قُلْ اَمَرَ رَبّ۪ي بِالْقِسْطِ۠ وَاَق۪يمُوا وُجُوهَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَادْعُوهُ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۜ كَمَا بَدَاَكُمْ تَعُودُونَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
De ki: Rabb'im adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin, kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla O'na yalvarın! İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz.
De ki: Rabb'im adaleti emretti. Buradaki "kıst" (قِسْط) kelimesi, sözde, fiilde ve diğer her konuda adil olmak anlamına gelir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Söz söylediğiniz zaman adaletli olun". Başka bir ayette de şöyle buyurur: "Adaletten asla ayrılmayan kimseler olun". Adaletin aslı, bir şeyi ait olduğu yere koymak ve onun için tayin edilen sınırı korumaktır.
Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin. Bu ayetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Denilmiştir ki: Ayetteki "ekîmû" (أَقِيمُوا) sözcüğü, yüzünüzü Kabe'ye doğru çevirin anlamına gelir. Her secde ettiğinizde, yani bulunduğunuz her yerde demektir. Nitekim bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Mûsa'ya ve kardeşine şöyle vahyettik: Evlerinizi ibadet mahalli yapın". Yani evlerinizi Kabe'ye doğru yönlendirin. Cenab-ı Hak başka bir ayette de şöyle buyurur: "Nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin". Şöyle de söylenmiştir: Yüzlerinizi çevirin, yani ibadetinizi Allah için yapın, bu konuda başkalarını O'na ortak kılmayın. Ayet-i kerimede yüz anlamına gelen "vech" (وَجْه) kelimesi ibadetten kinayedir ve ikisi de aynı anlama gelir. Şöyle de denildi: Yüzlerinizi çevirin, yani dininizi Allah'a çevirin ve O'na başkasını ortak kılmayın. Nitekim ayetin devamında Kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla O'na yalvarın buyurmaktadır. Dolayısıyla "vech" kelimesi kinayedir ve onların kendi şahıslarından ibarettir. Cenab-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Kendinizi Allah'a Çevirin, bu konuda hiç kimseyi O'na ortak koşmayın! Nitekim başka bir ayette "Her kim kendini Allah'a teslim ederse", yani kendini tam olarak Allah'a teslim ederse, diye buyurmaktadır.
Kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla O'na yalvarın! Buradaki dua kelimesinin bizatihi kendisinin kastedilmiş olması muhtemeldir; yani Rab olarak, yaratan olarak ve Rahman olarak O'na yalvarın. Allah'ı bir kabul etmek, ilah ve Rab olarak O'na iman etmek suretiyle Dini içten bir inanç ve bağlılıkla O'na ait kılın. Ayetteki O'na yalvarın ibaresinin O'na ibadet edin anlamına gelmesi de muhtemeldir; İçten bir inanç ve bağlılıkla O'na ibadet edin ve ibadette kimseyi O'na ortak kılmayın! Bu cümlenin, 'Allah'ın sizi davet ettiği ve size emretmiş olduğu dinine uyun' anlamına gelmesi de muhtemeldir.
İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz. Bu cümlenin, "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan diriltilip çıkarılacaksınız" mealindeki ayetin bağlantısı (sıla) olduğunu söyleyenler vardır. Sanki onlar ölümden sonra tekrar hangi şeyden yaratılacaklarını sormuşlardı, Cenab-ı Hak da İlkin sizi yarattığı gibi yaratacak ve (yine O'na) döneceksiniz buyurmuştu. Bu cümlenin, "Kiminiz inkar, kiminiz iman ediyor" mealindeki ayetin sılası olması da muhtemeldir; O'na ilkinki halinizle döneceksiniz, yani kafirler kafir olarak, müminler de mümin olarak dönecek. Sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz mealindeki cümle başlangıcı değil devamlılığı ifade eder. Çünkü bir çocuk için mümin veya kafir denilmesi caiz değildir, o devam eden bir haldir, ölüm vaktine kadar aynı halde kalmayı ifade eder, maksat da başlangıçtaki haldir, ahirette ise sadece iade söz konusudur. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O'dur". Buradaki ilkin kelimesi ile yaratmanın başlangıcını kastetmemiş, fakat dünyadaki oluşumunu kastetmiştir. Buna göre Sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz mealindeki cümleyi iki şekilde anlamak mümkündür. Birincisi, dünyada nasıl idiyseniz ahirete de öyle Döneceksiniz; müminler mümin olarak, kafirler de kafir olarak. İkincisi, sizi dünyada hiçbir şey olmadan yarattığı gibi ahirette de aynı şekilde yeniden yaratacaktır, hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri sesli bir şekilde bir araya getirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin Allah'a nispet edildiğinde veya O'nun tarafından bir emir kipi olarak kullanıldığında sıradan bir hitap olmadığını, doğrudan ontolojik bir sonuç doğuran mutlak hüküm, yasa ve değişmez bir ferman anlamına geldiğini açıklar.
Angelika Neuwirth, bu emir kipinin kullanımını Mekke dönemi metinlerindeki litürjik ve yapısal bağlamda okur. "Kul" (De ki) hitabı, Geç Antik Çağ'da peygamberane söylemin karakteristik bir formudur. Müşriklerin bir önceki ayetteki "Allah bize fâhişeyi emretti" şeklindeki iftiralarına karşı, ilahi müdahalenin doğrudan devreye girerek karşı tarafın argümanını bıçak gibi kestiği retorik bir kopuş ve kesin bir reddiye işaretidir.
Emera (أَمَرَ)
Kelimenin etimolojik kökü e-m-r (hemze-mim-ra) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birine bir işi yapmasını buyurmak, talimat vermek ve yönlendirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "emr" kelimesinin otorite, güç ve üstünlük sahibi bir makamın kendi altındakilerden kesin bir eylem talep etmesi olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde ilahi emrin doğasını tahlil eder. Müşriklerin kendi uydurdukları çıplak tavaf gibi ahlak dışı ritüelleri (fahşâ) Allah'ın "emrettiğini" iddia etmelerinin ardından Kuran, Allah'ın asıl neyi "emrettiğini" (kıst) bu kelimeyle beyan ederek teolojik bir düzeltme yapar. İlahi emir, keyfi bir buyruk değil, fıtratla ve evrensel ahlak yasasıyla mutlak uyum içinde olan bir nizam kurucudur.
Rabbî (رَبِّي)
Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi onarmak, düzeltmek, ıslah etmek, koruyup gözetmek ve malik olmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kavramının bir varlığı aşama aşama kemale erdiren, terbiye eden ve ihtiyaçlarını karşılayan otorite anlamına geldiğini açıklar. Peygamberin "Rabbim emretti" şeklindeki ifadesi, Allah'ı sadece uzaktaki bir yaratıcı olarak değil, insanlığın ahlaki gelişimini sağlayan, kurallar koyarak terbiye eden aktif bir şefkat ve yasa mercii olarak konumlandırır.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kullanımının ortak Sami dil havzasıyla bağlantılı olduğunu belirtir. Özellikle Süryanice ve Aramicedeki "rabbā" (büyük, efendi, öğretmen) kelimesiyle derin bir etimolojik kökdaşlığı bulunduğunu, Kuran'da mutlak yaratıcı için kullanılmasının bu evrensel teolojik terminolojinin bir yansıması olduğunu savunur.
Bil-Kıstı (بِالْقِسْطِ)
Kelimenin etimolojik kökü k-s-t (kaf-sin-tı) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün son derece dikkat çekici zıt anlamsal bir yapısı (ezdâd) olduğunu belirtir. Eğer kelime "kasıt" (kafa fetha ile) şeklinde okunursa haksızlık etmek, zulmetmek ve doğrudan sapmak anlamına gelir. Ancak ayetteki gibi "kıst" (kafa kesra ile) şeklinde okunursa, adaleti sağlamak, herkese hak ettiği payı eksiksiz vermek ve dengeyi kurmak anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "kıst" kavramının mutlak adalet, ölçülülük ve insaf olduğunu ifade eder. Müşriklerin iddia ettiği fahşânın (aşırılık ve çirkinliğin) tam zıddı olarak, Allah'ın evrendeki ve ibadetlerdeki yegane ölçüsünün bu adalet ve denge olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde "kıst" kavramını "zulüm" kavramının karşı kutbuna yerleştirir. Kıst, Kuran ahlakında objektif adalet standardıdır; insanın hem kendi nefsine, hem diğer insanlara, hem de Tanrı'ya karşı olan tutumunda aşırılıktan kaçınması, varoluşsal dengeyi korumasıdır.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kökenini incelerken, bu kavramın Sami dinler tarihindeki adalet terminolojisiyle ilişkisine dikkat çeker. Aramicedeki "qûšṭā" (hakikat, adalet, doğruluk) kelimesiyle olan güçlü fonetik ve anlamsal bağı, kelimenin Geç Antik Çağ'ın ortak teolojik-hukuki dilinin bir parçası olduğunu gösterir.
Ekîmû (وَأَقِيمُوا)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin ayağa kalkması, dik durması, düzensizliğin veya eğriliğin giderilerek pürüzsüz ve sağlam hale gelmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ikâme" eyleminin bir işi sadece yüzeysel olarak yapmak değil, onun hakkını vererek, şartlarına riayet ederek, sürekli ve mükemmel bir biçimde (dosdoğru) yerine getirmek olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, bu fiilin kullanımını Kuran'ın eylem felsefesi üzerinden tahlil eder. Yüzleri (varlığı) doğrultma eyleminin "ikâme" fiiliyle emredilmesi, insanın ibadet esnasındaki fiziksel veya zihinsel savrukluğunun reddedilmesi, tüm benliğin kesintisiz ve odaklanmış bir şekilde ilahi huzurda "dikilmesi" (hizalanması) anlamına gelir.
Vücûheküm (وُجُوهَكُمْ)
Tekili "vech" olan kelimenin etimolojik kökü v-c-h (vav-cim-he) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin karşısına çıkmak, ön taraf ve doğrudan yönelinen cihet olduğunu belirtir. İnsanın yüzüne de bedenin en belirgin ve yönelimi sağlayan kısmı olduğu için "vech" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "vech" kavramının fiziksel yüz anlamının ötesinde, insanın kastını, niyetini, dikkatini ve nihayetinde tüm varlığını (zatını) sembolize ettiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki-psikolojik antropolojisinde "yüzü doğrultmak" metaforunu çok boyutlu olarak analiz eder. İnsanın yüzü, onun ontolojik yöneliminin merkezidir. Yüzü Allah'a doğrultmak, şirkin getirdiği parçalanmışlık ve sahte yönelimlerden kurtularak, mutlak bir odaklanma ile tüm benliği tek bir hakikate (tevhide) teslim etmektir.
Mescidin (مَسْجِدٍ)
Kelimenin etimolojik kökü s-c-d (sin-cim-dal) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının eğilmek, boyun eğmek, tevazu göstermek ve alçalmak olduğunu belirtir. "Mescid", ism-i mekân formunda olup bu secde eyleminin gerçekleştirildiği yer anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel olarak secde edilen mekanı, mabetleri veya insanın ibadet için bulunduğu her türlü alanı kapsadığını açıklar.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki secde kökünden türetilmiş ism-i mekân formuna uymakla birlikte, terimsel olarak ibadethane anlamında kullanımının Aramice "masgĕdhā" (tapınak/sunak) kelimesinden Arap dini kelime dağarcığına geçtiğini iddia eder. Bu kelime, Nebati ve Süryani kültürlerinde ortak bir tapınma alanı ifadesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki bağlamını tarihsel olarak tahlil eder. "Her mescidde/secde yerinde" ifadesi, Câhiliye Araplarının Kâbe'deki (Mescid-i Haram) çıplak tavaf ve putperest ritüellerine bir eleştiridir. Aynı zamanda ibadetin sadece belirli bir kutsal mekana hapsedilmediğini, insanın nerede secde ederse etsin oranın bir "mescid" olduğunu ve asıl olanın o mekandaki yönelimin (niyetin) doğruluğu olduğunu vurgular.
Ud'ûhu (وَادْعُوهُ)
Kelimenin etimolojik kökü d-a-v (dal-ayn-vav) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birini çağırmak, seslenmek, talep etmek, ondan yardım istemek ve ona yönelmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dua" eyleminin zayıf ve muhtaç olanın, mutlak güç sahibine karşı acziyetini itiraf ederek ona sığınması ve ondan yardım niyaz etmesi olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambilimsel haritasında dua kavramını, insan ile Tanrı arasındaki dikey iletişim sisteminin kalbi olarak değerlendirir. İnsanın Allah'a dua etmesi, ontolojik kibrini (istikbâr) yenerek kendi sınırlarını kabul etmesi ve varoluşsal bağını aktif bir eyleme dökmesidir. Bu eylem, putlara yapılan sahte çağrıların (şirk) tam zıddıdır.
Muhlisîne (مُخْلِصِينَ)
Kelimenin etimolojik kökü h-l-s (hı-lam-sad) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi kendisine karışmış olan yabancı maddelerden, tortulardan ve pislikten arındırmak, onu saf, berrak ve katıksız hale getirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ihlâs" kavramının insanın inancını, ibadetini ve niyetini her türlü şirk, riya, gösteriş ve dünyevi beklentiden süzerek, eylemini sadece ve mutlak olarak Allah'ın rızasına hasretmesi olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, ihlas kavramını Kuran ahlak sisteminde monoteist (tevhidi) tutumun zirvesi olarak analiz eder. İhlas, şirkin mutlak zıddıdır. Müşrikler de dua eder ve ibadet ederler; ancak onların inanç sistemi farklı otoriteler (putlar/aracılar) tarafından bulandırılmıştır. İhlas, bu bulanıklığı ortadan kaldırarak bilincin sadece Tanrı'ya odaklanması, itaatin saf hale getirilmesidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ihlas kavramını varoluşsal bir arınma hali olarak tanımlar. Kişinin ibadeti sırasında kalbindeki tüm gizli niyetleri, toplumsal baskıları ve ego tatminini aradan çıkararak, eylemi bizzat eylemin muhatabı (Allah) için var kılmasıdır.
Ed-Dîne (الدِّينَ)
Kelimenin etimolojik kökü d-y-n (dal-ye-nun) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün boyun eğmek, itaat etmek, otorite altına girmek, karşılık/ceza vermek ve bir şeyi adet edinmek gibi geniş bir anlamsal yelpazesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dîn" kavramının ilahi yasalara mutlak itaat, bu itaatin getirdiği yaşam sistemi ve nihayetinde bu yasalara uyup uymamanın ahiretteki karşılığı (ceza/mükafat) olduğunu açıklar.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninde iki farklı tarihsel kaynaktan gelen bir anlam birleşmesi (senkretizm) olduğunu savunur. Birincisi, Pehlevice/Farsçadaki "dēn" (din, inanç sistemi, yasa); ikincisi ise Aramice/İbranicedeki "dīnā" (yargı, hesap, mahkeme) kavramlarıdır. Kuran, bu ortak Ortadoğu kavramlarını kullanarak "dini Allah'a has kılmak" ifadesiyle inanç sistemini ve itaat merciini tek bir mutlak otoriteye bağlamıştır.
Bede'eküm (كَمَا بَدَأَكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü b-d-e (be-dal-hemze) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir işe ilk olarak başlamak, bir şeyi önceden bir örneği veya maddesi yokken ilk kez ortaya çıkarmak ve başlatmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mebde" ve "bed" kavramlarının yaratılışın ilk anını, varlığın yokluktan varlık sahnesine çıkarıldığı o mutlak başlangıç (ibdâ) noktasını ifade ettiğini açıklar.
Te'ûdûn (تَعُودُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü a-v-d (ayn-vav-dal) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin koptuğu veya ayrıldığı aslına geri dönmesi, ilk haline rücu etmesi ve bir yere tekrar gelmesi olduğunu belirtir. Ahiret hayatına "meâd" (dönüş yeri) denmesi de bu kök anlamından doğmuştur.
Râgıb el-İsfahânî, "avdet" eyleminin insanın yeryüzündeki serüvenini tamamladıktan sonra ontolojik aslına (yaratıcısına ve hesaba) geri dönmesini ifade ettiğini söyler.
Angelika Neuwirth, "Sizi ilk yarattığı (başlattığı) gibi yine O'na döneceksiniz" şeklindeki yaratılış-eskatoloji (mebde-meâd) simetrisini tahlil eder. Bu simetrik argüman, Geç Antik Çağ'ın litürjik vaaz geleneğinde (özellikle ahireti inkar edenlere karşı) en sık kullanılan retorik ispat yöntemidir. Kuran, dirilişin imkansızlığını savunan muhatabına, inkar edemeyeceği "ilk yaratılış" olgusunu hatırlatarak; başlangıcı var edenin, o başlangıca geri döndürmeye (diriltmeye) haydi haydi muktedir olduğu gerçeğini muazzam bir mantıksal ve teolojik döngüyle sunar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla