وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُۚ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُۚ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۜ وَنُودُٓوا اَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
Cennette onların altından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: 'Bizi bu nimete kavuşturan Allah'a hamdolsun! Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik. Hakikaten Rabb'imizin elçileri gerçeği getirmişler.' Onlara, 'İşte size cennet. Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık o size kaldı' diye seslenilir.
(Cennette) onların kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. İbn Kuteybe dedi ki: Buradaki "ğill" (غِلّ) kelimesi kıskançlık ve düşmanlık anlamına gelir. Bu ayetin işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onların kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız, yani Cenab-ı Hak dünyada onların, yani müminlerin kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atar ve onları iman vasıtasıyla birbirlerine kardeş yapar. Nitekim bir ayette şöyle buyurmuştur: "Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz". Cenab-ı Hak burada onların birbirlerine düşman iken kalplerini kendilerine ikram etmiş olduğu iman yoluyla birleştirdiğini ve böylece düşman iken kardeş olduklarını haber veriyor. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Cennet ehlinin kalplerinde kin ve haset bulunmaz; çünkü kin ve haset onlara keder ve hüzün verir, dolayısıyla onların kalplerinde ancak sevgi bulunur. Bazıları da şöyle der: Bu ahirette olacaktır, Allah onların dünyada iken kalplerinde bulunan kin duygusunu söküp alır, hepsi kardeş haline gelirler. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik; artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar". Hz. Ali'nin (r.a.) de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Cenab-ı Hakk'ın "Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik; artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar" mealindeki ayetine dayanarak ben, Osman, Talha ve Zübeyir'in o insanlardan olacağımızı ümit ediyorum. İbn Abbas'tan (r.a.) da şöyle rivayet edilmiştir: Bu ayet, Allah kendilerinden razı olsun Ali, Ebû Bekir, Ömer, Osman, Talha, Zübeyir, İbn Mes'ud, Ammar, Selman ve Ebû Zer hakkında gelmiştir. Onların dünyada iken birbirlerine karşı duydukları kin ve düşmanlık duygusunu, Resûlullah'tan (s.a.) sonraki çatışmalarını ve ihtilafa düşmelerini kalplerinden söküp atar ve hep birlikte cennete girerler. En doğrusunu Allah bilir ya, onların ihtilaf ve çatışmaları dünyevi sebeplerdendi, din yüzünden değildi. Bu bakımdan bunlar ahirette kalkar ve yok olup gider. Bizimle kafirler arasındaki düşmanlık ise dünyada da ahirette de yok olmaz, devam eder durur, çünkü bu düşmanlık din ve inanç düşmanlığıdır, bundan dolayı bu düşmanlık ebediyen yok olmaz. Ayette Çıkarıp atarız anlamına gelen "neza'nâ" (نَزَعْنَا) fiili, onların içinde bulundukları hali değil çıkarıp atmanın başlangıcını ifade ediyor gibidir, nitekim "Allah onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin velileri ise onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar" mealindeki ayet de engellemenin başlangıcını ifade eder, yani Allah onları o halden çıkarmasaydı öyle kalırlardı demektir. Buna göre Çıkarıp atarız mealindeki ifade de, onların kalplerine kin duygusunu başlangıçta biz koymadık demektir. Eğer Allah onları o halde bıraksaydı, o duygu kendilerinde sabit kalırdı. Bu ayet, kulların fiillerini Allah'ın yaratmasının söz konusu olduğuna da işaret etmektedir, çünkü kin ve düşmanlık kulların fiillerindendir, bundan dolayı onlar kötülenmektedirler. Sonra Allah onların kalplerinden bu duyguyu söküp attığını, Bizi bu nimete kavuşturan Allah'a hamdolsun! mealindeki beyanıyla da onun yerine teşekkür duygusunu koyduğunu haber vermektedir. Allah, yapmadığı bir şeyle övülmekten hoşlananı da kötülemektedir; onlardan övülmeyi istemesi ise o fiili kendisinin yarattığına işaret eder, bundan dolayı onlardan övülmeyi istemektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
(Cennette) onların altından ırmaklar akarken ... En doğrusunu Allah bilir ya, insanların tabiatları gereği olarak dünyada akan nehirlere ilgi duyduklarını, onları seyretmeyi sevdiklerini bildiğinden dolayı Cenab-ı Hak ayette bunu belirtmektedir; dünyada tabiatlarının ve gönüllerinin arzu ettiği şeyleri dile getirerek, emirlerine uymaya ve yasaklarından kaçınmaya teşvik etmek için insanları ahirette de onlara sahip olmaya özendirmektedir. Kur'an-ı Kerim'de söz konusu edilen saraylar, çadırlar, cariyeler, genç hizmetçiler, bardaklar, ibrikler ve benzeri şeylerin hepsi, dünyada insanların canlarının çektiği ve gönüllerinin meylettiği nimetlerdir, Allah da insanları özendirmek amacıyla ahirette kendilerine bunları vadetmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Bizi bu nimete kavuşturan Allah'a hamdolsun! Hasan-ı Basri ve diğerleri şöyle dediler: Ayetteki "hedânâ" (هَدَانَا) kelimesi, bize onun yolunu gösteren anlamına gelir. Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik. Bize göre burada maksat, farklı sebeplerden dolayı doğru yolu gösterme ve açıklama hidayeti değildir. [Birincisi] , Allah'ın fazlı ve lütfuyla onlara ikram etmiş olduğu hidayet, onları doğru yolu bulmaya muvaffak kılmasıdır. Çünkü o imtihan ve lütuf anlamındadır, eğer bu sadece yol gösterme (delalet) ve açıklamadan ibaret olsaydı, o imtihan ve lütfün anlamı olmazdı. Çünkü onda yol gösterme ve açıklama (beyan) zaten herkes için vardır. İkincisi, maksat eğer delalet ve beyan olsaydı, bu peygamberler ve diğerleri olmak üzere herkes için söz konusu olurdu, çünkü onlara da delalet ve beyan gerekir. Bu itibarla burada kastedilen yol gösterme ve açıklama değil, başka şeydir. Üçüncüsü, Allah kendisine doğru yolu gösterdiği ve ona ulaşmaya muvaffak kıldığı sırada hiç kimsenin kendiliğinden sapması ve şaşırması mümkün değildir, ancak bu hal hazan delalet ve beyan için söz konusudur. Bütün bunlar, ayetin onların söylediği gibi yol gösterme (delalet) ve açıklama (beyan) anlamına gelmediğini kanıtlar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bazıları şöyle söylediler: Mutezile, Cenab-ı Hakk'ın verdiği haberlerde O'na muhalefet etmekte, peygamberlerin Allah'tan naklen haber verdikleri şeylere de, cennet ve cehennem ehline de, İblis'e de muhalefet etmektedirler. Onların Allah'a muhalefetleri, Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik mealindeki ilahi kelamda ve benzeri ayetlerde ortaya çıkmaktadır. Peygamberlere muhalefetleri, "Ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez" mealindeki ayette görülmektedir. Cehennemliklere muhalefetleri, onların söyledikleri "Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik" sözlerinde, İblis'e muhalefetleri de onun "Rabb'im! Benim sapmama imkan verdin" sözünde görülmektedir. İblis, Allah'ı Mûtezile'den daha iyi bilmektedir.
Hakikaten Rabb'imizin elçileri gerçeği getirmişler. Bu cümlenin farklı anlamlara gelme ihtimali vardır. Onlar Hakkı getirmişler, yani hak dini getirmişler yahut yapanların doğru ve isabetli yolda olmalarını sağlayan davranışları getirmişlerdir, bunların hepsi doğru ve isabetlidir. Rabb'imizin elçileri gerçeği getirmişler mealindeki beyan, doğruluk ve benzeri şeyleri getirmişler anlamına da gelebilir. Buradaki Hak kelimesinin iki anlamı vardır; birincisi, Allah'ın kullarına layık gördüğü hak anlamına, ikincisi de peygamberler aklın da hak ve doğru gördüğü ilkeleri ve bilgileri getirmişlerdir anlamına gelir.
Onlara, 'İşte size cennet' diye seslenilir. Buradaki "tilküm" (تِلْكُمُ) kelimesi, ancak gaipten konuşulduğunda kullanılır, halbuki onlar o cennetin içindedirler. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun tefsiri şudur: İşte cennet, yani dünyada vadolunduğunuz ve size haber verilen cennet budur! Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık o size kaldı, yani amelleriniz size bu cenneti kazandırdı. Bu ayet, imanın, insanların amelleri cümlesinden olduğuna işaret etmektedir, çünkü Allah ayette, Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık cennet size kaldı buyurmaktadır. Cennet ancak imanla elde edilir, diğer ameller ise ancak iman var ise sahih kabul edilir. Her ne kadar onlar cenneti Allanın lütfu ile kazanmış iseler de, Cenab-ı Hak, onların yaptıkları amellerle cenneti elde ettiklerini haber vermekte, onların Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik mealindeki sözlerinin mükafatı ve şükürleri ile onu kazandıklarını bildirmektedir.
Yorumu Yorumla
-
Neza'nâ (وَنَزَعْنَا)
Kelimenin etimolojik kökü n-z-a (nun-ze-ayn) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi bulunduğu yerden şiddetle, zorlayarak veya kökünden sökerek çekip çıkarmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nez" eyleminin fiziksel bir nesneyi yerinden oynatmak anlamına geldiği gibi, mecazi olarak insanın iç dünyasındaki yerleşik duyguları, inançları veya hastalıkları söküp atmak anlamına da geldiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve eskatolojik (ahirete dair) anlambiliminde bu eylemi ontolojik bir arınma işlemi olarak tahlil eder. Dünyevi hayatta insan ruhuna yapışan psikolojik yüklerin (kin, haset), cennet boyutuna geçişte Tanrı'nın aktif ve kesin bir müdahalesiyle (neza'nâ/söküp aldık) insanın fıtratından tamamen koparılması eylemidir. Bu çıkarma işlemi, cennetin mutlak barış yurdu olmasının felsefi önkoşuludur.
Sudûrihim (صُدُورِهِمْ)
Tekili "sadr" olan bu kelimenin etimolojik kökü s-d-r (sad-dal-ra) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin ön kısmı, baş tarafı, yüzleşilen ciheti ve dönmek/çıkmak olduğunu belirtir. İnsanın göğsüne de bedenin ön cephesi ve kalbi barındıran merkez olduğu için "sadr" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "sadr" kavramının fiziksel göğüs kafesini ifade etmesinin yanı sıra, insanın niyetlerinin, gizli düşüncelerinin, sevinç ve öfkelerinin kaynadığı manevi/psikolojik merkeze (kalbin kabına) işaret ettiğini açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamdaki psikolojik derinliğine dikkat çeker. Kin ve nefret (ğill), insanın sadece zihninde yüzeysel olarak taşıdığı bir düşünce değil, doğrudan "sadrlara" (göğüslere/kalbin derinliklerine) yerleşen, orayı daraltan ve kök salan ağır bir duygusal tortudur. Allah'ın bu tortuyu söküp alması, ruhun en derin dehlizlerine yapılan ilahi bir şifa operasyonudur.
Ğillin (غِلٍّ)
Kelimenin etimolojik kökü ğ-l-l (ğayn-lam-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin arasına veya içine gizlice sızmak, araya girmek, boyna geçirilen zincir (ağlâl) ve kalpte gizlenen düşmanlık, kin, haset olduğunu belirtir. Suyun ağaç köklerine sızması gibi, bu duygu da insanın fıtratına sızıp onu esir aldığı için bu ismi almıştır.
Râgıb el-İsfahânî, "ğıll" kavramının insanın içinde sakladığı ve fırsat bulduğunda açığa çıkardığı derin düşmanlık, aldatma niyeti ve çekememezlik olduğunu ifade eder.
Gabriel Said Reynolds, "kalplerdeki kinin sökülüp atılması" motifini Geç Antik Çağ'ın eskatolojik saflık (purity) anlayışı bağlamında okur. Cennet (veya Göksel Krallık), dönemin Süryani ve Yahudi vizyonlarında da dünyevi tutkuların, rekabetin ve intikam duygularının tamamen yok olduğu mutlak bir sükûnet alanıdır. Kuran, bu ortak Ortadoğu idealini, inananların birbirlerine duyabilecekleri her türlü tarihsel ve insani kırgınlığın ontolojik olarak silindiği bir kardeşlik tasviriyle (cennetin felsefi temeliyle) inşa eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi sosyolojik bir bağlamda tahlil eder. Yedinci yüzyıl Arap toplumunda kabile savaşları, kan davaları ve intikam (se'r) duygusu son derece köklü ve yıkıcı bir sosyal gerçeklikti. Kuran, cennete girenlerin kalplerinden bu "ğıll"ın (kabilevi asabiyetten, dünyevi rekabetten ve şahsi kırgınlıklardan doğan kinin) sökülüp atıldığını beyan ederek, ahiret toplumunun dünyevi hırslardan tamamen arınmış, yepyeni ve kusursuz bir sosyolojik yapı olduğunu vurgular.
Tecrî (تَجْرِي)
Kelimenin etimolojik kökü c-r-y (cim-ra-ye) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının hızlı ve kesintisiz hareket etmek, akmak, koşmak ve bir durumun devamlılık arz etmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "cereyân" eyleminin suyun yatağında akmasını ifade ettiği gibi, işlerin yolunda gitmesi veya zamanın akması gibi mecazi kullanımları da barındırdığını açıklar.
Tahtihim (تَحْتِهِمُ)
Kelimenin etimolojik kökü t-h-t (te-ha-te) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin alt kısmı, aşağısı ve zemini olduğunu belirtir. "Fevk" (üst) kelimesinin mutlak zıddıdır.
El-Enhâru (الْأَنْهَارُ)
Tekili "nehr" olan bu kelimenin etimolojik kökü n-h-r (nun-he-ra) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının genişlik, bolluk, yarılıp açılmak ve suyun bolca aktığı geniş yatak olduğunu belirtir. Gündüze "nehâr" denilmesi de karanlığın yarılıp aydınlığın (ışığın) geniş bir alana yayılmasından ileri gelir.
Râgıb el-İsfahânî, nehir kelimesinin büyük ve kesintisiz su akıntılarını ifade ettiğini açıklar.
Arthur Jeffery, bu kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, evrensel dinler tarihindeki "cennet nehirleri" kullanımının Aramice/Süryanice "naharā" kelimesiyle ortak bir Sami mirasına dayandığını belirtir. Antik Ortadoğu teolojisinde (örneğin Eden Bahçesi tasvirlerinde) nehir, mutlak bolluğun, ilahi lütfun ve ebedi yaşamın (hayat suyunun) evrensel kozmolojik sembolüdür.
Kâlû (وَقَالُوا)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, söz söylemek ve harfleri sesli bir şekilde dizmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin burada sıradan bir konuşmadan ziyade, cennet ehlinin kalplerindeki mutlak tatmin duygusunu ve ilahi adaletin tecellisini yüksek bir şuurla itiraf etmeleri (beyanları) olduğunu açıklar.
El-Hamdü (الْحَمْدُ)
Kelimenin etimolojik kökü h-m-d (ha-mim-dal) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının birini sahip olduğu güzel niteliklerden, kendi iradesiyle yaptığı iyiliklerden dolayı yüceltmek, övmek ve ona minnet duymak olduğunu belirtir. Şükür kavramından daha genel, medh (kuru övgü) kavramından ise daha şuurludur.
Râgıb el-İsfahânî, "hamd" kavramının, bir nimeti verenin üstünlüğünü ve cömertliğini, o nimeti alan kişinin derin bir saygı ve itaatle onaylaması eylemi olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve teolojik sisteminde "hamd" kavramını insanın Tanrı karşısındaki en nihai ontolojik duruşu olarak tahlil eder. Cennet ehlinin sözlerine "Hamd Allah'a mahsustur" diyerek başlaması, yeryüzündeki iman eyleminin ahiretteki mutlak linguistik (dilsel) meyvesidir. İnsan, kendi amelleriyle cennete girmiş olsa bile, bu sonucun asıl failinin (yaratıcısının) kendi egosu/ameli değil, mutlak lütuf sahibi olan Tanrı olduğunu idrak eder ve tüm varoluşsal krediyi O'na (hamd ile) iade eder.
Hedânâ (هَدَانَا)
Kelimenin etimolojik kökü h-d-y (he-dal-ye) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının öne geçmek, yol göstermek, incelikle ve şefkatle rehberlik etmek, bir kimseyi hedefine ulaştırmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının bir kimseyi doğru yola sevk etmek ve o yolda yürümesini sağlayacak imkanları ona sunmak olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin cennet ehlinin dilindeki kullanımını "varoluşsal minnet" bağlamında analiz eder. Cennet ehli "Bizi buna hidayet eden (ulaştıran) Allah'a hamdolsun" diyerek, yeryüzündeki kendi akli melekelerinin, ibadetlerinin ve iradelerinin tek başına yeterli olmadığını, ilahi bir yönlendirme (hidayet) olmadan hakikati bulmalarının ontolojik olarak imkansız olduğunu felsefi bir teslimiyetle itiraf ederler.
Rusülü (رُسُلُ)
Tekili "resûl" olan kelimenin etimolojik kökü r-s-l (ra-sin-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi usulca, belli bir sıraya göre ve peş peşe yönlendirmek, göndermek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "resûl" kavramının bir mesajı (risaleti) bir otoriteden alıp diğerlerine iletmekle görevli elçi olduğunu ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kökeniyle birlikte Süryanicedeki "shlīḥā" (elçi/havari) kavramıyla olan anlamsal akrabalığına dikkat çeker. Ortak Sami teolojisinde Tanrı'nın iradesini taşıyan elçilere verilen kurumsal bir isimdir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambiliminde "Resûl" kavramını aşkın (müteâl) Tanrı ile içkin (yeryüzündeki) insan arasındaki bilgi ve otorite köprüsü olarak tahlil eder. Cennet ehlinin "Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş" demeleri, dünyada iken bazen şüphelere konu olan peygamberane bilginin (vahyin), ahiret boyutunda mutlak bir şeffaflıkla doğrulanması (tasdiki) ve epistemolojik şüphenin tamamen sona ermesidir.
Bil-Hakkı (بِالْحَقِّ)
Kelimenin etimolojik kökü h-k-k (ha-kaf-kaf) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin sabit olması, yerleşiklik kazanması, gerçeğe mutabık olması ve inkar edilemez bir kesinliğe ulaşması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramının söylenen bir sözün veya inancın dış dünyadaki gerçeklikle birebir uyuşması, adalete ve hikmete tam uygun olması durumu olduğunu açıklar. Batıl (sahte/asılsız) kavramının mutlak zıddıdır. Elçilerin "hakk ile" geldiğinin itirafı, dünyevi yaşamda soyut birer vaat olarak duran ahiret öğretilerinin artık ontolojik olarak tecrübe edilen mutlak gerçeklere dönüştüğünün ilanıdır.
Nûdû (وَنُودُوا)
Kelimenin etimolojik kökü n-d-v veya n-d-y (nun-dal-vav/ye) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir araya gelmek ve yüksek sesle birine çağrıda bulunmak, seslenmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nidâ" eyleminin uzaktaki veya çok kalabalık bir kitleye sesini duyurmak için yapılan resmi ve yüksek sesli ilan olduğunu açıklar. Eylemin edilgen (meçhul) formda kullanılması, nidanın kaynağının (melekler veya ilahi bir ses) gizemini korurken, eylemin ihtişamına ve kapsayıcılığına vurgu yapar.
Angelika Neuwirth, bu edilgen nidâ (çağrılma) motifini eskatolojik edebiyat bağlamında inceler. Cennet ehline "İşte bu cennet size aittir" diye seslenilmesi, Geç Antik Çağ apokaliptik sahnelerinde ilahi mahkemenin nihai kararını ilan eden görkemli, litürjik ve göksel bir anons (proclamation) geleneğinin Kuran'daki sarsıcı bir yansımasıdır.
El-Cennetü (الْجَنَّةُ)
Kelimenin etimolojik kökü c-n-n (cim-nun-nun) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının örtmek, gizlemek olduğunu; bitki örtüsüyle toprağı kapladığı için bahçeye bu ismin verildiğini belirtir.
Arthur Jeffery, teolojik terminolojideki kullanımının İbranice "gan" ve Süryanice "gantā" (bahçe) kelimeleriyle ortak bir kökten geldiğini belirtir.
Ûris'tümûhâ (أُورِثْتُمُوهَا)
Kelimenin etimolojik kökü v-r-s (vav-ra-se) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir malın, makamın veya özelliğin bir kimseden diğerine satın alma olmaksızın, hak veya lütuf yoluyla geçmesi, devredilmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "miras" ve "virâset" kavramlarının mülkiyetin çabasız olarak intikalini ifade ettiği gibi, Kuran'da mecazi olarak ilahi bir vaadin kalıcı bir şekilde hak sahiplerine teslim edilmesi anlamında da kullanıldığını açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki teolojik boyutuna dikkat çeker. Kuran, cenneti "satın alınan" veya tam olarak "hak edilen" bir ticaret malı gibi değil, "miras bırakılan/varis kılınan" (ûris'tüm) bir lütuf olarak tanımlar. İnsanın dünyadaki sınırlı ameli sonsuz bir cenneti satın almaya yetmez; ancak bu ameller, ilahi şefkatin o sonsuz yurdu kuluna "miras" olarak bağışlamasının meşru gerekçesini (sebebini) oluşturur.
Ta'melûn (تَعْمَلُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü a-m-l (ayn-mim-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bir iş yapmak, üretmek ve eylemde bulunmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının şuurlu, kasti ve iradeye dayalı eylem olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde kader ve özgür irade eksenini bu fiil üzerinden tahlil eder. Cennetin miras bırakılması ilahi bir lütuf olmakla birlikte, bu nidânın hemen ardından "işlemekte olduğunuz (amelleriniz) sebebiyle" (bimâ küntüm ta'melûn) denilmesi, İslam ahlakındaki eylem felsefesinin kilit taşıdır. Kurtuluş (felâh), ne salt Tanrı'nın keyfi bir seçimidir ne de sadece insanın kendi eyleminin mekanik sonucudur; o, insanın kendi özgür iradesiyle ürettiği bilinçli ahlaki eylemlerin (amelin) ilahi lütufla (hidayet ve mirasla) buluştuğu ontolojik bir sentezdir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla