فَدَلّٰيهُمَا بِغُرُورٍۚ فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۜ وَنَادٰيهُمَا رَبُّهُمَٓا اَلَمْ اَنْهَكُمَا عَنْ تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ وَاَقُلْ لَكُمَٓا اِنَّ الشَّيْطَانَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 22. Ayet
Daralt
X
-
Böylece ikisini de ayartmış oldu. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rab'leri onlara, 'Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylemedim mi?' diye seslendi.
Böylece ikisini de ayartmış oldu. Ebû Avsece dedi ki: Kılavuzluk etti anlamına gelen "dellâhümâ" (دَلَّاهُمَا) kelimesi burada onları götürdü demektir . Falancı bana gurur ipini gösterdi "dellânî fülânun bi-habli gurûr" (دَلَّانِي فُلَانٌ بِحَبْلِ غُرُورٍ) denilir, bununla çirkin olan şeyi yapman için onu sana güzel gösterdi anlamı kastedilir . Gaflete düşürmek anlamına gelen "tedliye" (تَدْلِيَة) fiilinin kökü "ed-delvü" (الدَّلْوُ) gelir, sevk etmek anlamına gelir, Onları gurura sevk etti demektir . Şeytanın Adem ile Havva'yı yanıltarak çağırması, şu ayetlerde ifade edilmektedir: "Sana sonsuzluk ağacının ve son bulmayacak bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi?" Derken şeytan, kapalı olan avret yerlerini birbirine göstermek için onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı ve "Rabb'iniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı" dedi .
Adem ile Havva'nın Avret Yerlerinin Açılması
Avret yerleri kendilerine göründü.
Şöyle bir soru sorulabilir: Cenab-ı Hak elbiseyi sadece avret yerleri için değil bütün beden için lütfetmesine rağmen burada neden sadece avret yerlerini belirtti? Ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Ey ademoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık". Cenab-ı Hak sıcaktan, soğuktan ve diğer şeylerden korumak için bize avret yerlerimizi ve bedenimizin diğer yerlerini örtecek elbise lütfettiğini söylemesine rağmen burada neden sadece avret yerlerini söz konusu ediyor?
Buna şöyle cevap verilir: Çünkü avret yerlerini açmak hem yaratılış itibariyle, hem aklen çirkindir . Bedenin diğer taraflarını açmak ise yaratılış itibariyle da aklen de çirkin değildir . Bazan insan ihtiyaç duyduğunda bedeninin avret mahalli dışında kalan yerlerini açabilir, ihtiyaç kalmayınca da örter . Avret mahallini ise ancak zaruret halinde açar . Bundan dolayı bedenin diğer yerlerini söz konusu etmedi . Şöyle de söylenebilir: Örtünmekte farz olan zaruret miktarıdır, vücudun diğer tarafları ise ya güzel görünmek için, ya da sıcaktan, soğuktan ve rahatsızlık verici şeylerden korunmak için elbise ile örter . Bundan dolayı ayette özellikle avret yerlerini zikretmiştir . Ancak vücudun diğer yerleri için büyük bir nimet ve lütuf olarak elbise vermiştir .
Şöyle bir soru sorulabilir: Allah, cinsel ilişki için hazan "lems" (لَمْس), yani temas etmek hazan da "ğışyân" (غِشْيَان) yani ansızın gelmek kelimeleriyle, ihtiyaç giderme mekanı olan hela için de "ğâit" (غَائِط), yani abdest bozmak kelimesiyle kinaye yapmaktadır . Böyle açıkça söylenmesi güzel olmayan her şeyi kinayeli lafızlarla zikretmektedir . Fakat burada avret hakkında açıkça ayıp yer demektedir, neden?
Buna şöyle cevap verilir: Ayıp yer ve avret kelimelerinin ikisi de kinayedir . [Birincisi], anlamı sarih olan "ferc" (فَرْج), yani kadının cinsel organı, "zeker" (ذَكَر) erkeğin cinsel organı ve "dübür" (دُبُر), yani popo kelimelerini kullanmadı . Ayıp yer ise kinayedir . İkincisi, özellikle ayıp yer demek olan "sev'e" (سَوْءَة) kelimesini belirtmesi, şeytanın, Adem'le Havva'nın başka taraflarını değil bilhassa avret yerlerinin görünmesini istemesinden dolayıdır . Görmez misin ki Cenab-ı Hak, insandan başka hiçbir canlının avret yerinin kapatılmasını emretmemiştir . Bu yüzdendir ki özellikle insan kabirle örtülmektedir . İnsan öldüğü zaman avretinden dolayı defnedilir, diğer canlılardan hiçbiri öldüklerinde defnedilmezler, yaşarken de örtünmezler . Binaenaleyh ayette özellikle ayıp yerinin zikredilmesi, söylediğimiz gibi lanetlenmiş şeytanın, Adem'le Havva'nın başka taraflarını değil de sadece avret yerlerinin görünmesini kastetmesinden dolayıdır . Görmez misin ki Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Ayıp yerleri kendilerine göründü" . İşte onun maksadı buydu .
Örtmeye başladılar. Ebû Avsece şöyle dedi: Buradaki "tafika' (طَفِقَا) kelimesi, başladılar demektir . "Tafıktu ef'alü kezâ' (طَفِقْتُ أَفْعَلُ كَذَا) diye söylediğinde, şöyle yapmaya başladım demiş olursun . "Hasf" (خَصْف) kelimesi de mest ve ayakkabı yapıcısı anlamına gelir, burada ise istiare yapılmıştır . Mücahid şöyle dedi: "Yahsifâni" (يَخْصِفَانِ) kelimesi, elbise gibi dikiyorlardı anlamına gelir . Bu kelimenin, örtüyorlardı anlamına geldiği de söylenmiştir . Cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Ya başkasından utandıkları, ya Allah'tan utandıkları için, ya da her birinin gözü diğerinin avret mahalline çarptığı için yapraklarla örtünmeye başladılar . Bundan dolayı insanın kendi avret mahalline bakması da hoş görülmemiştir . Binaenaleyh biz diyoruz ki: Bir insanın yalnız iken de soyunup avret mahallini ortaya çıkarması doğru değildir . Bu konuda Hz. Peygamber'den (s.a.) şu hadis-i şerif rivayet edilmiştir: 'Allah, kendisinden utanılmaya en layık olandır" . Yahut da her ikisinin avret yerleri açıldığı için birbirlerinden utanmışlardır . Bundan dolayı Ebû Hanife (r.h.) erkeğin, karısının avret mahalline bakmasını, kadının da kocasının avret mahalline bakmasını hoş görmemiştir . Görmez misin ki Cenab-ı Hak (لَهُمَا) yani kendilerine görünmesi için demeyip "Şeytan, onların avret yerlerini birbirine göstermek için" anlamına gelecek şekilde "li-yübdiye lehümâ" (لِيُبْدِيَ لَهُمَا) buyurmuştur . Bu ifade, karı-kocanın birbirlerinin avret yerlerine bakmalarının uygun olmadığına işaret eder .
Rab'leri onlara, 'Ben size o ağacı yasaklamadım mı?' diye seslendi. Buradaki Rab'leri onlara seslendi mealindeki cümle, melek vasıtasıyla onlara vahyetti anlamına gelir . Nitekim başka bir ayette şöyle buyurur: "O'na ruhumuzdan üfledik". Cenab-ı Hakk'ın emriyle ona üflendiği halde Allah burada üflemeyi kendi zatına nispet etmektedir . Açıklamaya çalıştığımız ayet de böyledir . Yahut Allah onlara ilham yoluyla bunu söylemiştir, nitekim ayetlerde bu anlamda ifadeler yer almaktadır: "Mûsa'nın annesine, 'Onu emzir' diye vahyettik" . "Hani annene şunu vahyetmiştik: Onu sandığa koy!". "Ve Rabb'in bal arısına ilham etti". Bu ve benzeri ayetlerde geçen vahiy kelimesi ilham anlamına gelir .
Yorumu Yorumla
-
Fedellâhümâ (فَدَلَّاهُمَا)
Kelimenin etimolojik kökü d-l-v (dal-lam-vav) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir kovayı kuyuya sarkıtmak, yavaş yavaş aşağı indirmek olduğunu belirtir. Bu eylemden türeyen "tedliye" kavramı, mecazi olarak bir kimseyi kandırarak, ona asılsız umutlar verip peşinden sürükleyerek tuzağa düşürmek ve onu bulunduğu yüksek makamdan aşağı çekmek anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin kök anlamındaki "sarkıtma" eylemini tahlil ederek, Şeytan'ın Adem ve eşini doğrudan ve kaba bir güçle değil, adım adım, hileyle ve aşama aşama (tedricen) bir çöküşe, ruhsal bir düşüşe sürüklediğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki anlambiliminde bu eylemi "aldatma yoluyla ontolojik düşüş" olarak değerlendirir. Şeytan, insana fıtratına aykırı bir şeyi birdenbire yaptırmamış; aksine, sonsuzluk ve meleklik gibi cazip vaatlerle onların ahlaki direncini yavaş yavaş aşağı çekmiş (tedliye) ve nihayetinde onları isyan çukuruna sarkıtmıştır.
Biğurûr (بِغُرُورٍ)
Kelimenin etimolojik kökü ğ-r-r (ğayn-ra-ra) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gaflet, dikkatsizlik, uyanık olmama hali ve sahte bir görünüme aldanmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ğurûr" kavramının insanın nefsine hoş gelen, onu hakikatten saptıran her türlü cazip yalan, sahte vaat ve aldatmaca olduğunu ifade eder. İblis'e "el-Ğarûr" (çok aldatan) denmesinin sebebi de, batılı hak suretinde göstermesidir. Ayette eylemin (sarkıtmanın/düşürmenin) "ğurûr ile" gerçekleştiğinin belirtilmesi, insanın fıtratındaki en büyük zaafın sahte güvenlik hissine ve yanılsamaya olan meyli olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "küfr" (hakikati örtme) sisteminin psikolojik dinamiği olarak tahlil eder. Ğurûr, salt bir yalan söyleme eylemi değil, muhatabın zihninde tamamen sahte bir değerler sistemi, sahte bir gerçeklik inşa etmektir. Şeytan'ın Adem'e sunduğu sonsuzluk vaadi, bu ontolojik yanılsamanın (ğurûr) zirvesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi tarihsel-pedagojik bağlamda analiz eder. Ğurûr kelimesinin, yedinci yüzyıl Arap toplumunun ticari ve sosyal hayatında "birini hileyle zarara uğratmak, malını kusurlu satmak" gibi pratik karşılıkları olduğunu belirterek; Kuran'ın teolojik bir baştan çıkarma sahnesini, muhatabın dünyevi tecrübesindeki bu "dolandırılma/aldatılma" metaforu üzerinden son derece somut ve anlaşılır kıldığını vurgular.
Zâkâ (ذَاقَا)
Kelimenin etimolojik kökü z-v-k (zel-vav-kaf) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının dille bir şeyin tadına bakmak, onu tecrübe etmek ve sınamak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zevk" (tatma) eyleminin sadece beslenme amacıyla yutmayı değil, bir eylemin, azabın veya nimetin etkisini az da olsa hissetmeye başlamayı ifade ettiğini açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamdaki psikolojik ve dramatik işlevini tahlil eder. Kur'an'ın "yediklerinde" (ekelâ) yerine "tattıklarında" (zâkâ) fiilini kullanması, ilahi yasağın hassasiyetini ve cezanın hızını gösterir. Adem ve eşi, ağacın meyvesiyle doyasıya beslenmemiş, yasaklanan sınıra temas edip onu tecrübe etmeye başladıkları (tattıkları) ilk anda varoluşsal bir sarsıntıyla karşılaşmışlardır. Bu kelime seçimi, günaha meylin anındalığını ve sonuçlarının süratini vurgulayan muazzam bir belagat örneğidir.
Eş-Şecerate (الشَّجَرَةَ)
Kelimenin etimolojik kökü ş-c-r (şın-cim-ra) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birbirine karışmak, iç içe geçmek ve karmaşık bir hal almak olduğunu belirtir. Dalları ve gövdesi birbirine girdiği için ağaca bu isim verilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, bağlam içerisindeki tahlilinde, bu ağacın cennetteki diğer tüm bitkilerden ayrılarak ilahi otoritenin sınırını (hududullah) temsil eden tek obje olduğuna dikkat çeker. Ağacın tadılması, fiziksel bir beslenme değil, bu ontolojik sınırın iradi olarak ihlal edilmesidir.
Gabriel Said Reynolds, ağaç motifini Geç Antik Çağ'ın Yahudi-Hıristiyan metin gelenekleriyle etkileşim içinde analiz eder. Dönemin teolojik metinlerinde (örneğin Efrem'in yorumlarında) yer alan Bilgi veya Hayat Ağacı konseptleri, insanın sınırlarını aşarak ilahi bilgiye veya ölümsüzlüğe ulaşma çabasının (hubris/kibir) sembolüdür. Kuran, ağacın türünden bahsetmeyerek bu ortak Ortadoğu motifini, doğrudan "itaat-isyan" diyalektiğinin evrensel bir nesnesi haline getirmiştir.
Bedet (بَدَتْ)
Kelimenin etimolojik kökü b-d-v (be-dal-vav) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gizli veya örtülü olan bir şeyin açığa çıkması, belirginleşmesi, görünür hale gelmesi ve ortaya çıkması (zuhur) olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "büdüvv" eyleminin gözle görülür hale gelmeyi veya akılla idrak edilebilir bir şekilde netleşmeyi kapsadığını belirtir. Ayetin bağlamında bu kelime, ağacın tadılmasıyla eş zamanlı olarak, daha önce ilahi bir lütufla gizlenmiş olan mahremiyetin (fıtri zayıflığın) aniden ve sarsıcı bir şekilde görünür (bedet) hale gelmesi şokunu ifade eder.
Sev'âtühümâ (سَوْآتُهُمَا)
Tekili "sev'e" olan bu kelimenin etimolojik kökü s-v-e (sin-vav-hemze) harfleridir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının çirkinlik, fenalık, kişiyi rahatsız eden, üzen ve fıtraten utanmasına sebep olan her türlü hal ve nesne olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sev'e" kavramının, insanın açığa çıktığında haya edeceği fiziksel avret bölgelerini ifade etmesinin yanı sıra, işlenen günahın çirkinliğini de kapsayan geniş bir ahlaki terminoloji olduğunu açıklar.
Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın Süryani Hıristiyan literatürü bağlamında okur. Özellikle Suriyeli Efrem'in teolojisinde Adem ve Havva cennette fiziksel olarak çıplak değil, ilahi bir "Işık/İhtişam Cübbesi" (Robes of Glory) ile örtülüdürler. Günah işlediklerinde bu ilahi ışık örtüsü onlardan alınmış ve altındaki fani, utanç verici fiziksel bedenleri (sev'ât) açığa çıkmıştır. Kuran'ın "ayıplarının görünür hale gelmesi" tasviri, bu ortak teolojik havzadaki "ilahi masumiyetin kaybı ve ölümlü bedenin ifşası" anlatısıyla derin bir anlamsal paralellik taşır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki antropolojisinde bu kelimeyi insanın kendi çıplaklığıyla, yani ahlaki zafiyetiyle yüzleşmesi olarak tahlil eder. Yasak ağacın tadılmasıyla ortaya çıkan "sev'ât", insanın yaratıcısı karşısındaki ontolojik acizliğinin, isyanın getirdiği manevi çirkinliğin fıtrat aynasında aniden ifşa olmasıdır.
Tafikâ (طَفِقَا)
Kelimenin etimolojik kökü t-f-k (tı-fe-kaf) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir işe sürekli, kesintisiz ve peş peşe devam etmek, bir eyleme girişip onu sürdürmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tafika" fiilinin "başlamak ve durmaksızın devam etmek" (şüru' fiili) anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki bağlamıyla bu kelime, Adem ve eşinin kendi çıplaklıklarını ve manevi düşüşlerini fark ettikleri an yaşadıkları paniği, alelacele ve kesintisiz bir şekilde örtünme çabasına girişmelerini dramatik bir yoğunlukla resmeder.
Yahsıfâni (يَخْصِفَانِ)
Kelimenin etimolojik kökü h-s-f (hı-sad-fe) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi diğerine eklemek, yamamak, üst üste koyarak dikmek ve birleştirmek olduğunu belirtir. Ayakkabının yırtığını yamamaya "hasf" denir.
Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin yaprakları, derileri veya bezleri birbirine tutturarak geniş bir örtü elde etme çabası olduğunu ifade eder. Adem ve eşinin cennet yapraklarını birbirine yamaması (hasf), fıtri utanç duygusunun eyleme dönüşmüş halidir. İnsan, kaybettiği ilahi örtünün (masumiyetin) yerini, kendi aciz çabasıyla, fiziksel dünyadan (yapraklardan) elde ettiği yamalarla telafi etmeye çalışmaktadır.
Arthur Jeffery, kelimenin kökeni bağlamında, her ne kadar Arapça kök yapısına uysa da, bu fiilin "cennet yapraklarıyla örtünme" şeklindeki eskatolojik/protolojik anlatıda kullanılmasının, ortak Sami dil ailesindeki dini metin geleneğinin (incir yapraklarından önlük yapma motifinin) kelime dağarcığına yansıması olabileceğine işaret eder.
Veraki (وَرَقِ)
Kelimenin etimolojik kökü v-r-k (vav-ra-kaf) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ağaç yaprağı, ince sayfa ve aynı zamanda basılmış/dövülmüş gümüş para (güzelliği ve inceliğinden dolayı) olduğunu belirtir. Ayette doğrudan cennet ağaçlarının geniş yapraklarını ifade ederek, ilk insanların acil örtünme ihtiyacı için bulabildikleri en doğal ve ilkel malzemeyi tanımlar.
El-Cenneti (الْجَنَّةِ)
Kelimenin etimolojik kökü c-n-n (cim-nun-nun) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının örtmek, saklamak ve gizlemek olduğunu; toprağı sık yapraklarıyla örttüğü için bahçeye bu ismin verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ayetin bu spesifik anında "cennet" kelimesinin kullanımını tahlil eder. Adem ve eşi, ihtişamından mahrum bırakıldıkları, isyan ettikleri ve az sonra kovulacakları bu ilahi bahçenin (cennetin) yapraklarına muhtaç kalarak, kendi zilletlerini o kusursuz mekanın fiziksel unsurlarıyla örtmeye çabalamaktadırlar.
Arthur Jeffery, kelimenin teolojik terminolojideki kullanımının İbranice "gan" ve Aramice/Süryanice "gantā" kelimeleriyle olan tarihsel akrabalığını vurgulayarak, Ortadoğu'nun evrensel "ilk bahçe" (Eden) tahayyülünün Kuran metnindeki dilsel yansımasını ifade eder.
Nâdâhümâ (وَنَادَاهُمَا)
Kelimenin etimolojik kökü n-d-v veya n-d-y (nun-dal-vav/ye) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir topluluğun bir araya gelmesi (nâdi/meclis) ve insanların birbirlerine yüksek sesle çağrıda bulunması, seslenmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nidâ" eyleminin, yakında olan birine değil, bilakis uzakta (veya aşağıda) olan birine sesini duyurmak için yapılan yüksek sesli çağrı olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kullanımındaki muazzam psikolojik ve ontolojik inceliği tahlil eder. Kur'an, Allah'ın onlara hitap ettiğini söylerken "kâle" (dedi) fiilini değil, "nâdâ" (uzaktan seslendi/çağırdı) fiilini kullanmıştır. Bu kelime seçimi, yasak ağacın tadılmasının hemen ardından insan ile yaratıcısı arasına giren ontolojik mesafeyi, manevi uzaklığı ve düşüşü (hübût) sembolize eder. Günah, fıtrata yabancılaşmayı ve ilahi huzurdan (yakınlıktan) uzaklaşmayı anında beraberinde getirmiş; bu yüzden Allah onlara bir yabancıya veya uzaklaşmış birine seslenir gibi "nidâ" etmiştir.
Rabbühümâ (رَبُّهُمَا)
Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının onarmak, düzeltmek, ıslah etmek, koruyup gözetmek ve malik olmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bağlam içerisindeki tahlilinde "Rab" isminin terbiye eden, aşama aşama kemale erdiren varlık anlamına dikkat çeker. Uzaktan gelen sitemkar çağrının (nidâ), cezalandırıcı bir tanrı (İlah/Kahhar) isminden ziyade, onları yaratan, cennete yerleştiren ve onlara koruyucu bir yasa koyan "Rableri" sıfatıyla yapılması, ihanete uğrayan şeyin ilahi şefkat ve terbiye olduğuna vurgu yapar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojik hiyerarşisinde bu kelimenin, isyan anında bile insanın yaratıcısıyla olan mutlak bağımlılık ilişkisini sürdürdüğünü gösterdiğini tahlil eder.
Adüvvün (عَدُوٌّ)
Kelimenin etimolojik kökü a-d-v (ayn-dal-vav) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının sınırı aşmak, haddi tecavüz etmek, uyumun (velâyet/dostluk) zıddı olarak karşı tarafa geçmek, koşmak ve saldırmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "adâvet" kavramının sadece duygusal bir kini değil, aynı zamanda kişinin maslahatına, varlığına ve iyiliğine kasteden aktif bir karşıtlığı, uyuşmazlığı ifade ettiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki yapısında "düşman" (adüvv) kavramını, dostluk ve himaye anlamına gelen "velî" kavramının ontolojik zıddı olarak değerlendirir. Allah'ın İblis'i "adüvv" olarak tanımlaması, Şeytan'ın insan için pasif bir kötülük sembolü değil; onun varoluşsal rotasını bozmak, ahlaki yıkımını hazırlamak (sınırı aşmak/adve) üzere programlanmış, aktif ve saldırgan bir ontolojik rakip olduğunu teolojik olarak tesciller.
Mübîn (مُبِينٌ)
Kelimenin etimolojik kökü b-y-n (be-ye-nun) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin diğerinden ayrılması, aralarındaki farkın netleşmesi, açık ve seçik olması, gizliliğin ortadan kalkması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "beyân" ve "mübîn" kavramlarının, hiçbir şüpheye, yoruma veya gizliliğe yer bırakmayacak kadar apaçık bir gerçeği ifade ettiğini açıklar. Şeytan'ın düşmanlığının "mübîn" (apaçık) olarak nitelendirilmesi, onun niyetinin baştan (kibir anından itibaren) ilahi makam tarafından deşifre edilmiş olmasıdır. Allah, Adem'i önceden uyararak bu düşmanlığın üzerindeki tüm örtüleri kaldırmış; dolayısıyla insanın düşmanını tanımama veya aldanma mazeretini ortadan kaldırmıştır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla