Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 39. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 39. Ayet

    وَقَالَتْ اُو۫لٰيهُمْ لِاُخْرٰيهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâlet ûlâhum li-uḣrâhum femâ kâne lekum ‘aleynâ min fadlin feżûkû-l’ażâbe bimâ kuntum teksibûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın!

      Öncekiler de sonrakilere derler ki. Bu beyanda geçen ve öncelikler anlamına gelen "ûlâhum" (أُولَاهُمْ) sözcüğünden, yukarıda da söylediğimiz gibi sonrakiler için o dini vazeden ve onu gidilen bir yol haline getirenler kastedilmiştir. Sonrakiler anlamına gelen "uhrâhum" sözcüğünden maksat da zaman itibariyle daha sonra gelenlerdir. "Ûlâhum" lafzının cehenneme ilk girenler, "uhrâhum" lafzının da cehenneme son girenler, yani tabi olan halk kesimi anlamına gelmesi de muhtemeldir. Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok. Bu beyanın anlamı ile ilgili iki yorum yapılmıştır. Birincisi, sizin hiçbir konuda bizden üstün bir tarafınız yoktur, siz dalalete düştünüz biz de dalalete düştük anlamına gelir. Yani bizim sizin üzerinizde bir üstünlüğümüz ve otoritemiz yoktu. Bizim elimizde sizi kendisine uymaya mecbur edecek delillerimiz ve mucizelerimiz de yoktu. Biz sadece sizi davet ettik, siz de kabul ettiniz. Size peygamberler çeşitli deliller ve mucizelerle gönderilmişti, ama onları dinlemediniz. Bu, sanki şeytanın şu sözüyle itiraf ettiği hatasına benzemektedir: "Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: 'Şüphesiz Allah size gerçek bir vadde bulunmuştu". İşte o liderler de tabilerine, şeytanın bütün insanlara söylediğine benzer sözler söylerler. Şöyle de denilmiştir: Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok, yani sizin azabınız bizimkinden daha hafif değil, siz de biz de aynı azap içindeyiz, hiçbir şekilde siz bizden daha hafif azap görmüyorsunuz. Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok mealindeki beyan hakkında yapılmış iki yorumdan biri ahiret hayatı ile, diğeri de dünya ile ilgilidir. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın! Yani şirk koşmanızdan ve Allah'ın ayetlerini yalanlamanızdan dolayı azabı tadın! Onlar da kazandıklarının ve yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlet (قَالَتْ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, beyanda bulunmak ve harfleri sesli bir şekilde bir araya getirmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da sıradan bir hitabın ötesinde, kişinin kendi felsefesini, inancını ve niyetini dışa vurması (beyan etmesi) olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve eskatolojik (ahirete dair) anlambiliminde bu eylemin, cehennemdeki hiyerarşik gruplar arasında başlayan çatışmacı ve suçlayıcı diyalogları başlatan ontolojik bir itiraf ve yüzleşme eylemi olduğunu tahlil eder.

        Ûlâhüm (أُولَاهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-v-l (hemze-vav-lam) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin başlangıcı, kaynağı, öne geçmek, önce gelmek ve aslına dönmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "evvel" ve "ûlâ" kavramlarının, zaman, mekan veya statü bakımından diğerlerinden daha önde olanları, bir çığırı başlatanları ve öncüleri ifade ettiğini açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi sosyolojik bir zeminde tahlil eder. Ayetteki "öncekiler" (ûlâ) kavramı, salt kronolojik olarak daha önce yaşamış olanları değil; küfrü, şirki ve fâhişeyi bir gelenek olarak icat eden, topluma liderlik yapan ve sapkınlığı kurumsallaştıran Câhiliye aristokrasisini, yani ideolojik "önderleri/elitleri" temsil eder.

        Li-uhrâhüm (لِأُخْرَاهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-r (hemze-hı-ra) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının öne geçmenin (kudüm) zıddı olarak geride kalmak, arkada olmak ve sonradan gelmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "uhrâ" ve "âhir" kelimelerinin öncülere (evvele) tabi olan, onların izinden giden, eylem ve zaman bakımından sonraya bırakılan kitleleri tanımladığını ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ûlâ" (öncüler) ve "uhrâ" (sonrakiler/tabiler) kelimelerinin peş peşe kullanılmasındaki edebi ve psikolojik tezatlığı tahlil eder. Dünyadayken aralarında kesin bir itaat, körü körüne bir taklit ve saygı hiyerarşisi bulunan bu iki sınıfın, cehennem azabıyla yüzleştikleri an tüm bu hiyerarşinin çöktüğünü; liderlerin (ûlâ), onları suçlayan tabilerine (uhrâ) karşı hiçbir üstünlüklerinin kalmadığını acı bir şekilde itiraf etmelerini muazzam bir dramatik retorikle açıklar.

        Fadlin (فَضْلٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü f-d-l (fe-dat-lam) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ihtiyaç duyulan miktardan arta kalan, fazlalık, ziyadeleşme ve bir varlığın diğerine karşı sahip olduğu üstünlük (meziyet) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fadl" kavramının statü, güç, erdem veya mal bakımından başkalarından ileride olma ve ayrıcalık taşıma durumu olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve sosyolojik sisteminde bu kelimeyi derinlemesine analiz eder. Câhiliye toplumunda "fadl" (üstünlük), tamamen soya, kabile gücüne, zenginliğe ve otoriteye dayanan sahte bir ontolojik kibir (istikbâr) meselesidir. Liderlerin (ûlâ), tabilerine dönerek "Sizin bize karşı hiçbir üstünlüğünüz (fadlınız) yoktu" demeleri, dünyadaki o sahte güç illüzyonunun tamamen yıkıldığını; cehennemde lider ile kölenin, saptıran ile sapanın mutlak bir hiçlikte, acıda ve değersizlikte eşitlendiğini ilan eden felsefi bir çöküş anıdır.

        Fezûkû (فَذُوقُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü z-v-k (zel-vav-kaf) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının dille bir şeyin tadına bakmak, onu test etmek ve tecrübe etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zevk" (tatma) eyleminin sadece yiyecekleri değil, aynı zamanda acının, azabın veya bir nimetin insan ruhunda ve bedeninde bıraktığı sarsıcı etkiyi, bizzat yaşayarak hissetmeyi ifade ettiğini açıklar.

        Angelika Neuwirth, bu fiilin (emir kipiyle: tadın!) Geç Antik Çağ'ın eskatolojik vizyonundaki işlevini tahlil eder. Kuran'da cehennem azabının sadece entelektüel veya soyut bir ceza olmadığını; ruhun ve diriltilmiş bedenin doğrudan hissedeceği (tadacağı), yakıcı ve son derece somut bir fiziksel-psikolojik tecrübe olduğunu vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ironisine dikkat çeker. Normalde yiyecek ve lezzet için kullanılan "tatmak" (zevk) fiilinin, burada "azabı tatmak" şeklinde kullanılması, inkarcıların dünyada tatmin ettikleri şehevi arzularına (israflarına) karşılık olarak ahirette kendilerine sunulan yegane "gıdanın" acı ve ateş olduğu şeklindeki şiddetli bir belagat ve alay (tehekküm) içerir.

        El-Azâbe (الْعَذَابَ)

        Kelimenin etimolojik kökü a-z-b (ayn-zel-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının engellemek, alıkoymak, bir kimseyi yemekten veya içmekten mahrum bırakarak ona acı çektirmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "azab" kavramının insanın fıtratını sarsan, ona derin fiziksel ve manevi elem veren her türlü ağır ceza olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, "azab" kelimesinin etimolojik serüvenini inceleyerek, bu kelimenin ortak Sami hukuk ve din terminolojisiyle akraba olduğunu belirtir. Kuran'da ahiret cezası olarak kullanımının, dönemin Ortadoğu dillerinde (özellikle Süryanice ve Aramicede) eziyet ve yasal ceza anlamlarına gelen köklerle derin bir bağ taşıdığını iddia eder.

        Teksibûn (تَكْسِبُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-s-b (kef-sin-be) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının rızık aramak, çalışıp çabalamak, toplamak ve bir eylemin sonucunu kendi nefsine mal etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kesb" eyleminin insanın kendi özgür iradesi, bilinci ve çabasıyla elde ettiği, faili bizzat kendisi olduğu iyi veya kötü her türlü fiil ve bu fiilin neticesi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, kesb kavramını Kuran ahlak sisteminin (insan iradesi ve sorumluluğu bağlamının) tam merkezine oturtur. Cehennemdeki liderlerin "Kendi kazandıklarınız (işledikleriniz) yüzünden tadın azabı" şeklindeki beyanı, Kuran'ın teodise (kötülük ve adalet) problemini çözen anahtardır. İnsan pasif bir kurban değildir; o, kendi felaketini yeryüzünde kendi iradesiyle, inkarıyla ve eylemleriyle ilmek ilmek "kazanmıştır" (kesb). İlahi adalet, sadece insanın kendi hür iradesiyle elde ettiği bu ontolojik sonucun ahirette kendisine iade edilmesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X