Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 46. Ayet

    وَبَيْنَـهُمَا حِجَابٌۚ وَعَلَى الْاَعْرَافِ رِجَالٌ يَعْرِفُونَ كُلاًّ بِس۪يمٰيهُمْۚ وَنَادَوْا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ لَمْ يَدْخُلُوهَا وَهُمْ يَطْمَعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vebeynehumâ hicâb(un)(c) ve’alâ-l-a’râfi ricâlun ya’rifûne kullen bisîmâhum(c) venâdev ashâbe-lcenneti en selâmun ‘aleykum(c) lem yedḣulûhâ vehum yatme’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İki taraf arasında bir perde ve A'râf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır ki bunlar, henüz cennete girmedikleri halde (girmeyi) uman cennet ehline, 'Selam size!' diye seslenirler.

      İki taraf arasında bir perde vardır. Burada belirtilen perdeden maksadın, şu ayet-i kerimede ifade edilen duvar olması muhtemeldir: "Hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır". İşte iki taraf arasına çekilen perdenin, bu ayette zikredilen duvar olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      A'râf'ta Bulunan İnsanlar

      A'râf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlar iyilikleri ile kötülükleri eşit olan insanlardır. Cennetle müjdelenmediler ki Allah'ın azabından korkmasınlar, tamamen ümitleri yok edilmedi ki cennete girmeyi ummasınlar! Başkaları da şöyle dedi: Onlar, Allah'ın kendilerine ikram ettiği kimselerdir, Allah onlara bu şekilde ikramda bulunmuştur; mahlukata Allah'ın nasıl hükmettiğini ve nasıl adil davrandığını görmeleri için onları o duvarın üzerine çıkarmıştır. Onlar Allah'ın kendisine lütfedip mükafatlandırdığı kişileri ve adil davranıp adaletle muamele ettiği kişileri de görecekler. Onların peygamberler olduğu da söylenmiştir. Onların peygamberler olması daha yakın bir ihtimaldir, A'raf'ın üzerine çıkacaklar ve oradan ümmetlere bakacaklar. Nitekim bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak!". Bazıları da, onların melekler olduğunu söylemiştir. Ancak Allah'ın melekleri, adamlar diye isimlendirilmezler, böyle bir şeyi duymadık. Bunların en doğrusunu Allah bilir.

      Bu ayetin işaret ettiği anlam konusunda da farklı görüşler vardır. Denildi ki: Onlara "ashabu'l-A'râf" (أَصْحَابُ الْأَعْرَافِ), yani A'raf ehli diye isim verildi, o cennetle cehennem arasında bir duvardır, yüksekliğinden dolayı bu isim verilmiştir, Araplar'da yüksek olan her şeye a'raf denilir. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür. Başkaları da şöyle dedi: A'raf, "urf" (عُرْف) kelimesinin çoğuludur, horozun ibiği, atın yelesi gibi anlamlara gelir ve o da yüksekte olmak anlamını taşır. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Onlar "ashab-ı tarif", yani tanıtan insanlardır; cehennem ehline Allah'ın adaletini ve kendileri hakkındaki hükmünü tanıtırlar, başlarına gelen zorlukların ve çeşitli azapların ancak dünyada iken insanları Allah'ın yolundan alıkoydukları ve peygamberlere karşı büyüklendikleri için geldiğini, kendilerine yapılan her şeyin adalet gereği olarak yapıldığını anlatırlar. Aynı şekilde cennet ehline de Allah'ın lütfunu ve ihsanını tanıtırlar ve nail oldukları o nimetleri Allah'ın lütfu ve ihsanı sayesinde elde ettiklerini anlatırlar. Yahut onlar, Cenab-ı Hakk'ın kendilerini cehennem ehli ile tartışmaları için diktiği kimselerdir. Nitekim bir ayette şöyle buyurur: "Ne topladığınız güç ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size bir yarar sağladı!". Bu tartışma, onların cehennem ehline karşı ileri sürdükleri delillerdir. Yahut şöyle denilir: Onlar cennet ehli ile cehennem ehli arasında tercümanlık yapmaları için dikilen kimselerdir; onların sözlerini taraflara iletirler, çünkü onların birbirlerine muhatap olmaları yasaklanmıştır. Bu da şu ayetlerde belirtilmektedir: "Cehennem ehli cennet ehline, 'Suyunuzdan biraz da bize verin!' diye seslenirler". "Cennet ehli cehennem ehline, 'Biz Rabb'imizin bize vadettiğini gerçek bulduk; siz de Rabb'inizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu?' diye seslenir. 'Evet!' derler". Onların kim olduklarını en iyi Allah bilir.

      Bunlar, cennet ehline seslenirler, yani A'raf'ta bulunanlar Cennet ehline, 'Selam size!' diye seslenirler. Onların özellikle dil ile Selam size! demeleri gerekmez, ancak bu her doğru, güzel ve isabetli söz anlamındadır. Nitekim Allah "Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir" diye buyurmaktadır, yani doğru ve uygun olan bir söz söylerler. Başka bir ayette de "Cahiller onlara laf attığı zaman, 'selam' deyip geçerler" buyurmaktadır. Dolayısıyla onların mutlaka "Selamün aleyküm" (سَلَامٌ عَلَيْكُمْ) demeleri gerekmez, ancak onlara doğru ve sağlam söz söylerler. Açıklamaya çalıştığımız ayet de böyledir.

      Bunlar, henüz cennete girmedikleri halde (girmeyi) uman kimselerdir. Bu beyanın işaret ettiği anlam konusunda da ihtilaf edilmiştir. Müfessirlerin geneli şöyle der: Onlar, A'raf'taki insanlardır, henüz cennete girmemişler, fakat girmeyi Umuyorlar. Şöyle de söylenmiştir: Onlar cehennem ehli olan kafirlerdir, cennete ulaşmayı ümit ediyorlar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin!' diye seslenirler. Onlar da, 'Allah bunları kafirlere haram kılmıştır' derler". İşte o zamana kadar onlar cennete ulaşmayı ve oraya girmeyi ümit ederler, ancak sonra ümitlerini tamamen kaybederler. Bazıları da şöyle söyledi: Onlar cennet ehlidir, cennetlikler cennete girmeden, cehennemlikler de cehenneme girmeden önce onlar cennete girmeyi ümit ediyorlar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Beynehümâ (بَيْنَهُمَا)

        Kelimenin etimolojik kökü b-y-n (be-ye-nun) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ayrılık, uzaklaşma, iki şeyin birbirinden kopması ve iki nesne arasındaki mesafe/boşluk olduğunu belirtir. Açıkça ortaya çıkmak (beyân) anlamı da gizliliğin ortadan kalkıp nesnelerin birbirinden ayrışmasından gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "beyn" kavramının iki şeyin arasını, ortasını ve sınırını ifade ettiğini açıklar. Ayette bu kelimenin cennet ile cehennem ehlini birbirinden ayıran mutlak mekansal ve ontolojik mesafeyi (aralığı) belirtmek için kullanıldığını ifade eder.

        Hicâbün (حِجَابٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-c-b (ha-cim-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeye ulaşmayı engellemek, mani olmak, örtmek ve iki şeyin arasına giren perde olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hicâb" kavramının gözle görülen fiziksel bir engel (duvar/perde) olabileceği gibi, insanın idrakiyle hakikat arasına giren manevi ve soyut bir engel de olabileceğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın eskatolojik (ahirete dair) topografyasında bu kelimenin işlevini tahlil eder. Cennet ile cehennem arasındaki "hicâb", basit bir bölme değil; mutlak rahmet ile mutlak azap alemlerinin birbirine karışmasını önleyen, iki zıt ontolojik boyutu birbirinden kesin çizgilerle tecrit eden sarsılmaz bir ilahi yasa ve kozmik bir duvardır.

        El-A'râfi (الْأَعْرَافِ)

        Tekili "urf" olan bu kelimenin etimolojik kökü a-r-f (ayn-ra-fe) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün iki temel anlamı olduğunu belirtir: Birincisi bir şeyi izinden ve işaretinden tanımak (irfan); ikincisi ise bir şeyin en yüksek kısmı, tepesi, atın yelesi ve horozun ibiği gibi belirgin, yukarıda olan kısımlarıdır. Yüksekliğinden dolayı bu surlara "a'râf" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "a'râf" kelimesinin cennet ile cehennem arasındaki yüksek surların tepeleri olduğunu; orada bulunanların, her iki tarafa da hakim bir konumda, yüksekte durdukları için bu ismi aldığını açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "A'râf" kavramını Geç Antik Çağ'ın eskatolojik edebiyatı bağlamında analiz eder. Cennet ve cehennem arasında yer alan, her iki tarafı da gören yüksek bir duvar (veya araf/limbo bölgesi) motifi, dönemin Süryani Hıristiyan metinlerinde (örneğin Efrem'in yorumlarında) ruhların nihai durumlarını bekledikleri veya iki alemi izledikleri ara bölgeler tasviriyle derin bir teolojik ve topografik paralellik taşır.

        Angelika Neuwirth, Mekke dönemi söyleminde A'râf sahnelerini Kuran'ın kıyamet tiyatrosu/draması olarak okur. Bu yüksek bölge, kurtulanlar ile lanetlenenler arasındaki o büyük eskatolojik ayrışmanın seyredildiği, ilahi adaletin tecellisinin kozmik bir gözlem noktasıdır.

        Ricâlün (رِجَالٌ)

        Tekili "racül" olan kelimenin etimolojik kökü r-c-l (ra-cim-lam) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayak, ayak üzerinde dikilmek, yaya yürümek ve güç/kuvvet olduğunu belirtir. Erkeklere "racül" denilmesinin sebebi de güçleri, dik duruşları ve işlerdeki dayanıklılıklarıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Kuran'da sıradan biyolojik cinsiyeti ifade etmekten ziyade; karakter, manevi güç, üstünlük ve sağlamlık vasıflarını taşıyan şahsiyetler (adamlar) için kullanıldığını açıklar. A'râf üzerindeki ricâl, sıradan bir kalabalık değil, hakikati tanıma yetisine sahip özel bir zümredir.

        Ya'rifûne (يَعْرِفُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü a-r-f (ayn-ra-fe) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir nesneyi diğerlerinden ayıran alametleri ve izleri üzerinden zihinde kavramak, tanımak ve bilmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "marifet" ve "irfan" kavramlarının, bir şeyin dışsal belirtileri ve izleri üzerinde düşünerek onun hakikatini tanımak, tespit etmek olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın bilgi teorisinde "marifet" kavramını analiz eder. A'râf ehlinin cennetlikleri ve cehennemlikleri "tanıması", basit bir görsel teşhis değil; insanın dünyadaki ahlaki karakterinin ahirette ruhuna ve bedenine kazınmış o mutlak, şaşmaz ve ontolojik "izini" okuyabilme (irfan) yetisidir.

        Bisîmâhüm (بِسِيمَاهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-v-m (sin-vav-mim) veya v-s-m (vav-sin-mim) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir nesneyi diğerlerinden ayırt etmek için üzerine vurulan damga, iz, nişan ve alamet (vesm) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sîmâ" kavramının insanın yüzünde veya bedeninde beliren, onun iç dünyasını, ahlakını ve aidiyetini dışa vuran belirgin fiziksel veya manevi işaret olduğunu açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki "vesm" köküyle bağlantılı olmakla birlikte, bu spesifik "sîmâ" formunun ve dini bağlamının Süryanice ve Aramicedeki "sīmānā" (işaret, alamet, rütbe işareti) kelimesinden Arap dini kelime dağarcığına evrensel bir eskatolojik terim olarak geçtiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki psikolojisi ve eskatolojisi çerçevesinde sîmâ kavramını tahlil eder. Dünyadayken kalpte (batında) gizli olan iman nuru veya inkarın karanlığı, ahiret boyutunda tamamen dışa vurarak (zahir olarak) yüzlerde silinmez bir damgaya, bir "sîmâ"ya dönüşür. İnsanın ahlaki seçimi, diriliş gününde onun yüzünün rengini ve şeklini belirleyen ontolojik bir kimlik kartıdır.

        Nâdev (وَنَادَوْا)

        Kelimenin etimolojik kökü n-d-v veya n-d-y (nun-dal-vav/ye) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir araya gelmek ve yüksek sesle, uzaktan birine seslenmek, çağrıda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nidâ" eyleminin mesafeleri aşmak veya önemli bir ilanı duyurmak için sesin kasıtlı olarak yükseltilmesi olduğunu ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), A'râf ehlinin cennet ehline seslenişinde "nâdev" fiilinin kullanılmasını mekansal bir belagat üzerinden okur. A'râf (surlar) çok yüksekte, cennet ehli ise kendi mekanlarında olduğu için; bu iki grup arasındaki iletişimin ancak yüksek sesli bir "nidâ" ile gerçekleşebilmesi, ahiret topografyasının azameti ve mesafeleri hakkında zihne dramatik bir boyut kazandırır.

        Selâmün (سَلَامٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-l-m (sin-lam-mim) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının her türlü hastalıktan, noksanlıktan, afetten, tehlikeden kurtulmak, güvende olmak, barış ve esenlik olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "selâm" kavramının insanın hem dış dünyadan gelebilecek fiziksel zararlardan hem de iç dünyasındaki her türlü korku ve kederden (havf ve hüzün) mutlak olarak arınmış olma hali olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın eskatolojik anlambiliminde bu kavramı tahlil eder. A'râf ehlinin cennet ehline "Selam üzerinize olsun" nidâsı, basit bir nezaket cümlesi değildir. Bu kelime, zamanın ve mekanın içindeki her türlü ontolojik acının, çatışmanın ve tehlikenin kesin olarak bittiğini ilan eden; cenneti "Dâr'üs-Selâm" (mutlak barış/güvenlik yurdu) kılan felsefi bir onaydır.

        Yedhulûhâ (يَدْخُلُوهَا)

        Kelimenin etimolojik kökü d-h-l (dal-hı-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin içine girmek, dahil olmak ve nüfuz etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "duhûl" eyleminin fiziksel bir mekana (cennete) girmeyi veya belirli bir statüye ulaşmayı ifade ettiğini açıklar.

        Yetme'ûn (يَطْمَعُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü t-m-a (tı-mim-ayn) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının nefsin bir şeye şiddetle meyil göstermesi, onu aşırı derecede arzulaması, istemesi ve umut etmesi olduğunu belirtir. Yeis (umutsuzluk) kavramının zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tama" kavramının, kalbin ulaşmayı umduğu bir nimete veya lütfa karşı duyduğu güçlü arzu ve hasret olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, A'râf ehlinin bu psikolojik durumunu Kuran'ın eskatolojik bekleme odası üzerinden analiz eder. "Cennete girmemişlerdir fakat şiddetle girmeyi ummaktadırlar" (yetme'ûn) ifadesi, ahiretteki ilahi adaletin hassas terazisini gösterir. A'râf ehli, henüz mutlak rahmete dahil edilmemiş, ancak cehenneme de atılmamış; kalplerinde kurtuluşa dair o devasa, sarsıcı ve gerilimli umudu (tama') taşıyan varlıkların varoluşsal beklentisini yansıtır. Bu durum, insan ruhunun ilahi lütuf karşısındaki mutlak acziyetinin ve hasretinin doruk noktasıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X