve ahireti nasıl "unuttularsa" (onları yaşamlarının merkezinden çıkarıp kenara attılarsa), Allah da ahirette onları rahmetinin ve kurtuluşunun merkezinden çıkarıp "unutur" (terk eder). Bu, ahlaki bir aynalama ve mutlak adaletin tecellisidir.
Nesû (نَسُوا)
Kelimenin etimolojik kökü yukarıdaki gibi n-s-y (nun-sin-ye) harflerine dayanır.
İbn Fâris, terk etmek ve önemsememek anlamlarını vurgular.
Toshihiko Izutsu, müşriklerin bu "unutma" eylemini analiz eder. Onların unutması basit bir hafıza kaybı değil; ahireti yok sayarak, onu hesap dışı bırakarak yaşamalarıdır. Hakikati unutmak (nisyan), Kuran'a göre en büyük ahlaki gaflettir.
Likâe (لِقَاءَ)
Kelimenin etimolojik kökü l-k-y (lam-kaf-ye) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin karşısına çıkmak, yüz yüze gelmek, karşılaşmak ve isabet etmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "likâ" kavramının Kuran'da insanın ölümden sonra yaratıcısıyla ve amelleriyle yüzleşeceği o mutlak hesap anını ifade ettiğini açıklar.
Yevmihim (يَوْمِهِمْ)
Kelimenin etimolojik kökü y-v-m (ye-vav-mim) harflerine dayanır. "Gün" anlamına gelir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "onların günü" (yevmihim) şeklinde iyelik ekiyle kullanılmasındaki edebi inceliği tahlil eder. Bu gün (kıyamet), dünyadayken kendilerine sürekli hatırlatılan ancak onların inatla "bizimle ilgisi yok" diyerek reddettikleri gündür. Kuran, şimdi o günü onlara hasrederek (onların günü yaparak), kaçtıkları gerçekliğin tam merkezine hapsedildiklerini vurgular.
Yechadûn (يَجْحَدُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü c-h-d (cim-ha-dal) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının daralmak, azlık ve bir şeyi kalbiyle bildiği halde diliyle inkar etmek (bilinçli reddediş) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "cuhûd" kavramının sıradan bir inkar (küfr) olmadığını; kişinin hakikati apaçık gördüğü, doğruluğuna dair içinde hiçbir şüphe kalmadığı halde, sırf kibir, inat veya dünya menfaati uğruna onu "yok sayması" olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın bilgi teorisinde bu kelimeyi analiz eder. Cuhûd, entelektüel bir yetersizlik değil, ahlaki bir dürüstlük sorunudur. Ayetlerin bu bilinçli inkarla (cehd ile) reddedilmesi, cehennemdeki unutulmuşluğun (terk edilmenin) asıl hukuki gerekçesidir. İnsan, bile bile sırt çevirdiği hakikat tarafından, bizzat o hakikatin sahibi tarafından terk edilmiştir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla