Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 30. Ayet

    فَر۪يقاً هَدٰى وَفَر۪يقاً حَقَّ عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُۜ اِنَّهُمُ اتَّخَذُوا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ferîkan hedâ ve ferîkan hakka ‘aleyhimu-ddalâle(tu)(k) innehumu-tteḣażû-şşeyâtîne evliyâe min dûni(A)llâhi veyahsebûne ennehum muhtedûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      O, bir grubu doğru yola iletti, bir grup da sapkınlığa müstahak oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.

      O, bir grubu doğru yola iletti. Allah, lütfuyla onları doğru yola kavuşturdu. Bir grup da sapkınlığa müstahak oldu; onlar sapkınlığı seçtikleri için Allah da onlara sapkınlık yolunu açtı. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette, "O, dilediğinin yoldan çıkmasına imkan Verir" buyurmakta, başka bir ayette de, "Allah kimi dalalete düşürürse artık onu hidayete erdirebilecek hiçbir kimse bulunamaz" buyurmaktadır. Böyle iken onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar. Bu ayet, zan ve tahmine dayalı hüküm vermek halinde, anlamak ve kendisine ulaşmak imkanı olduğunda delil aramanın gerekli olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Allah, Böyle iken onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar buyurmaktadır. Onlar kendi zanlarına göre doğru yoldadırlar, ancak hakikatte doğru yolda değildirler, sonra da bundan dolayı cezalandırıldılar. Bu ayet, önceden bilinmese de, kendisine ulaşmak imkanı bulunduğu takdirde delil ve kanıt kişiyi bağlayıcı olduğunu gösterir. Bu durum, Allah'ın farzları, ancak öğrenip anladıktan sonra yapılması farz haline gelir diyenlerin iddialarını da reddetmektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ferîkan (فَرِيقًا)

        Kelimenin etimolojik kökü f-r-k (fe-ra-kaf) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ayırmak, bölmek, birbirinden uzaklaştırmak ve bir bütünü parçalara ayırmak olduğunu belirtir. Farkı ortaya koymaya "fark", ayrılan gruba ise "ferîk" veya "fırka" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ferîk" kavramının ana toplumdan veya genel bütünden ayrılmış, belirgin bir inanç, eylem veya özellik etrafında kümelenmiş insan grubunu ifade ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve eskatolojik (ahirete dair) tabakalaşma sisteminde bu kelimenin ontolojik işlevini tahlil eder. İnsanlık, nötr ve tek tip bir kitle olmaktan çıkıp, kendi iradi seçimleri (hidayet veya dalalet) sonucunda iki zıt "kampa" (ferîk) ayrışmıştır. Bu ayrışma, ahlaki eylemin kaçınılmaz sosyolojik ve teolojik sonucudur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kullanımın sadece kıyamet günündeki mutlak ayrışmayı değil, bizzat yeryüzündeki tarihsel ve sosyolojik bölünmeyi (tevhid ehli ile şirk ehli kamplarını) betimlediğini; ilahi yasanın insanları inanç tercihleri üzerinden saflara (fırkalara) ayırdığını belirtir.

        Hedâ (هَدَى)

        Kelimenin etimolojik kökü h-d-y (he-dal-ye) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının öne geçmek, yol göstermek, rehberlik etmek ve bir kimseyi varmak istediği hedefe ulaştırmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının bir kimseyi incelikle, lütufla ve şefkatle doğru yola yönlendirmek olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambilimsel sisteminde hidayet eylemini "dalâlet" (sapıklık) kavramının tam zıddı olarak değerlendirir. Tanrı'nın bir grubu "hidayete erdirmesi" (hedâ), onların fıtratlarındaki ahlaki pusulayı, kendi olumlu iradeleri ve gayretleri sonucunda aktif hale getirerek onları "sırat-ı müstakim"e (doğru yola) sokmasıdır.

        Hakka (حَقَّ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-k-k (ha-kaf-kaf) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin sabit olması, yerleşiklik kazanması, inkar edilemez bir kesinliğe ulaşması ve zorunlu (vacip) hale gelmesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hakk" fiilinin bir durumun gerçeğe, hikmete ve adalete tam uygun olarak gerçekleşmesini, o şeyin ait olduğu yere tam olarak oturmasını ifade ettiğini açıklar. Ayette sapkınlığın (dalaletin) diğer grup üzerine "hak olması", bu durumun ilahi bir zorbalıkla değil; o grubun kendi ısrarlı inkar ve isyan tercihleri sonucunda adil, kaçınılmaz ve ontolojik bir yasa olarak üzerlerine yapışıp sabitlenmesini sembolize eder.

        Ed-Dalâletü (الضَّلَالَةُ)

        Kelimenin etimolojik kökü d-l-l (dat-lam-lam) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının doğru yoldan, izden ve hedeften sapmak, kaybolmak, yönünü şaşırmak ve bir şeyin zayi olması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dalâlet" kavramının hidayet (doğru yol) çizgisinden bilerek veya bilmeyerek ayrılmak olduğunu söyler. Kuran bağlamında genellikle insanın kasıtlı olarak hakikati reddedip ahlaki ve teolojik bir sapkınlığa düşmesini kapsar.

        Toshihiko Izutsu, dalalet kavramını Kuran ahlak sisteminde insanın ontolojik pusulasını kaybetmesi olarak tahlil eder. Bu durum, insanın evrendeki ilahi işaretleri (ayetleri) okuyamayarak varoluşsal bir körlüğe, şaşkınlığa ve nihayetinde ebedi bir yıkıma (hüsran) sürüklenmesidir.

        İttehazû (اتَّخَذُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi elde tutmak, almak, benimsemek ve kavramak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, eylemin Arapçada "ifti'âl" babında (ittehaze) kullanılmasının etimolojik derinliğine dikkat çeker. Bu kalıp, bir şeyi sıradan bir şekilde almayı değil; iradi olarak, özel bir çaba sarf ederek, bilerek, isteyerek ve ısrarla kendine mal etmeyi, onu kendisine bir vasıf, rehber veya araç olarak edinmeyi ifade eder. Müşriklerin şeytanları dost edinmeleri rastlantısal veya pasif bir durum değil, son derece aktif, şuurlu ve felsefi bir ahlaki tercihtir.

        Eş-Şeyâtîne (الشَّيَاطِينَ)

        Tekili "şeytan" olan bu kelimenin kökenine dair ş-t-n (şın-tı-nun) veya ş-y-t (şın-ye-tı) harfleri ekseninde iki yaklaşım bulunur.

        İbn Fâris, kelimenin uzaklaşmak bildiren ş-t-n kökünden türediği görüşünü benimser. Buna göre kelimenin asıl anlamı haktan, fıtrattan ve ilahi rahmetten mutlak surette uzaklaşmış olan varlıktır.

        Râgıb el-İsfahânî, "şeytan" kelimesinin kibirli, inatçı, isyankar ve haddi aşan her türlü cin ve insan karakteri için kullanılan genel bir cins ismi olduğunu belirtir. Çoğul (şeyâtîn) olarak kullanılması, kötülüğün evrende organize bir yapısı olduğuna ve çokluğuna işaret eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça bir kökten türediği görüşüne katılmaz. Ortak Sami dil havzasındaki tarihsel kökenine inerek, İbranice "Satan" (hasım/düşman) kelimesinin Habeşçe ("Śayṭān") ve Süryanice ("Sāṭānā") üzerinden Arapçalaştığını ve tüm Ortadoğu teolojisinde "ilahi düzene karşı çıkan düşman" anlamında evrensel bir dini terim (mu'arreb) haline geldiğini kanıtlar.

        Gabriel Said Reynolds, Kuran'da şeytanların çoğul formuyla anılmasını Geç Antik Çağ demonolojisi (kötü ruhlar bilimi) bağlamında inceler. İnsanları saptırmak için yeryüzünde faal olan şeytanlar/düşmüş melekler (demons) konsepti, dönemin Yahudi-Hıristiyan apokaliptik metinleriyle derin bir teolojik paralellik gösterir. Kuran, bu kavramı tevhid inancına entegre ederek, insanın iç dünyasına fısıldayan (vesvese veren) ahlaki düşman orduları olarak kurgular.

        Evliyâ' (أَوْلِيَاءَ)

        Tekili "velî" olan bu kelimenin etimolojik kökü v-l-y (vav-lam-ye) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki şeyin aralarında hiçbir boşluk veya yabancı unsur kalmayacak şekilde peş peşe gelmesi, birbirine bitişmesi, yakınlık, dostluk ve himaye olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "velâyet" kavramının sevgi, inanç, itaat ve yardım yönünden oluşan derin bir ontolojik ittifak ve bağlılık olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Şeytanların evliya (dostlar/rehberler) edinilmesini Kuran'ın ahlaki anlambiliminde "şirkin ontolojik zirvesi" olarak tahlil eder. İnsan, fıtratı gereği mutlak "velî" olan Allah'a bağlanması gerekirken, kendi özgür iradesiyle ilahi otoriteyi reddetmiş ve kendisine "apaçık düşman" (adüvvün mübîn) olan varlıkları varoluşunun merkezine, koruyucu ve yönlendirici (velî) bir statüye yerleştirmiştir.

        Dûni (دُونِ)

        Kelimenin etimolojik kökü d-v-n (dal-vav-nun) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyden daha aşağıda, daha geride, daha zayıf veya beri tarafta olmak olduğunu söyler. Zamanla "başka", "gayrı" veya "haricinde" anlamlarında bir edat işlevi kazanmıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "Allah'tan başka" (min dûnillâh) şeklinde kullanılmasının derin bir teolojik vurgu içerdiğini belirtir. Bu ifade, sadece bir "başkalık" değil, aynı zamanda Allah'ın mutlak otoritesi ve gücü karşısında diğer edinilen sahte dostların (putların/şeytanların) hiyerarşik olarak ne kadar aciz, aşağı ve yetersiz (dûn) olduklarına dair ontolojik bir küçümseme barındırır.

        Yahsebûne (يَحْسَبُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-s-b (ha-sin-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının saymak, hesap etmek, miktar belirlemek olduğunu; aynı zamanda zannetmek, bir şeyi öyle sanmak anlamlarını da taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüsbân" kavramının, kesin bilgiye (ilme) ve somut delillere (yakîn) dayanmayan, yetersiz verilerle bir şeyi doğru zannetmek olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin fiil formunu tarihsel ve teolojik bağlamda analiz eder. Câhiliye aklının en tehlikeli yanılgısı, kendi ürettiği ahlak dışı eylemleri ve sapkın inançları sorgulamadan hakikat sanmasıdır (hesap etmesidir). Ayette şeytanları dost edinenlerin kendilerini doğru yolda "sanmaları", onların sadece eylemsel olarak değil, bilgi teorisi (epistemoloji) açısından da mutlak bir illüzyon ve felsefi körlük içinde olduklarını gösterir.

        Mühtedûn (مُهْتَدُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-d-y (he-dal-ye) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, doğru yolu bulmak, rehberliğe uymak ve hedefe varmak anlamında olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihtidâ" eylemini gerçekleştiren, yani hidayete ermiş, doğru yolda giden kimseler olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, bu ayetin sonundaki "mühtedûn" (doğru yolda olanlar) kelimesinin kullanımındaki psikolojik ve ahlaki trajediye dikkat çeker. Kuran, dalalete (sapkınlığa) batmış kişilerin kendi iç dünyalarındaki sahte öz-algılarını (kendilerini öyle sanmalarını) tanımlamak için bu kelimeyi kullanır. Şeytani vesvesenin (ğurûr) insan bilincinde yarattığı en son ve en tehlikeli aşama budur: İnsanın yanlış yolda olduğunu bilmemesi, hatta daha da kötüsü kendini en doğru yolda (mühtedûn) sanmasıdır. Bu durum, tövbe ve uyanış kapısını içeriden kilitleyen, "cehl-i mürekkeb" (katmerli cehalet) denilen varoluşsal bir kibir ve ahlaki iflas halidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X