فَمَا كَانَ دَعْوٰيهُمْ اِذْ جَٓاءَهُمْ بَأْسُنَٓا اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 5. Ayet
Daralt
X
-
Azabımız onlara gelip çattığında, 'Biz gerçekten zalim kişilermişiz!' diye yakınmaktan başka söyleyecekleri söz kalmadı.
Azabımız onlara gelip çattığında onların yakınmaları, yani azabımız gelmeden önce onların sözleri sadece, biz hak yoldayız, demekten ibaretti, başkaları da batıl yolda idiler. Ancak azabımız onlara geldiğinde, Biz gerçekten zalim kişilermişiz, diyerek zalimliklerini itiraf ettiler. Bazıları Onların yakınmaları ibaresine, azabın geldiği sıradaki yakınmaları anlamını verirler, o sırada onların Biz gerçekten zalim kişilermişiz diye yakınmaktan başka söyleyecekleri söz kalmadı. Nitekim başka bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır: "Dehşetli cezamızı gördüklerinde, 'Allah'ın birliğine inandık' derler".
Yorumu Yorumla
-
Da'vâhüm (دَعْوَاهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü d-a-v (dal-ayn-vav) harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birini çağırmak, seslenmek, dua etmek, bir şeyi talep etmek veya bir iddiada bulunmak olduğunu belirtir. Bu bağlamda kelime, insanın başkalarına veya yaratıcısına yönelik sözlü yönelimini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "da'vâ" kelimesinin kişinin kendisi için bir hak iddia etmesi veya bir talepte bulunması anlamına geldiğini söyler. Ayetin bağlamında bu kelime, helak edilen toplumların azapla yüzleştikleri andaki son feryatlarını, çaresiz yakarışlarını ve geçmişteki tüm sahte iddialarının çöküşüyle birlikte ortaya çıkan nihai itiraflarını temsil eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambilimsel yapısında "dua" ve türevlerinin insan ile Tanrı arasındaki iletişim ağının kritik bir parçası olduğunu tahlil eder. Bu ayetteki kullanımıyla kelime, inkarcıların dünyevi yaşamlarındaki kibre dayalı sahte iddialarının (şirk) yıkılmasını ve ilahi gerçeklikle yüzleştiklerinde mecburi ve faydasız bir itirafa dönüşmesini sembolize eden derin bir psikolojik ve teolojik çöküşü ifade eder.
Câehüm (جَاءَهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü c-y-e (cim-ye-hemze) harflerine dayanır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin gelmesi, ulaşması, varması veya ortaya çıkması olduğunu belirtir. Fiziksel bir intikali ifade ettiği gibi, soyut bir durumun vuku bulmasını da kapsar.
Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sıradan bir "gelme" eylemi olan "etâ" (أتى) fiilinden farklı olarak, daha çok aniden, zorlu, kaçınılmaz ve etkili bir şekilde gerçekleşen gelişleri tasvir etmek için kullanıldığını analiz eder. Ayetteki bağlamında ilahi azabın (be's) gelmesi, karşı konulmaz, sarsıcı ve muhatabın tüm savunma mekanizmalarını ezip geçen ontolojik bir müdahaledir.
Be'sünâ (بَأْسُنَا)
Kelimenin kökü b-e-s (be-hemze-sin) harflerinden türemiştir.
İbn Fâris, bu kökün etimolojik olarak şiddet, çetinlik, zorluk ve savaşlardaki katı acımasızlık anlamına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "be's" kelimesinin Kuran semantiğinde mutlak ve şiddetli ilahi azabı tanımladığını belirtir. Bu ayetin özgül bağlamında kelime, sadece felaketin kendisini değil, aynı zamanda insanın tüm sahte inançlarını ve direncini kıran, onu kendi gerçekliğiyle (zalim olduğu gerçeğiyle) yüzleşmeye mecbur bırakan kahredici ve dönüştürücü bir ilahi şiddeti temsil eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi tarihsel bağlamda tahlil ederek, "be's" kavramının muhatap Arap toplumunun zihninde doğrudan dünyevi, fiziksel ve toptan bir helaki (deprem, kasırga vb.) çağrıştırdığını vurgular. Bu kelime, teolojik bir tartışmadan ziyade, muhatabın itirazını anında susturan ve onu çaresiz bir itirafa sürükleyen somut, pratik ve pedagojik bir yıkım aracıdır.
Kâlû (قَالُوا)
Etimolojik olarak k-v-l (kaf-vav-lam) kökünden gelir.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri sesli olarak ifade etmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin Kuran'da sadece fiziksel bir konuşmayı değil, aynı zamanda bir inancı, düşünceyi veya kesin bir itirafı dile getirmeyi kapsadığını açıklar. Azap anındaki bu "söylem", inkarcıların özgür iradeleriyle yaptıkları bir felsefi tartışma değil, varoluşsal bir dehşet anında dillerinden dökülen zorunlu, içgüdüsel ve gecikmiş bir teslimiyet ifadesidir.
Zâlimîn (ظَالِمِينَ)
Kelimenin etimolojik kökü z-l-m (zı-lam-mim) harfleridir.
İbn Fâris, bu kökün iki temel anlamı olduğunu belirtir: Birincisi karanlık, ışıksızlık; ikincisi ise bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymak, eksiltmek veya sınırı aşmaktır.
Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramının hak edilenin eksik verilmesi, haddi aşma ve bir hakkın gasp edilmesi olduğunu ifade eder. Kuran terminolojisinde en büyük zulmün, yaratıcının hakkını başka varlıklara atfetmek olan "şirk" olduğunu belirtir. Ayetteki "biz zalimlerdik" itirafı, hukuki bir suçtan ziyade, teolojik bir sapmanın ve hakkı batıl yerine koyma eyleminin kabulüdür.
Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kuran'ın ahlaki ve teolojik sisteminin negatif kutbu olarak analiz eder. Zulm, insanın yalnızca başkalarına değil, hakikati inkar ederek asıl kendi ontolojik varlığına ve fıtratına karşı işlediği derin bir adaletsizliktir. Helak anındaki bu itiraf, insanın Tanrı'ya karşı sürdürdüğü isyanın (küfr) bir yanılsama olduğunu fark etmesi ve kendi manevi yıkımının yegane sorumlusu olduğunu (kendi kendine zulmettiğini) trajik bir şekilde kavramasıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla