Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 35. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 35. Ayet

    يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪يۙ فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ benî âdeme immâ ye/tiyennekum rusulun minkum yakussûne ‘aleykum âyâtî(ﻻ) femeni-ttekâ veasleha felâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey ademoğulları! İçinizden ayetlerimi size anlatacak peygamberler gelir de (onları dinleyerek) kim kötülükten sakınıp kendini ıslah ederse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

      Ey ademoğulları! İçinizden ayetlerimi size anlatacak peygamberler gelir. Müfessirler, Size içinizden peygamberler gelir mealindeki cümleyi, gelecek diye açıkladılar. Sonra Ayetlerimi size anlatacak anlamındaki beyanı, muhtemelen doğru yolumu size gösterecek demektir. Nitekim başka ayetlerde Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Size benden bir hidayet geldiğinde bilesiniz ki hidayetime uyan artık ne sapar ne de bedbaht olur". "Benden size muhakkak bir rehber gelecektir. Kim benim gönderdiğim rehbere uyarsa artık onlara ne korku vardır ne de üzüleceklerdir". Buna göre Ayetlerimi size anlatacak mealindeki cümle, hidayetimi ve doğru yolumu size gösterecek anlamına gelir. Kim kötülükten sakınıp kendini ıslah ederse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Ayetlerin, inatla karşı çıkan ve büyüklenenler dışında herkesin kabul etmeye mecbur kaldığı deliller ve kanıtlar anlamına gelmesi de muhtemeldir. Kim sakınırsa, yani şirkten sakınırsa; Ve kendisini ıslah ederse, yani Allah'a iman edip yararlı işler yaparsa Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Kim sakınırsa mealindeki ifade, peygamberlerin yasaklarından sakınırsa veya helake götüren şeylerden sakınırsa anlamına da gelebilir. Ve kendisini ıslah ederse mealindeki beyanın, peygamberlerin emrettiklerini yaparak kendini ıslah ederse yahut işini ve amelini ıslah ederse manasına gelmesi de muhtemeldir. Artık Yüce Mevla'nın onlara ikram ettiği şeyleri kaybetmekten ve bu nimetlerin yok olup gitmesinden Korkmayacaklar, çünkü yok olmasından korkmak nimetleri azaltan şeylerdendir. Onlar, bu nimetlerin arkasının kesilmesinden ve sona ermesinden de üzülmeyeceklerdir; Cenab-ı Hak burada ahiret nimetlerinin dünya nimetlerinden farklı özelliğe sahip olduğunu (dünya nimetlerinin fani, ahiret nimetlerinin ebedi olduğunu) haber vermektedir.

      Peygamberlerin İnsan Olmalarının Hikmeti

      Ey ademoğulları! İçinizden size peygamberler gelecek. Bu ilahi kelamda Cenab-ı Hak, yarattığı insanlara kendi cinslerinden peygamberler göndermek suretiyle onlara verdiği sayısız lütufları ve büyük nimetleri beyan etmektedir. İnsanlara kendi cinslerinden peygamberler göndermek suretiyle onlara lütfetmiş olmasının ilk sebebi şudur: Her cins ve her cevher, kendi cinsi ve cevheri ile uyum sağlar, başkalarıyla imtizaç edemez. Cenab-ı Hak insanlara kendi cinslerinden ve özlerinden peygamberler göndererek onların birbirleriyle uyum sağlamalarına ve ülfet kurmalarına imkan vererek kendilerine lütufta bulunmuştur. Bu, kalpleri daha çok cezbeden ve daveti kabul edip uymaya daha uygun bir yöntemdir.

      İkincisi, Allah onlara kendi milletlerinden olan ve kendi içlerinde yetişen, doğru sözlü ve güvenilir olduklarını bizzat bildikleri kişileri peygamber olarak göndermiştir, bunu da peygamberlerin sözlerinde doğru olduklarını insanların bilmeleri için böyle yapmıştır, çünkü onlarda yalan ve hıyanet asla görülmemiş, hiçbiri yalancılıkla sorguya çekilmemiştir.

      Üçüncüsü, peygamberler şayet insan türünden ve cevherinden olmasalardı, insanlar onların getirdikleri mucizelerin ve delillerin gerçekten mucize ve delil olduğunu anlayamazlardı, çünkü onların güçlerinin bu seviyeye ulaşmadığını ve takatlerinin buna yetmediğini bilemezlerdi. Ancak peygamber kendi içlerinden tanıdıkları kişi olduğunda ve o bir şey getirdiğinde, eğer yaptığı şey güçlerinin ötesinde ise onun mucize olduğunu anlarlar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Benî (بَنِي)

        Kelimenin etimolojik kökü b-n-y (be-nun-ye) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının üst üste koymak, inşa etmek ve bir yapı kurmak (bina) olduğunu belirtir. Çocuğa "ibn" (çoğulu benî) denilmesinin etimolojik nedeni, onun babasının bir inşası, varlığının ve soyunun dünyadaki devamını sağlayan somut bir yapısı olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Kuran'daki kullanımının sadece biyolojik bir evlatlık bağını veya nesep ilişkisini değil, insan neslinin yeryüzündeki tarihsel inşasını, birbirine eklemlenen zincirini ifade ettiğini söyler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Ey Âdemoğulları" hitabının bağlamsal retoriğini tahlil eder. Kuran, burada spesifik bir kabileye veya millete değil, elçilerin (peygamberlerin) gönderilmesi bağlamında evrensel "Adem'in çocukları" kimliğine seslenir. Bu hitap, muhatapları ırk ve kabile sınırlarından sıyrılarak, ilahi vahye muhatap olan evrensel bir ahlaki topluluk (insanlık ailesi) bilincine davet eden kapsayıcı bir teolojik hatırlatmadır.

        Âdeme (آدَمَ)

        Kelimenin Arapça kök bulma çabalarına göre e-d-m (hemze-dal-mim) harflerine dayandığı varsayılır.

        İbn Fâris, bu kökün yer, toprak ve yeryüzünün dış tabakası anlamına geldiğini belirtir. İnsanın ilk atasının topraktan yaratıldığı için bu ismi aldığını savunur.

        El-Cevâlîkî, bu kelimenin Arapça bir kökten türetilemeyeceğini, saf Arapça kurallarına uymadığını, bilakis yabancı kökenli olup Arapçalaşmış (mu'arreb) bir özel isim olduğunu kesin bir dille ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin dilbilimsel ve tarihsel kökenini İbranice "Ādām" veya Süryanice "Ādām" kelimelerine bağlar. Ortadoğu kutsal metin geleneğinde insanlığın atası ve genel anlamda "insan/insanoğlu" için kullanılan bu kelimenin, ortak Sami mirası üzerinden Arapçaya geçtiğini doğrular.

        Gabriel Said Reynolds, Adem ismini Geç Antik Çağ'ın teolojik metinleriyle diyalog içinde analiz eder. Kuran'daki bu kullanım, Tanrı'nın peygamberler gönderme sözünü ve ahlaki ahdini (sözleşmesini), dönemin diğer monoteist (Yahudi ve Hıristiyan) geleneklerinin de kabul ettiği evrensel insanlık prototipi (Adem) üzerinden tazelediğini gösterir.

        Ye'tiyenneküm (يَأْتِيَنَّكُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-t-y (hemze-te-ye) harflerinden oluşur. Başındaki "ye" muzari (geniş/gelecek zaman) harfi, sonundaki şeddeli "nun" ise şiddetli pekiştirme (tekit) işlevi görür.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gelmek, bir amaca ulaşmak, varmak, ortaya çıkmak ve kasti bir yöneliş olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin Kuran'da sıradan bir varış değil, ilahi bir iradenin, emrin veya elçinin muhataplarına yönelik bilinçli, planlı ve iradeli gelişini ifade ettiğini açıklar.

        Angelika Neuwirth, bu fiilin ağır tekitli (pekiştirmeli) yapısını Mekke dönemi metinlerindeki peygamberane söylem (prophetic discourse) çerçevesinde okur. "Size mutlaka ve muhakkak elçiler gelecektir" şeklindeki bu vurgulu yapı, ilahi rehberliğin insanı yeryüzünde kendi başına (başıboş) bırakmayacağını ilan eden, Tanrı'nın tarihe aktif müdahalesini doğrulayan eskatolojik ve teolojik bir güvencedir.

        Rusülün (رُسُلٌ)

        Tekili "resûl" olan kelimenin etimolojik kökü r-s-l (ra-sin-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi usulca, yumuşaklıkla ve peş peşe serbest bırakmak, yönlendirmek ve göndermek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "resûl" kavramının bir mesajı (risaleti) üstün bir otoriteden alıp, sorumluluk bilinciyle başkalarına aktarmak üzere görevlendirilmiş, sözü ve eylemi güvenilir elçi olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla ortak Sami dini terminolojisiyle akraba olduğunu belirtir. Süryanicedeki "shlīḥā" (gönderilmiş olan, elçi, havari) kavramıyla işlevsel bir paralellik taşıdığını; ancak "resûl" kelimesinin Kuran'da Tanrı'nın doğrudan vahiy taşıyıcılarını tanımlayan spesifik ve kurumsal bir teolojik terim halini aldığını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambilimsel haritasında "Resûl" kavramını Tanrı (aşkın varlık) ile İnsan (içkin varlık) arasındaki kopukluğu gideren dikey iletişim ekseninin tam merkezi olarak tahlil eder. Kuran ontolojisinde Tanrı doğrudan konuşmaz; iradesini ve yeryüzündeki ahlaki beklentilerini "resuller" aracılığıyla iletir. Dolayısıyla elçi, ilahi otoritenin yeryüzündeki meşruiyet ve bilgi (vahiy) kaynağıdır.

        Yekussûne (يَقُصُّونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-s-s (kaf-sad-sad) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin izini sürmek, arkasından gitmek, kesmek ve bir olayı başından sonuna kadar, aşama aşama takip ederek anlatmak olduğunu belirtir. "Kıssa" kelimesi de olayların izini sürerek aktarılmasından doğmuştur.

        Râgıb el-İsfahânî, "kass" eyleminin bir haberi veya bilgiyi sadece yüzeysel olarak aktarmak değil; onu mantıksal bir silsile içinde, gerçeğin izini adım adım takip ederek, eksiksiz ve tafsilatlı bir şekilde muhataba sunmak olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kuran'daki edebi ve işlevsel boyutunu tahlil eder. Elçilerin ayetleri "okuması" (tilavet) yerine "kass etmeleri" (yekussûne/izini sürerek anlatmaları) fiilinin tercih edilmesi, vahyin sadece dilde kalan bir metin olmadığını gösterir. Elçiler, ilahi ayetleri muhatapların zihinlerine kazıyarak, ahlaki çıkarımları adım adım göstererek, adeta hakikatin haritasını çıkararak (kass ederek) onlara sunarlar.

        Âyâtî (آيَاتِي)

        Tekili "âye" olan kelimenin kökü e-y-y (hemze-ye-ye) veya e-v-y harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi diğerlerinden açıkça ayırt etmeyi sağlayan nişan, kesin işaret ve belirgin alamet olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ayet" kavramının görünmeyen (gayb) mutlak bir hakikate veya ilahi kudrete ulaşmayı sağlayan görünür ve idrak edilebilir deliller olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran epistemolojisinde "ayet" kavramını tahlil eder. Elçilerin getirdiği ayetler, Tanrı'nın kendi varlığını, iradesini ve evrendeki yasalarını deşifre ettiği "semboller" sistemidir. Ayet, mutlak olanın sınırlı olan (insan) idrakine inmesi (tenzili) ve kendini beşeri bir dil üzerinden beyan etmesidir.

        İttekâ (اتَّقَى)

        Kelimenin etimolojik kökü v-k-y (vav-kaf-ye) harflerinden oluşur. İfti'âl babına girdiğinde vav harfi te harfine dönüşmüştür.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi, ona zarar verecek, acı çektirecek veya bozacak etkenlerden korumak, sakınmak ve muhafaza altına almak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "takvâ" ve "vikâye" kavramlarının insanın ruhunu ve inancını, ilahi azaba veya fıtri bozulmaya sürükleyecek her türlü kötülükten (şirkten, isyandan) koruması, ahlaki bir teyakkuz (uyanıklık) halinde olması olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, takva kavramını Kuran ahlak sisteminin tam çekirdeğine oturtur. "İttekâ" eylemi, pasif bir korku değil, son derece aktif bir savunma, bir manevi zırh kuşanma halidir. Elçilerin mesajını duyan insanın vereceği ilk doğru ontolojik tepki, kibrini kırmak ve kendi ontolojik zafiyetinin farkına vararak ilahi sınırlara riayet etme (korunma) çabasına girmesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi varoluşsal bir bilinçlilik durumu olarak analiz eder. Takva, insanın yeryüzündeki eylemlerinde Tanrı'nın mutlak gözetimini (murakabe) hatırda tutarak, adımlarını bir mayın tarlasında yürürcesine dikkatli atması, sınırları gözetmesidir.

        Asleha (أَصْلَحَ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-l-h (sad-lam-ha) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeydeki bozukluğu gidermek, onu düzeltmek, iyi, faydalı ve dürüst hale getirmek olduğunu belirtir. Her türlü bozulma ve çürüme anlamına gelen "fesad" kelimesinin mutlak zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ıslah" eyleminin (if'al babında) insanın hem kendi nefsindeki (iç dünyasındaki) ahlaki kırılmaları tamir etmesini, hem de toplumsal düzeyde iyiliği inşa etme ve düzensizliği onarma gayretini kapsadığını açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiği içinde bu fiili "takva" kavramının eyleme dönüşmüş (pratik) boyutu olarak tahlil eder. Takva (korunma) içsel bir ahlaki uyanıklık iken; ıslah (düzeltme), bu içsel bilincin dış dünyadaki yapıcı, aktif ve pozitif ahlaki eylemidir. Kuran ahlakında kurtuluş, sadece kötülükten kaçınmakla (takva) değil, aynı zamanda iyiliği aktif olarak üretmekle (ıslah) mümkündür.

        Havfün (خَوْفٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-v-f (hı-vav-fe) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın hoşuna gitmeyen, zarar verici bir şeyin yaklaşmasından duyduğu tedirginlik, panik ve dehşet hissi olduğunu belirtir. Güven ve emniyet (emn) kavramının zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "havf" kavramının gelecekte başa gelmesi muhtemel olan bir tehlikeyi sezmekten dolayı ruhun duyduğu sarsıntı ve acı beklentisi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, havf kavramını Kuran'ın eskatolojik (ahirete dair) psikolojisi üzerinden analiz eder. Kuran'da inkarcılar için sürekli bir gelecekteki azap (havf) beklentisi vardır. Ancak takva ve ıslah eylemlerini gerçekleştirenler için "onlara korku yoktur" (lâ havfün aleyhim) beyanı, eskatolojik güvenliğin ilanıdır. Onlar, zamanın gelecekteki boyutunda (kıyamette ve ahirette) karşılarına çıkacak olan her türlü ontolojik tehlikeden ve ilahi gazaptan mutlak bir emniyet (barış/selam) içine alınmışlardır.

        Yahzenûn (يَحْزَنُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-z-n (hı-ze-nun) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının sert, pürüzlü ve engebeli arazi (hazn) olduğunu; ruhun yaşadığı sıkıntı, darlık, çöküntü ve kederin kalpte yarattığı katılıktan dolayı bu duygusal acıya "hüzün" denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüzün" kavramının, kaybedilen bir nimetten, elde edilemeyen bir amaçtan veya geçmişte yaşanan bir felaketten dolayı insanın iç dünyasını kaplayan derin ve boğucu keder olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın zaman felsefesi ve psikolojisi çerçevesinde "havf" ve "hüzün" kelimelerinin yanyana (dikotomi şeklinde) kullanılmasının muazzam ontolojik derinliğini tahlil eder. İnsanın dünyevi psikolojisi iki temel acı ekseni etrafında döner: Geleceğe dair "korku" (havf) ve geçmişe dair "keder/pişmanlık" (hüzün). Kuran, takva ve ıslah eylemlerini gerçekleştirenler için "ne korku vardır, ne de üzülürler" diyerek, onları zamanın her iki acı veren boyutundan da (geçmişin kederinden ve geleceğin dehşetinden) kurtardığını ilan eder. Bu durum, ilahi sistemde kurtuluşun (felâh), ruhun mutlak bir sükûnet, dinginlik ve zamansız bir huzur makamına ulaşması olduğunu felsefi bir kesinlikle beyan eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X