وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَۗ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ لَمْ يَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
Andolsun sizi yarattık; sonra size şekil verdik; sonra da meleklere, Âdem’e secde edin' diye emrettik. İblis'in dışındakiler secde ettiler. O secde edenler arasında yer almadı.
Andolsun sizi yarattık; sonra size şekil verdik. Bu beyan hakkında Hasan-ı Basri, Cenab-ı Hak burada özellikle Hz. Adem'i (s.a.) kastetmektedir, dedi, çünkü ayetin devamında Allah Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, 'Adem'e secde edin' diye emrettik buyurmaktadır. Cenab-ı Hak Adem'i yarattıktan sonra meleklere, Adem'e secde etmelerini emrettiğini haber vermektedir. Şayet ayetteki yaratmadan maksat bizler olsaydık, secdenin de biz yaratıldıktan sonra yapılması gerekirdi, halbuki secde olayı daha önce gerçekleşmişti. Başkaları da şöyle dediler: Burada bütün insanlar kastedilmektedir, çünkü Allah, Sonra meleklere, 'Adem'e secde edin' diye emrettik buyurmaktadır. Eğer Sizi yarattık; sonra size şekil verdik mealindeki beyan özellikle Adem'i kasdetmiş olsaydı, ikinci defa tekrar Adem'in adını belirtmezdi, bu da ayet-i kerimenin Adem'in bütün neslini kastettiğine işaret eder. Bazıları da şöyle dediler: Sizi yarattık ibaresinde Adem'i (s.a.) kastetmekte, Sonra size şekil verdik mealindeki cümlede de anne rahminde şekil verdiğini belirtmektedir. Hasan-ı Basri'nin söylediği şeyin doğru olması muhtemeldir. Başka bir ihtimal de şudur: Sizi yarattık, yani sizi yaratmayı o asıldan takdir ettik, o asıldan maksat da Hz. Adem'dir. Çünkü yaratmak fiili, aynı zamanda takdir etmek anlamına gelir; nitekim "ben onu takdir ettim" anlamına gelmek üzere ben onu yarattım, dersin. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak Sizi yarattık, yani sizi o asıldan ve o varlıktan sizi takdir ettik buyurmaktadır. Arkasından Sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, 'Adem'e secde edin' diye emrettik, yani Biz meleklere 'Adem'e secde edin' diye emretmiştik buyurmaktadır. Dilde bu türlü ifadeler caizdir. Bazı kelamcılar şöyle demişlerdir: Nutfe bilkuvve insandır, sonra bilfiil insan haline gelir. Bazıları da şöyle dedi: Nutfe, insan varlığının özüdür, ancak aslımızın ve varlığımızın esası olması itibariyle bizim toprağa ve çamura nispet edilmemiz caizdir.
İblis'in dışındakiler secde ettiler. O secde edenler arasında yer almadı. Hasan-ı Basri dedi ki: İblis meleklerden değildi; Cenab-ı Hak, "O'nun sözünün önüne geçmezler, sadece O'nun emriyle hareket ederler" ve "Orada, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır" mealindeki ayetlerde, ayrıca buna benzer diğer ayetlerde bütün melekleri itaatle ve kendisine boyun eğmekle nitelemektedir. İblis'ten ise her türlü kötülükten başka bir şey sadır olmamıştır. Hasan-ı Basri şöyle devam eder: ayetlerde zikredildiği üzere Allah melekleri nurdan, İblis'i ise nardan (ateşten) yaratmıştır, nar (ateş), nur ile aynı cevherden değildir. Bu da İblis'in meleklerden olmadığını gösterir. İblis'in dışındakiler secde ettiler mealindeki cümle de buna işaret eder; Kûfeli bir adam müstesna Basralılar (Basriyyûn) şu eve girdiler denildiğinde, buradaki istisna edatı Kûfelilerin (Kûfiyyûn) de oraya girdiğine delalet eder. Buna göre ayetteki istisna edatı, İblis'in de Adem'e secde etmekle emrolunduğuna işaret eder. Ancak onun meleklerden olup olmadığını bilmeye bizim ihtiyacımız yoktur, bize gereken onun bizim düşmanımız olduğunu bilmemizdir. Bu konuya daha önce temas etmiştik.
Yorumu Yorumla
-
Halaknâküm (خَلَقْنَاكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü h-l-k (ha-lam-kef) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel ve asli anlamının bir şeyi ölçülendirmek, takdir etmek, pürüzsüz hale getirmek ve ona bir biçim vermek olduğunu belirtir. Kökün ilk kullanımında "yoktan var etme" fikrinden ziyade, önceden belirlenmiş bir tasarıma göre ölçüp biçme eylemi yatmaktadır.
Râgıb el-İsfahânî, "halk" kelimesinin Kuran'da iki temel anlama sahip olduğunu ifade eder: Birincisi, bir şeyi hiçbir örneği ve maddesi yokken sıfırdan, yokluktan var etmektir (ibdâ). İkincisi ise, bir nesneyi var olan başka bir maddeden dönüştürerek yapmaktır. Bu ayetin bağlamında eylem, insanın yaratılış serüveninin ilk evresini, temel ontolojik varoluşunun başlatılmasını temsil eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın teolojik anlambiliminde "halk" fiilinin, Tanrı (Yaratıcı) ile insan (yaratılan) arasındaki dikey ve mutlak ontolojik bağı kurduğunu tahlil eder. Bu eylem, insanın tüm varlığının ve mevcudiyetinin tek kaynağının Tanrı olduğuna işaret eden, insanın mutlak bağımlılığını (ubudiyet) ilan eden asli bir beyandır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi ardından gelen "tasvir" eylemiyle birlikte tahlil eder. "Halk" fiilinin bu bağlamda insanın ham maddesinin (toprak veya nutfe/çamur evresinin) var edilmesini, henüz belirgin bir insan silüeti kazanmamış olan asli potansiyelin inşasını anlattığını belirtir.
Savvernâküm (صَوَّرْنَاكُمْ)
Kelimenin kökü s-v-r (sad-vav-ra) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının şekil, biçim ve bir nesneye, onu diğerlerinden ayıracak özel bir nitelik ve görünüm kazandırmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tasvîr" kavramının bir varlığa kendine has özelliklerini (suretini) vermek olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı bağlamında bu eylem, "halk" (ham maddenin yaratılması) aşamasından sonra gelen ikinci aşamadır; yani yaratılan o ham varlığa akıl, idrak ve estetik bir fiziksel insan biçimi verilerek onun diğer varlık türlerinden üstün kılınması sürecidir.
Toshihiko Izutsu, salt yaratma (halk) ile şekil verme (tasvir) eylemleri arasındaki bu ayrıma dikkat çekerek, insanın evrendeki hiyerarşik üstünlüğünün doğrudan Tanrı'nın ona bahşettiği bu özel tasarımdan ve ontolojik formdan kaynaklandığını vurgular.
Lilmelâiketi (لِلْمَلَائِكَةِ)
Tekili "melek" olan bu kelimenin kökü m-l-k (mim-lam-kef) veya l-e-k (lam-hemze-kef) harflerine dayanır.
İbn Fâris, kelimeyi l-e-k kökünden gelen "el-ülûke" (risalet/mesaj/elçilik) kavramına bağlar. Etimolojik olarak melek, ilahi mesajı taşımakla ve buyrukları yerine getirmekle görevli elçi anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, aynı etimolojik kökeni (el-ülûke) doğrulayarak, meleklerin Tanrı ile kainat arasındaki iletişimi sağlayan, görevlerine mutlak itaat eden ruhanî varlıklar olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kök yapısına rağmen pan-Semitik bir kelime olduğunu ve Habeşçedeki "mal'ak" veya Süryanice/Aramicedeki "mal'akhā" (haberci/elçi) kelimelerinden ödünçlemeyle dini terminolojiye girdiğini savunur. Bu kullanım, Geç Antik Çağ inanç havzasındaki ortak melek (angelology) tasavvurunun bir uzantısıdır.
Angelika Neuwirth, bu kelimenin geçtiği sahneyi (meleklerin yaratılışa şahitlik etmesi ve emre muhatap olması) Geç Antik Çağ'ın teolojik ve litürjik arka planıyla okur. Meleklerin mevcudiyeti, Kuran'ın Yahudi-Hıristiyan apokaliptik metinlerinde çokça rastlanan "İlahi Mahkeme/Gökler Meclisi" motifini kendi tevhid inancına uygun bir şekilde yeniden üretmesidir.
İscüdû (اسْجُدُوا)
Kelimenin etimolojik kökü s-c-d (sin-cim-dal) harfleridir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının eğilmek, boyun eğmek, tevazu göstermek ve alçalmak olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "sücûd" eyleminin insanın en üst düzeydeki boyun eğişini temsil ettiğini açıklar. Ayette meleklerin Adem'e secde etmesi emredilirken, bu eylemin Adem'e yönelik bir "ibadet" değil; ona Tanrı tarafından verilen üstünlüğü kabul etme, saygı gösterme ve nihayetinde doğrudan Tanrı'nın emrine itaat etme eylemi olduğunu analiz eder.
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibariyle Aramicedeki "sgēd" ve Süryanicedeki "sged" fiilleriyle ortaklık taşıdığını belirtir. Özellikle Hıristiyan litürjisinde "ibadet maksadıyla yere kapanma" anlamında çok yaygın olan bu kavramın, İslam öncesi dönemde Arapçaya geçtiğini ve derin bir dini içerik kazandığını iddia eder.
Toshihiko Izutsu, bu fiili Kuran'ın ahlaki uyanış ve isyan konseptleri üzerinden inceler. Secde emri, yaratılanlar için en büyük sadakat testidir. Secde eylemi (iman ve itaat), insanın ve meleklerin ilahi irade karşısındaki konumunu belirlerken; bu eylemi reddetmek, Kuran ahlak sistemindeki en büyük suç olan "kibir" ve "istikbâr"ın varoluşsal başlangıcını oluşturur.
Âdeme (لِآدَمَ)
Kelimenin Arapça kök sistemi üzerinden yapılan geleneksel tahlilinde e-d-m (hemze-dal-mim) harflerine dayandığı varsayılır.
İbn Fâris, bu kökün yer, toprak ve toprağın rengi (esmerlik) anlamına geldiğini söyler. Yeryüzüne "üdmetül-ard" (yerin yüzü/esmerliği) denilmesinden hareketle, insanın ilk atasının topraktan yaratıldığı için bu ismi aldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Adem isminin etimolojisinde iki ihtimal üzerinde durur: Birincisi, onun yeryüzünün dış katmanından (edîm'ül-ard) yaratılmış olması; ikincisi ise ten renginin esmer (üdme) olmasıdır.
El-Cevâlîkî, bu kelimenin katıksız Arapça bir kökten türediği görüşüne şiddetle karşı çıkar. "Adem" kelimesinin Arapçalaşmış yabancı bir kelime (mu'arreb) olduğunu, kökeninin İbranice veya Süryaniceye dayandığını ve saf Arapça kurallarıyla türetilemeyeceğini ifade eder.
Arthur Jeffery, El-Cevâlîkî'nin görüşünü modern dilbilimsel kanıtlarla destekler. Kelimenin doğrudan İbranice "Ādām" veya Süryanice "Ādām" kelimelerinden alındığını belirtir. Tüm Ortadoğu kutsal metin geleneğinde insanlığın evrensel atası ve "insanoğlu" anlamında kullanılan bu ismin, Arapçaya diğer Sami dillerinden dini bir şahsiyet ismi olarak girdiğini doğrular.
Gabriel Said Reynolds, Adem'in yaratılışı ve meleklerin ona secde etmesi sahnesini Geç Antik Çağ'daki Süryani Hıristiyan gelenekleri (Hazineler Mağarası gibi metinler) ile teolojik bir diyalog içinde analiz eder. Kuran'ın Adem tasavvuru, Hıristiyanlıktaki "Tanrı'nın suretinde yaratılan insan" tipolojisiyle tarihsel ve metinlerarası bir ilişki içindedir.
İblîse (إِبْلِيسَ)
Arapça kök türetme çabalarına göre b-l-s (be-lam-sin) harflerine dayandığı varsayılır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının umutsuzluğa düşmek, şaşkınlıktan susmak ve hayrın kesilmesi olduğunu ifade eder. İblis isminin "eblese" (Allah'ın rahmetinden tamamen umudunu kesti) fiilinden türediğini savunur.
El-Cevâlîkî, bu kelimenin Arapça b-l-s kökünden türemediğini, bilakis yabancı kökenli (A'cemî) bir özel isim olduğunu belirtir ve bu yüzden kelimeyi zorlama Arapça etimolojilerle açıklamaktan kaçınır.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik serüvenini aydınlatırken, Yunan dilindeki "Diabolos" (iftiracı/şeytan) kelimesinin muhtemelen Süryanice "Diyābōlōs" formu üzerinden Arapçalaşarak "İblîs" şekline büründüğünü iddia eder. Buna göre kelimenin Arapça kök sistemiyle bir bağlantısı yoktur.
Patricia Crone, İblis figürünün meleklerin secdesini reddetmesi motifini, Geç Antik Çağ'ın dini ortamı bağlamında inceler. Bu anlatının, dönemin Yahudi-Hıristiyan apokrif metinlerinde (örneğin "Adem ve Havva'nın Hayatı" adlı eser) yer alan bir temanın Kuran tarafından kendi teolojik sistemine (kibir ve tevhid ekseninde) entegre edilmesi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, İblis figürünü Kuran'ın ahlaki anlambiliminde "kibir", "istikbâr" (büyüklük taslama) ve "küfr" kavramlarının ontolojik arketipi olarak analiz eder. İblis'in ilahi emri reddetmesi salt bir itaatsizlik değil; evrendeki mutlak otoritenin ve hiyerarşinin reddedilmesi, kendi varlığını Tanrı'nın emrinin önüne koyarak başlattığı varoluşsal bir başkaldırıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla