Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 23. Ayet

    قَالَا رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve-in lem taġfir lenâ veterhamnâ lenekûnenne mine-lḣâsirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Dediler ki: Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!

      Dediler ki: Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik. Çünkü biz kendimizi zorluklara ve maişet sıkıntılarına soktuk . Zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır . Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik cümlesi hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Bunlar Hz. Adem'e (s.a.) Allah'tan ulaşan sözlerdir . Nitekim başka bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Bunun üzerine Adem'e Rabb'inden bazı sözler ulaştı (bunlarla tövbe etti); Rabb'i de onun tövbesini kabul buyurdu" . Hz. Nuh (s.a.) da buna benzer şeyler söylemişti: "Nûh dedi ki: Ey Rabb'im! Ben, senden hakkında bilgi sahibi olmadığım bir şeyi istemekten yine sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum!" . Hz. İbrahim (s.a.) de şöyle demişti: "Rabb'imiz! Hesap kurulacağı gün beni, annemi, babamı ve müminleri bağışla!" . Hz. Nuh (s.a.) da bunun benzerini söylemişti: "Rabb'im! Beni, annemi babamı, inanmış olarak evime girenleri bağışla". Ayetlerin bazısı emir manasına, bazısı da talep manasına gelir, ancak bu ayetlerin hepsi, zahir emir gibi ise de emir manasına değil, dua ve talep anlamına gelir . Çünkü altta olanın kendisinden yukarıda olana söylediği şeyler emir değil, ancak talep ve ricadır, üstte olanın alttakine söylediği ise emirdir . Krallardan biri, hizmetçilerinden birine bir şey emrettiği veya halkına bir şey söylediğinde, bu emirdir . Fakat hizmetçilerinden biri veya halkı krala bir şey söylese bu emir değil, talep ve rica olur . Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun peygamberlerin Rab'lerine duaları da bu anlamdadır .

      Şöyle bir soru sorulabilir: Peygamberler zelle mahiyetinde küçük hataları için Rab'lerinden mağfiret istediler, bu istekleri Cenab-ı Hak tarafından ya kabul edilmiş, ya da edilmemiştir. Eğer istekleri kabul edilmemişse, bu büyük bir şeydir . Şayet istekleri kabul edilmişse -mağfiret sözlükte örtmek demektir- onların yaptıkları küçük hatalar kıyamet gününe kadar toplumda nasıl anılacak?

      Buna şu cevap verilir: Birincisi, onlar o küçük hataları işlediklerinde, bu onlara çok büyük görünür ve kalpleri, kendilerince büyük olan o şeyle sürekli meşgul olur . Bunun için Allah'tan mağfiret istediklerinde, Cenab-ı Hak artık onu akıllarına getirmez ve onu insanlara örter; onu gizlemesi de tövbelerini kabul edip görmezden gelmesinden sonra gerçekleşir . Şöyle de söylenebilir: Cenab-ı Hak, bunları açıklayıp ifşa etmekle bu konuda insanları ikaz edip uyarmayı dilemiştir . Allah katında peygamberlerin şanlarının büyüklüğüne ve makamlarının üstünlüğüne rağmen Cenab-ı Hak onları kayırmadığını, aksine yaptıkları küçük hatalardan dolayı kınayıp azarladığını insanlar bilsinler diye açıklamıştır . Dolayısıyla peygamberler bile bu muameleyi görürlerse, onlardan daha alt konumda olanların aynı muameleyi görmeleri daha çok gereklidir . Yahut Cenab-ı Hakk'ın hiçbir şeyden gafil olmadığını ve hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığını insanlar bilsinler diye açıklamıştır . Bunları en iyi Allah bilir .

      Dediler ki: Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik. "Böylece Adem Rabb'ine karşı gelmiş ve yolunu şaşırmıştı". "'.Adem verdiği sözü unuttu; biz onda yeterli bir kararlılık görmedik". Bu ayetlerde Allah Teala, Hz. Adem'in (s.a.) Rabb'inin emrini unuttuğunu haber vermektedir . Bazı alimler şöyle dediler: Cenab-ı Hakk'ın kendisine yemeyi yasakladığı ağacın meyvesini Adem unutarak yemişti; onun o ağaçtan yemesi her ne kadar unutarak olsa da, kendisine karşı zulüm ve Rabb'ine karşı da isyan anlamına geliyordu . Sonra Cenab-ı Hak Muhammed ümmetine lütfederek hataen ve unutarak yaptıklarının ve bir de yapmaya mecbur edildikleri şeylerin sorumluluğunu onlardan kaldırdı. Bazıları da şöyle dedi: Ayette geçen "unuttu" kelimesi, unutmaksızın Rabb'inin emrini terk etti anlamına gelir, bu Cenab-ı Hakk'ın "Onlar Allah'ı umursamadılar, O da onları kendi hallerine bıraktı" mealindeki ayetiyle aynı anlama gelir . Bunun nasıl olduğunu bilmiyoruz .

      Ulemadan bazıları şöyle dedi: Hata ve unutarak yapılan şeylerin hükmü bu hadisle kaldırılmıştır . Onlara denilir ki: Hata ile adam öldürmek konusunda ne diyorsunuz, onun için diyet ve kefaret ödemek gerekir mi? Bir adamın unutarak veya hata ile başka birinin malını bozsa veya yaksa ne dersiniz? Eğer onlar; tazmin etmesi gerekir, derlerse, o zaman onlara sorulur: Tazmin edilmesini gerekli gördüğünüz halde, hadis hata ve unutma ile yapılan şeylerin hükmünü kaldırmıştır nasıl diyorsunuz? Bazılarına göre bu hadis şöyle anlaşılmalıdır: Bizden önceki ümmetler, hem birbirlerine karşı ve hem de Rab'lerine karşı hata ile ve unutarak da olsa yaptıklarından sorguya çekilirlerdi . Bu konuda Cenab-ı Hak, ümmetler içersinde bize lütfederek bu ümmetten onun sorumluluğunu kaldırmıştır . İnsanlara verilen zararlar ve tazminatlar konusunda ise, ister hata ile yapılmış olsun, ister kasten, tazmin edilmesi gerekir . En doğrusunu Allah bilir .

      Dediler ki: Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik. Bu ilahi kelam, Mûtezile'nin görüşüyle çelişmektedir, çünkü onlar diyorlardı ki: Büyük günahlardan sakınıldığı takdirde küçük günahlar bağışlanır . Sonra onlar, nebilerin ve resullerin büyük günah işlemekten masum olduklarını söylüyorlar . Yukarıda söylediğimiz gibi Adem'in işlediği zelle, hiç şüphe yok ki küçük günah idi . Sonra Cenab-ı Hak, Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz! buyurmaktadır . Bu durumda eğer Adem'e bundan dolayı azap edilmeyecekse, o zaman sanki şöyle dediğini düşünmek gerekir: Eğer bize haksızlık yapar ve zulmedersen, Mutlaka ziyan edenlerden oluruz! .

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlâ (قَالَا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri bir araya getirerek anlamlı sesler çıkarmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin sadece dudaklardan dökülen kelimeleri değil, kişinin niyetini, inancını ve içsel durumunu beyan etmesini de kapsadığını ifade eder. Ayette eylemin ikil (tesniye) formda kullanılması, her iki insanın da (Adem ve eşinin) aynı anda ve ortak bir şuurla eyleme katıldığını gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambilimsel yapısında bu fiilin, sessizlikten ve günahın getirdiği şok halinden çıkıp, yaratıcı ile yeniden ahlaki bir iletişim (diyalog) kurma teşebbüsünü temsil ettiğini tahlil eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin gramatik yapısındaki (ikil form) psikolojik ve teolojik derinliğe dikkat çeker. Kuran anlatısında her ikisi de "dediler" (kâlâ) diyerek ortak bir itirafta bulunmuşlardır. Bintü'ş-Şâtı bunu, dönemin diğer dini geleneklerindeki (Adem'in Havva'yı, Havva'nın yılanı suçladığı) suçu başkasına atma motifinden Kuran'ın ontolojik olarak ayrıldığı nokta olarak görür; Kuran'da her iki cinsiyet de kendi özgür iradelerinin sorumluluğunu ortaklaşa (kâlâ) üstlenmiştir.

        Rabbenâ (رَبَّنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi onarmak, düzeltmek, ıslah etmek, koruyup gözetmek ve malik olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kavramının bir varlığı aşama aşama kemale erdiren, terbiye eden ve ihtiyaçlarını karşılayan otorite anlamına geldiğini açıklar. İnsanların itiraf anında Allah'ın "İlah" veya "Kahhar" gibi isimleri yerine doğrudan "Rabbimiz" diyerek seslenmeleri, O'nun şefkatli, merhametli ve eğitici (terbiye edici) sıfatına sığınma eylemidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kullanımının ortak Sami dil havzasıyla bağlantılı olduğunu belirtir. Özellikle Süryanice ve Aramicedeki "rabbā" (büyük, efendi, öğretmen) kelimesiyle derin bir etimolojik kökdaşlığı bulunduğunu, Kuran'da mutlak yaratıcı için kullanılmasının bu evrensel teolojik terminolojinin bir yansıması olduğunu savunur.

        Zalemnâ (ظَلَمْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü z-l-m (zı-lam-mim) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün iki temel anlamı olduğunu belirtir: Birincisi ışıksızlık ve karanlık; ikincisi ise bir şeyi asıl ait olduğu yerin dışına koymak, hakkını eksiltmek ve sınırı aşmaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramının hak edilenden sapmak, ilahi haddi (sınırı) tecavüz etmek ve yasağı çiğnemek olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde bu kavramı derinlemesine tahlil eder. "Zulmettik" itirafı, insanın ilahi iradeye karşı gelerek kendi ontolojik yapısında (fıtratında) bir yarılma oluşturmasıdır. Adem ve eşi, yasak ağaçtan yiyerek Allah'a bir zarar vermemiş, fıtratlarındaki ahengi bozarak hakikati yanlış yere koymuş (zulm) ve bizzat kendi varlıklarını ahlaki bir karanlığa mahkum etmişlerdir.

        Gabriel Said Reynolds, bu kelimeyi Kuran'daki İblis kıssasıyla karşılaştırmalı olarak okur. İblis günah işlediğinde bunu Allah'a atfetmiş (Beni saptırdın) ve kibrini rasyonalize etmiştir. Adem ve eşi ise günahı tamamen üstlenerek "biz zulmettik" demişlerdir. Kuran'da zulüm kavramının bu şekilde öz-eleştiri bağlamında kullanılması, insanın şeytandan ontolojik olarak ayrıştığı ve tövbe (dönüş) kapısını araladığı o kritik ahlaki kırılma anını temsil eder.

        Enfüsenâ (أَنْفُسَنَا)

        Tekili "nefs" olan bu kelimenin kökü n-f-s (nun-fe-sin) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının nefes alıp vermek, can, kan ve bir şeyin bizzat kendi özü (zatı) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin sadece bedeni ayakta tutan ruhu değil, aklı, iradeyi, arzuları ve insanın iç dünyasının tamamını kapsayan varoluşsal bir bütünlüğü ifade ettiğini söyler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin cümledeki nesne (meful) konumunu tahlil eder. "Kendi nefislerimize (enfüsenâ) zulmettik" ifadesi, insanın ilahi buyruğa isyan ettiğinde aslında evrensel düzeni değil, doğrudan doğruya kendi varlık gayesini ve kendi doğasını tahrip ettiği gerçeğinin yüksek bir edebi tasviridir. Suçlu da, kurban da insanın bizzat kendi bütünüdür.

        Tağfir (تَغْفِرْ)

        Kelimenin etimolojik kökü ğ-f-r (ğayn-fe-ra) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek, dış etkenlerden korumak ve muhafaza etmek olduğunu belirtir. Savaşta başı koruyan miğfere "miğfer" denmesi de onu örtüp darbeden korumasından ileri gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" kavramının teolojik bağlamda Allah'ın kulunun işlediği günahı, kusuru ve çirkinliği şefkatiyle örtmesi, onu bu günahın dünyevi veya uhrevi cezasından koruması olduğunu açıklar. Ayette Adem ve eşinin istediği şey salt bir af değil, ortaya çıkan "sev'ât"ın (çirkinliklerin/ayıpların) ilahi bir müdahaleyle yeniden örtülüp gizlenmesi talebidir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiği içinde mağfiret kavramını "günahın ontolojik yükünün silinmesi" olarak değerlendirir. Zulüm (günah) eylemi insanın ruhunda bir leke veya yırtık oluşturmuştur; mağfiret ise Tanrı'nın bu lekeyi kendi lütfuyla kapatarak (örterek) insan ile kendisi arasındaki bozulan sözleşmeyi (ahdi) onarması eylemidir.

        Terhamnâ (تَرْحَمْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü r-h-m (ra-ha-mim) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının incelik, şefkat, acıma, koruma ve annenin karnındaki yavrunun barındığı yer (rahim) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rahmet" kavramının bir varlığın ihtiyaç duyduğu eksiklikleri gidermek, ona lutufta bulunmak ve karşılıksız bir iyilikle onu kuşatmak olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, r-h-m kökünün Sami dil ailesindeki köklü tarihine dikkat çeker. "Rahmet" kavramının, Yahudi ve Hıristiyan litürjisinde (özellikle Süryanice ve Aramicede) Tanrı'nın bağışlayıcılığını ifade eden "Rachmānā" veya "Rachem" kullanımıyla aynı dini-dilbilimsel kökten geldiğini ve Kuran'da ilahi şefkatin evrensel ifadesi olarak zirveye çıktığını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Arap toplumundaki antropolojik karşılığını tahlil eder. Rahmet kelimesinin "anne rahmi" ile olan etimolojik bağı, muhatabın zihninde mutlak, karşılıksız, koruyucu ve besleyici bir sevgi (anne şefkati) metaforu oluşturur. İnsanın düşüş (hübût) anında Tanrı'dan beklediği yegane kurtuluş, bu rahim-vari ontolojik kucaklamadır.

        Lenekûnenne (لَنَكُونَنَّ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-n (kef-vav-nun) harflerine dayanır. Başındaki "lam" ve sonundaki şeddeli "nun" harfleri yemin ve şiddetli pekiştirme (tekit) bildirir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının var olmak, oluşmak, meydana gelmek ve bir halden başka bir hale geçmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kevn" fiilinin bir nesnenin veya kişinin yeni bir duruma, bir sıfata bürünerek o halde sabitlenmesi olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin başındaki ve sonundaki pekiştirme edatlarının (lam ve şeddeli nun) oluşturduğu morfolojik yapıyı tahlil eder. Adem ve eşinin bu ifadesi, sıradan bir ihtimal cümlesi ("belki oluruz") değil; mağfiret ve rahmet gelmediği takdirde varoluşsal çöküşün, hüsranın kesin ve kaçınılmaz (muhakkak/elbette) bir yasa olduğuna dair duydukları derin korkuyu ve çaresizliği yansıtan muazzam bir retorik vurgudur.

        el-Hâsirîn (الْخَاسِرِينَ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-s-r (ha-sin-ra) harflerine dayanır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ticarette elde edilen sermayenin eksilmesi, maddi kayıp yaşamak, zarar etmek ve helak olmak olduğunu belirtir. Kar etmenin (ribh) zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüsran" kavramının Kuran bağlamında basit bir mal kaybını değil, insanın kendi aklını, fıtratını, inancını ve uhrevi kurtuluşunu ebediyen kaybetmesi şeklindeki mutlak yıkımı ifade ettiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ticari terminolojisi çerçevesinde bu kavramı analiz eder. Kuran, insanın yeryüzündeki varoluşunu Tanrı tarafından verilmiş bir sermaye olarak görür. İnsanın ilahi mağfiretten ve rahmetten mahrum kalması, elindeki bu biricik ontolojik sermayeyi tüketerek ruhsal bir iflasa (hüsran) sürüklenmesi demektir. Bu kelime, Kuran'ın ahlak sisteminde kurtuluş ve başarı anlamına gelen "felâh" kavramının tam karşısında yer alan mutlak ontolojik kaybın etimolojik sembolüdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X