Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 37. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 37. Ayet

    فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَنَالُهُمْ نَص۪يبُهُمْ مِنَ الْكِتَابِۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْۙ قَالُٓوا اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Femen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben ev keżżebe bi-âyâtih(i)(c) ulâ-ike yenâluhum nasîbuhum mine-lkitâb(i)(s) hattâ iżâ câet-hum rusulunâ yeteveffevnehum kâlû eyne mâ kuntum ted’ûne min dûni(A)llâh(i)(s) kâlû dallû ‘annâ veşehidû ‘alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'a iftira eden veya O'nun ayetlerini asılsız sayandan daha zalim kim vardır! Onlar kendileri için yazılmış nasiplerini elde ederler. Sonunda elçilerimiz gelip canlarını alırken, 'Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılarınız nerede?' derler. 'Bizden sıvışıp gittiler' diye cevap verirler. Ve (dünyadayken) kafir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.

      Allah'a iftira eden veya O'nun ayetlerini asılsız sayandan daha zalim kim vardır! Buradaki Daha zalim kim vardır mealindeki ifade hakkında daha önce gerekli açıklamayı yapmıştık. Bu, cevabı olmayan bir soru edatıdır, ancak müfessirler bunu anlamışlar ve şöyle demişlerdir: Allah'a iftira edenden daha zalim kimse yoktur. Müfessirler, o sorudan anladıkları cevabı vermişlerdir, yoksa daha zalim kimse yoktur cümlesi, Daha zalim kimdir sorusunun tefsiri değildir. Daha zalim kimdir, yani kendisini Cenab-ı Hakk'ın yarattığını bilmesine, O'nun verdiği nimetler içersinde yüzmesine ve O'nun lütufları ve iyilikleri kendisini her yönden kuşatmasına rağmen yine de Allah'a iftira eden kişiden daha çirkin ve daha kötü bir zulüm işleyen kimse yoktur.

      Allah'a iftira eden. Denildi ki: İftira, daha önce kendisine başkasından bir bilgi gelmediği halde kendiliğinden yalan uydurmak demektir. Nitekim bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Elleriyle ayakları arasında bir iftira düzüp getirmeyecekler". Yalan ise, insan ya kendisi onu uydurmuş yahut da daha önce biri söylemiş ve ondan duymuş olduğu şeydir. Sonra insanların Allah'a iftira etmeleri farklı şekillerde olur; Allah'ın oğlu vardır demeleri, ortağı ve eşi vardır demeleri bunun örnekleridir. Keza "Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz" ve "Bunlar Allah katında bizim aracılarımız" diyerek Allah' tan başkasına kulluk yapmalarıdır. "Onlar bir kötülük yaptıkları zaman; Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti" demeleridir. Bu sözleriyle de onlar Allah'a iftira etmiş olurlar. Bazı şeyleri kendilerine haram kılarlar, sonra da bunu Allah'a nispet ederek O'na iftira ederler. Bunlara benzer çeşitli iftira nevileri vardır.

      Onlar kendileri için yazılmış nasiplerini elde ederler. Bu ayetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Allah'ın emir ve yasaklarına itaat eden ve O'nun peygamberlerine de itaat eden kişiye, içinde ebedi kalacağı cennet yazılmıştır, bu onun nasibidir ve kendisi için kitapta yazılan hisse budur. Allah'a isyan eden ve peygamberlerine muhalif olan kişiye de, içinde ebedi kalacağı cehennem yazılmıştır, bu da onun kitaptaki nasibidir. Ebû Bekir el-Keysanî şöyle dedi: Onlar kendileri için yazılmış nasiplerini elde ederler, yani onlar ahirette mükafat ve ceza olarak nasiplerini alırlar, bu İbn Kuteybe'nin sözüdür. Bu iki görüşün dışında ayetin iki anlama daha gelme ihtimali vardır. Birincisi, onlar ilahi kitapları tahrif edip değiştirmişler, sonra da bunu Allah'a nispet etmişlerdi. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Elleriyle kitap yazıp sonra 'Bu Allah'ın katındandır' diyenlerin vay haline!". "Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, 'Bu Allah katındandır' derler". Onların tahrif edip değiştirdikleri kitaplar kendileri için kanun haline gelmiştir ve onlar kıyamete kadar ona göre davranırlar. Kıyamet günü gelince de bunun karşılığı olan cezayı önlerinde bulurlar. İkincisi, Nasiplerini elde ederler, yani kendileri için yazılmış olan rızkı ve nimeti elde ederler, yazılmış olan bu şeyleri tam olarak alır, sonra ölürler.

      Sonunda elçilerimiz gelip canlarını alırlar. Bu yoruma (nasiplerini dünyada alırlar yorumuna) göre elçiler gelip onların ruhlarını kabzederler. Bu, açık bir ifadedir. Ayeti ahiretteki ceza ile yorumlayanlara göre ise, her ne kadar onlar ahirette ölmeyecek iseler de onların canlarını almayı, azabın şiddetinden dolayı buradaki ölmeyi ateşe benzetmektedir. Bir ayet-i kerimede Allah şöyle buyurmaktadır: "Ona her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir". Yani ona her taraftan ölüm sebepleri gelecektir. Onlar kendileri için yazılmış nasiplerini elde ederler mealindeki ayeti, dünyada rızıklarını ve kendileri için yazılan her şeyi tam olarak alacakları diye yorumlayanlar ayetteki "hattâ" (حَتَّىٰ) sözcüğünü ispat etmek anlamına hamlederler. Onun ahirette olacağı şeklinde yorumlayanlara göre de bu lafız sıla anlamına gelir ve zaittir.

      Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılarınız nerede? Bunun ahirette olacağı yorumunu yapanlara göre ve bunun ruhlarını alırken veya aldıktan sonra olacağı şeklinde yorumlayanlara göre, bu sözü onlara cehennemde melekler söyler. Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılarınız nerede? Yani Allah'tan başka kendisine kulluk yaptıklarınız nerede? Siz "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır" diyordunuz, nerede onlar? "Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz" dedikleriniz nerede? Yahut da "Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkarların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkanı vermişizdir" mealindeki ayette ifade buyurulduğu üzere onların elebaşıları sorulmaktadır. Nerede sizin Allah'ı bırakıp da taptığınız o kişiler? Bizden sıvışıp gittiler, diye cevap verirler. Bizden sıvışıp gittiler, yani helak oldular, bizim kulluğumuz ve onlara tapmamız da geçersiz oldu. Görmez misin ki Cenab-ı Hak başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Toprakta kaybolup gittiğimizde" yani helak olduğumuz ve yaptıklarımız boşa gittiğinde biz yeniden mi yaratılacağız? Ve onlar (dünyadayken) kafir olduklarına dair kendi aleyhlerinde şahitlik ederler. Daha önce geçen Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılarınız nerede? mealindeki cümlede, onların reisleri ve elebaşıları kastedilmiş ise, o zaman Bizden sıvışıp gittiler mealindeki cümle, kendi dertleriyle uğraşmaktan bizi görmez oldular anlamına gelir. Şayet ayette putlar kastedilmişse, o zaman Bizden sıvışıp gittiler mealindeki cümle, bizim onlara kulluk yapmakla beklediklerimiz yok olup gitti anlamına gelir. Çünkü onlar, "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır" diyorlardı.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Azlemu (أَظْلَمُ)

        Kelimenin etimolojik kökü z-l-m (zı-lam-mim) harflerine dayanır. "Daha/en zalim" anlamına gelen ism-i tafdil (üstünlük/kıyas) formudur.

        İbn Fâris, bu kökün iki temel anlamı olduğunu belirtir: Birincisi ışıksızlık ve karanlık; ikincisi ise bir şeyi asıl ait olduğu yerin dışına koymak, hakkını eksiltmek ve sınırı aşmaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramının hak edilenden sapmak ve ilahi haddi tecavüz etmek olduğunu açıklar. Kelimenin ism-i tafdil kalıbında (azlem) kullanılması, yeryüzünde işlenebilecek en büyük, en karanlık ve en haddi aşan ahlaki suçun kimliğini belirlemek için sorulan sarsıcı bir teolojik sorudur.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde bu kavramı derinlemesine tahlil eder. İnsanın kendi nefsine veya başkalarına zulmetmesi büyük bir günah olmakla birlikte; mutlak otoriteye (Tanrı'ya) yalan iftira atarak O'nun adına dinde sahte sınırlar çizmek (haram-helal uydurmak), Kuran ahlakında ontolojik olarak "en büyük zulüm" (azlemu) olarak tanımlanır. Zira bu eylem, evrensel hakikati en köklü yerinden saptırmak ve sahte bir ilahlık taslamaktır.

        İfterâ (افْتَرَى)

        Kelimenin etimolojik kökü f-r-y (fe-ra-ye) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi kesmek, yarmak, uydurmak, aslı astarı olmayan bir şeyi varmış gibi şekillendirmek ve icat etmek olduğunu belirtir. Özellikle deriyi kesip biçerek yeni bir şekil vermeye "fery" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iftira" kavramının Kuran bağlamında, kasıtlı olarak asılsız yalanlar üretip bunları ilahi otoriteye atfetmek olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, "iftira" eylemini "küfr" (inkar) psikolojisinin en agresif aşaması olarak analiz eder. Allah'a iftira atmak (kendi ürettiği fâhişe eylemlerini "Allah böyle emretti" diye sunmak), pasif bir inançsızlık değil, Tanrı'nın kelamını ve iradesini yeryüzünde kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmeye yönelik aktif bir teolojik sahtekarlıktır.

        Keziben (كَذِبًا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-z-b (kef-zel-be) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gerçeğe, vakıaya ve doğruluğa (sıdk) aykırı söz söylemek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kezib" kavramının sadece dille söylenen bir yalan değil, aynı zamanda eylemin ve niyetin gerçeklikle örtüşmemesi durumu olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki kullanımını tarihsel bağlamda tahlil eder. Müşriklerin Câhiliye döneminde kendi uydurdukları kuralları (putlara sunulan kurbanlar, çıplak tavaf vs.) dini bir yasa gibi sunmaları, Kuran tarafından katıksız bir "yalan" (kezib) olarak etiketlenir. Kuran, din adına konuşanların tarihsel hurafelerini hiçbir şekilde meşru bir gelenek olarak kabul etmez; onları doğrudan "Allah'a karşı söylenmiş yalanlar" olarak ifşa eder.

        Yenâlühüm (يَنَالُهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü n-y-l (nun-ye-lam) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeye ulaşmak, erişmek, elde etmek ve kişinin hedefine vasıl olması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "neyl" eyleminin bir lütfa, nasibe veya cezaya doğrudan isabet etmeyi, onu almayı ifade ettiğini söyler. Fiilin muzari (geniş/gelecek zaman) formunda kullanılması, dünyevi yaşam devam ettiği sürece ilahi takdirin onlara ulaşmaya kesintisiz olarak devam edeceğini gösterir.

        Nasîbühüm (نَصِيبُهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü n-s-b (nun-sad-be) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi dikmek, sabitlemek, yerleştirmek ve bir bütünden ayrılmış, belirlenmiş pay olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nasîb" kavramının insanın hayattan, rızıktan veya ecelden kendisi için önceden değişmez bir şekilde sabitlenmiş ve ayrılmış olan hissesi olduğunu açıklar.

        El-Kitâbi (الْكِتَابِ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-t-b (kef-te-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, harfleri birbirine ekleyerek dikiş diker gibi yazmak ve toplamak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kitâb" kavramının Kuran bağlamında sadece fiziksel bir metni değil, Allah'ın ilmini, değişmez yasalarını ve levh-i mahfuzda (korunmuş levha) her varlık için yazılmış/belirlenmiş olan kesin takdiri (kaderi) ifade ettiğini açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kökenini incelerken, Kuran'daki teolojik "Kitâb" konseptinin Süryanice ve Aramicedeki "kethâbhâ" (kutsal metin, ilahi ferman) kelimesinin derin anlambilimsel mirasını taşıdığını belirtir.

        Angelika Neuwirth, bu kelimeyi Geç Antik Çağ'ın eskatolojik edebiyatı ekseninde tahlil eder. Müşriklere "kitaptan nasiplerinin ulaşması", dönemin apokaliptik metinlerinde çok yaygın olan "Göksel Kitap/Kader Kitabı" motifinin bir yansımasıdır. Zalimlerin bile yeryüzündeki rızıkları ve ömürleri, ilahi takdirin yazgısı altındadır ve bu mühlet dolana kadar yaşamaya devam ederler.

        Yeteveffevnehüm (يَتَوَفَّوْنَهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü v-f-y (vav-fe-ye) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi eksiksiz olarak yerine getirmek, tamamlamak, tam ölçüsüyle almak ve hakkını vermek olduğunu belirtir. "Vefa" kelimesi de sözü eksiksiz tutmaktan gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "teveffî" eyleminin Kuran'da fiziksel "ölüm" (mevt) kelimesinin yerine kullanıldığına dikkat çeker. Ölüm, bir yok oluş (fenâ) değil; ilahi elçilerin (meleklerin) insana emanet edilen ruhu, süresi dolduğunda eksiksiz ve tam olarak (teveffî) geri alması, tahsil etmesi işlemidir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ölüm felsefesini bu kelime üzerinden analiz eder. İnsanın canının alınması, borcun tahsil edilmesi gibi ontolojik bir geri çağırmadır. Ölüm meleklerinin (rusülünâ) gelişi, dünyevi mühletin (nasibin) bittiği ve insanın hakikatin en sarsıcı boyutuyla yüzleşeceği o mutlak kopuş (ve tamamlama) anıdır.

        Ted'ûne (تَدْعُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü d-a-v (dal-ayn-vav) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birini çağırmak, ona seslenmek, yardım talep etmek ve ona yönelmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dua" eyleminin insanın acziyetini kabul ederek kendisinden daha üstün gördüğü bir varlığa (ister Allah, ister putlar) sığınması ve ondan medet umması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın inanç sisteminde dua eylemini tahlil ederken, "Allah'tan başka çağırdıklarınız" (ted'ûne min dûnillâh) ifadesinin şirkin pratik özeti olduğunu belirtir. Ölüm anında meleklerin sorduğu bu ironik soru, müşriklerin dünyadayken kendilerine ontolojik bir güvence (velî) olarak gördükleri sahte tanrıların çöküşünü ilan eder.

        Dallû (ضَلُّوا)

        Kelimenin etimolojik kökü d-l-l (dat-lam-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının doğru yoldan sapmak, kaybolmak, yönünü şaşırmak ve bir şeyin gözden yitip gitmesi, zayi olması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" eyleminin bu ayetteki özel kullanımına dikkat çeker. Putların (veya sahte tanrıların) "dallû 'annâ" (bizden sapıp kayboldular) şeklinde ifade edilmesi, onların fiziksel olarak kaçıp gitmelerinden ziyade; en çok ihtiyaç duyulan o ölüm anında hiçbir fayda sağlamamalarını, ontolojik olarak bir hiç olduklarının ortaya çıkmasını ve mutlak bir hayal kırıklığıyla gözden yitip gitmelerini sembolize eder.

        Toshihiko Izutsu, bu fiili Kuran'daki teolojik illüzyonun (ğurûr) çöküşü olarak değerlendirir. Dünyada gerçekmiş gibi tapılan varlıklar, ölüm meleğinin müdahalesiyle anında buharlaşmış (dalâlete uğramış/kaybolmuş) ve müşrik felsefenin tüm ontolojik temeli sarsılarak yok olmuştur.

        Şehidû (وَشَهِدُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü ş-h-d (şın-he-dal) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının hazır bulunmak, gözüyle görmek, kesin olarak bilmek ve gördüğünü beyan ederek tanıklık etmek olduğunu belirtir. Gaib (yokluk) kelimesinin zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "şehâdet" kavramının insanın bizzat kendi idrakiyle ve tüm çıplaklığıyla yüzleştiği bir gerçeği itiraf etmesi olduğunu açıklar. Kendi aleyhlerine (alâ enfüsihim) şahitlik etmeleri, ölüm anında kalkacak olan felsefi körlüğün ve ahiretteki mutlak adalet mekanizmasının en dramatik göstergesidir.

        Patricia Crone, mahkeme ve şahitlik motifini Geç Antik Çağ'ın eskatolojik vizyonu içinde okur. Ruhun bedenden ayrıldığı an kurulan bu "ilahi mahkeme", Hıristiyan ve Yahudi apokaliptik metinlerinde de rastlanan evrensel bir temadır. Ancak Kuran, dışarıdan şahitler getirmek yerine, insanın bizzat kendi hakikatiyle yüzleşip kendi yıkımına (küfrüne) yine kendisinin şahitlik (itiraf) etmesi gibi son derece psikolojik ve sarsıcı bir ahlaki sorumluluk tablosu çizer.

        Kâfirîn (كَافِرِينَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-f-r (kef-fe-ra) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi örtmek, üstünü kapatmak ve gizlemek olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gizlediği için çiftçiye, karanlığıyla her şeyi örttüğü için geceye "kâfir" denilmesi bu kök anlamındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "küfr" kavramının teolojik manada hakikatin, ayetlerin ve ilahi nimetlerin üstünü bilerek, inatla ve nankörlükle örtmek olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde küfr kavramını, iman kavramının mutlak ontolojik zıddı olarak baş köşeye yerleştirir. Müşriklerin ölüm anında melekler karşısında "Biz gerçekten kafirlermişiz" itirafında bulunmaları, yeryüzünde iken hakikati nasıl büyük bir kibirle (istikbâr) örttüklerini o son anın dehşetiyle idrak etmeleridir. Hakikati örten örtü (küfr) ölümle birlikte yırtılmış ve geriye sadece insanın kendi elleriyle hazırladığı varoluşsal yıkımın acı itirafı (şehadet) kalmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X