قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْاِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَاَنْ تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناً وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 33. Ayet
Daralt
X
-
De ki: Rabb'im ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.
De ki: Rabb'im ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı haram kılmıştır. Bu ayet-i kerime, "Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder" mealindeki ayetin mukabili gibidir, çünkü bu ayetin sonunda da "Allah hayasızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar" buyurmaktadır. Açıklamaya çalıştığımız ayet, "Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder" mealindeki ayetin mukabilidir. Oradaki yasak, haram anlamındadır, burada ise haram kılmanın yasaklandığı hükme bağlanmış gibidir. o ayette geçen "fahşâ'" (فَحْشَاء) kelimesi, bu ayette belirtilen "fevâhiş" (فَوَاحِش) ile aynı anlama gelir. Orada geçen "münker" (مُنْكَر) kelimesi de, buradaki "ism" (إِثْم) kelimesi ile aynı anlamdadır. "Bağy" (بَغْي) kelimesi ise her iki ayette de aynı şekilde kullanılmıştır. "Fahşâ'", aklen ve dinen (sem') çirkinliği açık olan şeye denir. "Münker" ise, yapan kişinin yadırganacağı açık olan fiildir. "İsm" de, insanın işlemiş olduğu günah anlamına gelir. "Bağy" kelimesi ise, insanların birbirlerine yaptıkları haksızlıklar demektir. Bazıları şöyle dediler: "Fevâhiş" büyük günahlar, "ism" de küçük günahlardır; "bağy" ise İslam'ın korumuş olduğu bir malı veya canı almaktır, Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Ben, insanlar 'Allah'tan başka ilah yoktur' deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum, bunu söyledikleri zaman canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar, yalnız hak etmesi müstesnadır". İslam ile korunmuş olan her malı ve canı almak, kişinin hak etmesi hariç, "bağy" (بَغْي) ve zulümdür. "Bağy" kelimesinin aslı, tayin edilen sınırı tecavüz etmektir. Müfessirler şöyle dediler: "Fevâhiş", gizli ve açık olarak yapılan zinadır. "Münker"in aslı da maruf olmayan her şeydir. Nitekim Hz. Lût (s.a.) "Siz bilinmedik tanınmadık kimselersiniz" demişti. Münker, aklın ve dinin (sem') yadırgadığı şeydir.
Hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı haram kılmıştır. Yani O, Allah'a ortak koşmanızı haram kılmıştır. Hakkında hiçbir delil indirmediği bir şey, yani Allah kendisine şirk koşulmasına dair hiçbir delil indirmemiştir, fakat insanlar hiçbir delil ve kanıt olmadan Allah'a ortak koşuyorlar. Müslümanlar delillerle ve mucizelerle kendisini gösteren İslam'ı din edinmişler, onlar ise hiçbir delil ve mucize gösteremeyen, ancak nefislerinin ve şehvetlerinin arzuladığını din olarak benimsemişlerdir. Hakkında hiçbir delil indirmediği şey mealindeki cümle, mazur görülmeyen şey anlamına da gelebilir; yani bir insanın diliyle küfrü benimsediğini ifade etmesinin mazur görülmesi hiçbir şekilde caiz değildir, ancak baskı altına alınması hali müstesnadır, insanın kalbi İslam ile dolu ve ondan mutlu ise, zorla küfrü söylemeye mecbur edilmesi onu kafir yapmaz. Nitekim ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında kalanın durumu müstesnadır". Yani Allah sizin için bir mazeret indirmemişse, Allah'a ortak koşmuş olursunuz.
Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır. [Birincisi], Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi Cenab-ı Hak size haram kılmıştır. İkincisi, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylediğinizi, yani Allah şunu haram kıldı, bunu emretti dediğinizi sizler biliyorsunuz. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır mealindeki ayet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylediğinizi sizler biliyorsunuz anlamına gelir. İkincisi de, Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylüyorsunuz; bu ikincisi cehalet yüzünden, ilki ise bilerek söylenmiştir. Nitekim başka bir ayette Allah şöyle buyurur: "Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?". Yani o sözün sizin söylediklerinizden olmadığını söyleyerek Allah'a zaten bilmiş olduğu bir şeyi haber vermeye çalışıyorsunuz.
Yorum
-
Kul (قُلْ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, beyanda bulunmak, bir fikri ifade etmek ve harfleri sesli bir şekilde bir araya getirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da Allah tarafından peygambere yönelik bir emir kipi olarak kullanıldığında, bunun sıradan bir iletim görevi olmadığını, mutlak bir ferman ve ilahi bir yasa ilanı (teşrî) anlamına geldiğini açıklar.
Angelika Neuwirth, Mekke dönemi metinlerinin yapısal analizinde "Kul" (De ki) hitabını Geç Antik Çağ'ın peygamberane söyleminin (prophetic discourse) karakteristik bir formu olarak tahlil eder. Bu hitap, muhatapların kendi uydurdukları asılsız dini kurallara karşı ilahi otoritenin doğrudan devreye girerek tartışmayı kestiği, sınırı çizdiği ve vahyin tartışılmaz teolojik üstünlüğünü ilan ettiği sarsıcı bir retorik kopuş anıdır.
Harrame (حَرَّمَ)
Kelimenin etimolojik kökü h-r-m (ha-ra-mim) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeye dokunmayı, onu kullanmayı veya ona yaklaşmayı kesin olarak yasaklamak, o şeyi dokunulmaz (kutsal veya memnu) kılmak ve sınır çekmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tahrim" (haram kılma) eyleminin ancak mutlak bir akli yetkinlik veya şer'i (ilahi) bir otorite tarafından konulabileceğini açıklar.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kullanımının ortak Sami dini terminolojisiyle çok derin dilbilimsel bağları olduğunu belirtir. İbranicedeki "herem" (kutsal sayarak ayırma, yasaklama, aforoz etme) ve Süryanicedeki benzer kullanımlar, bu kökün tüm Ortadoğu inanç havzasında dini tabuları ve ilahi yasakları belirleyen evrensel bir hukuk terimi olduğunu gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi tarihsel ve sosyolojik bağlamda analiz eder. Câhiliye dönemi Arapları kendi hezeyanlarıyla helal olan yiyecekleri veya giyinme gibi fıtri eylemleri kendilerine haram kılarak sahte bir dindarlık üretiyorlardı. Kuran, "Rabbim sadece şunları haram kıldı" diyerek yasak koyma (tahrim) yetkisini beşeri geleneklerden ve atalar kültünden söküp alır, mutlak olarak sadece yaratıcının otoritesine tahsis eder.
El-Fevâhışe (الْفَوَاحِشَ)
Tekili "fâhişe" olan bu kelimenin etimolojik kökü f-h-ş (fe-ha-şın) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının çirkinlikte, kötülükte ve ahlaksızlıkta normal sınırları aşmak, aşırılığa kaçmak ve iğrençlik olduğunu ifade eder. Miktarı çok fazla ve rahatsız edici olan her söz veya eyleme "fâhiş" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "fahşâ" ve "fâhişe" kavramlarının, aklın ve şeriatın kesin olarak çirkin bulduğu, insanın yaratılış fıtratını bozan son derece iğrenç davranışlar (özellikle cinsel sapkınlıklar ve büyük ahlaki çöküşler) olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde bu kelimeyi "ma'rûf" (fıtratın ve aklın onayladığı iyilik) kavramının mutlak teolojik zıddı olarak tahlil eder. Fahşâ, sıradan bir kişisel hata veya günah değil; toplumsal ahlakı tehdit eden, insanın ontolojik saygınlığını yerle bir eden ve ahlaki sınırların pervasızca ihlal edilmesini yansıtan büyük ölçekli bir sapkınlıktır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının sosyolojik gerçekliğine bağlar. Kuran'ın bu kelimeyle ilk etapta işaret ettiği şey, Câhiliye döneminde Kâbe'nin tamamen çıplak bir şekilde tavaf edilmesi ritüeli gibi, din kisvesi altında meşrulaştırılan ahlak dışı sapkınlıklardır.
Zahera (ظَهَرَ)
Kelimenin etimolojik kökü z-h-r (zı-he-ra) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin üst kısmı, arka tarafı (sırt), yüzeye çıkması, gizliliğin ortadan kalkarak belirgin ve açık hale gelmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zuhûr" eyleminin insanın duyularıyla veya aklıyla doğrudan idrak edebileceği, eyleme dökülmüş, başkaları tarafından görülebilen açık günahları ve çirkinlikleri ifade ettiğini söyler.
Betane (بَطَنَ)
Kelimenin etimolojik kökü b-t-n (be-tı-nun) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin iç kısmı, midesi (batın) ve dışarıdan görünmeyen gizli derinliği olduğunu belirtir. "Zahir" (açıkta olan) kavramının mutlak zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "bâtın" kavramının Kuran ahlakında insanın niyetlerini, kalbinde sakladığı kötü düşünceleri, gizlice işlediği günahları veya riyakarlığı kapsadığını açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki antropolojisinde "zahir-batın" (açık-gizli) ikiliğini (dikotomisini) tahlil eder. Kuran, ahlaki sorumluluğu sadece fiziksel eylemlerle (açıktaki kötülüklerle) sınırlandırmaz; Tanrı'nın mutlak bilgisinin (ilm-i ilahi) insanın en derin psikolojik katmanlarına (batın) nüfuz ettiğini vurgular. Dolayısıyla insanın dış dünyasındaki ahlakı ile iç dünyasındaki niyetleri arasında mutlak bir şeffaflık ve tutarlılık talep eder. Gizli veya açık tüm çirkinliklerin eşit derecede haram kılınması, İslam ahlakının bütüncül (ontolojik) doğasını gösterir.
El-İsme (الْإِثْمَ)
Kelimenin etimolojik kökü e-s-m (hemze-se-mim) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gecikmek, geri kalmak, ağırlaşmak ve kişiyi hayırlı işlerden alıkoymak olduğunu belirtir. İşlenen bir suça "ism" denmesinin etimolojik nedeni, o eylemin insanı ilahi lütuftan, sevaptan ve erdemden mahrum bırakarak ahlaki gelişimini yavaşlatmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ism" kavramının insanı iyilikten koparan, fıtratına zarar veren her türlü kasti günah ve kötülük (vebâl) olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kuran'ın ahlaki kelime dağarcığında son derece geniş ve merkezi bir kavram olarak konumlandırır. İsm, ruhun üzerindeki ontolojik bir yüktür. Kişi günah işledikçe manevi olarak ağırlaşır, yaratıcısına doğru olan yürüyüşünde geri kalır ve kendi varoluşsal çöküşünü hızlandırır.
El-Beğye (الْبَغْيَ)
Kelimenin etimolojik kökü b-ğ-y (be-ğayn-ye) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi şiddetle talep etmek, arzu etmek, sınırları aşmak ve taşkınlık yapmak olduğunu belirtir. Hak edilmeyen bir şeyi zorla ele geçirmeye çalışmak bu kökten gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "beğy" kavramının adelet (kıst) sınırını aşarak başkalarının hakkına tecavüz etmek, kibirlenmek ve zulmetmek olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın teolojik ve sosyolojik sisteminde bu kavramı "zulüm" ve "istikbâr" (kibir) kavramlarıyla birlikte analiz eder. Beğy, pasif bir hata değil; insanın evrendeki ahlaki dengeye, diğer insanların haklarına ve ilahi yasalara karşı giriştiği aktif, saldırgan ve küstahça bir başkaldırıdır. Ayette "haksız yere" (bi ğayri'l hakk) ifadesiyle pekiştirilmesi, eylemin doğasındaki haksızlığı ve ahlaki meşruiyet yoksunluğunu vurgular.
Tüşrikû (تُشْرِكُوا)
Kelimenin etimolojik kökü ş-r-k (şın-ra-kef) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki veya daha fazla şeyin birbirine karışması, paydaşlık, ortaklık ve birleşme olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramının bir kimseyi mülkte, otoritede veya statüde bir başkasına ortak kılmak olduğunu açıklar. Teolojik bağlamda insanın yaratıcıya has olan vasıfları, ibadeti veya kanun koyma yetkisini evrendeki başka varlıklara (putlara, doğa güçlerine, atalara veya kendi nefsine) atfetmesidir.
Toshihiko Izutsu, şirk kavramını Kuran'ın inanç sisteminde "tevhid"in (birleme) mutlak ve en büyük ontolojik zıddı olarak tahlil eder. Şirk, basit bir matematiksel hata (Tanrı sayısını artırma) değil; insanın değerler hiyerarşisini altüst ederek nispi ve yaratılmış olanı, mutlak ve yaratıcı olanla eşdeğer tutmasıdır. Bu, evrenin varoluş felsefesine yapılmış en büyük ahlaki ihanettir.
Sültânen (سُلْطَانًا)
Kelimenin etimolojik kökü s-l-t (sin-lam-tı) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının güç, baskı, galebe çalma, otorite ve aynı zamanda inkar edilemez derecede keskin, aydınlatıcı delil olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sultân" kavramının muhatabı fikren veya fiziken mağlup eden her türlü karşı konulamaz güç, hüccet (kanıt) ve meşruiyet belgesi olduğunu açıklar.
Arthur Jeffery, kelimenin dilbilimsel kökenini Geç Antik Çağ bağlamında inceler. Bu kelimenin Arapçaya kuvvetle muhtemel Aramice ve Süryanicedeki "shulṭānā" (siyasi veya dini güç, iktidar, kesin yetki) kelimesinden geçtiğini belirtir. Kuran, bu ortak Ortadoğu otorite terimini alarak epistemolojik (bilgi teorisiyle ilgili) bir bağlama taşır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki kullanımını teolojik bir eleştiri olarak tahlil eder. "Allah'ın hakkında hiçbir sultan (delil/yetki) indirmediği şeyleri ortak koşmak" ifadesi, Câhiliye putperestliğinin ve ürettikleri tabuların akli, nakli (vahiy kaynaklı) veya felsefi hiçbir meşru zeminine, "kabul edilebilir hiçbir kanıtına" dayanmadığını gösterir. Şirk, bilgiye değil, asılsız zanna ve atalar taklidine dayanan temelsiz bir iddiadır.
Tekûlû (تَقُولُوا)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, konuşmak, söz söylemek ve bir iddiada bulunmak anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin bir inancı veya asılsız bir felsefeyi sesli olarak beyan etmek, iftira atmak boyutuna dikkat çeker. Ayetteki "Allah'a karşı söylemeniz/iftira etmeniz" kullanımı, dindeki tahrifatın sadece eylemsel değil, doğrudan dil ve söylem üzerinden sahte teolojiler (haram/helal uydurarak) üretmek olduğunu ifade eder.
Ta'lemûn (تَعْلَمُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü a-l-m (ayn-lam-mim) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi zihinde şüpheye yer bırakmayacak şekilde idrak etmek, kavramak ve nesneyi diğerlerinden ayıran alamet (işaret) olduğunu belirtir. Zannın zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir varlığın veya kuralın hakikatini, özünü tam bir isabetle ve delille bilmek olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve felsefi sisteminde "ilim" kavramını Câhiliye kavramının tam karşısına yerleştirerek analiz eder. Ayetin "bilmediğiniz şeyleri Allah'a karşı söylemeniz" şeklindeki nihai vurgusu, sayılan tüm ahlaki sapkınlıkların (fahşâ, beğy, ism, şirk) epistemolojik (bilgiye dayalı) kökenini deşifre eder. Cehalet, bilgisizlikten ziyade, "bilgi (ilim) zannıyla asılsız hezeyanlar üretme" cüretidir. Kuran, din adına konuşmanın ve sınır çizmenin (haram-helal koymanın) ancak mutlak "ilim" ile olabileceğini, bunun da sadece vahiy otoritesinde bulunduğunu felsefi bir kesinlikle ilan eder.
Yorum
Yorum