اَلَّذ۪ي يَصْلَى النَّارَ الْـكُبْرٰىۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'lâ Sûresi, 12. Ayet
Daralt
X
-
11. "Ebedî mutluluktan nasibi olmayan da ondan uzak durur."
12. "İşte en büyük ateşe girecek olan odır."
Burada uzak durup kaçınmayı “eşka’ya nispet etti. O “şakî”dir, yani ebedî mutluluktan nasipsiz kimse demektir. Şu beyanında "etka"dan bahsettiği yerde ise uzak tutmayı kendisine nispet etti: “Malını Allah yolunda verip arınan takvâ ehli ise ondan uzak tutulur”. Bu kullanım şeklinde şöyle bir delil vardır: Hayırlı işlerin Allaha izafe edilmesinin cevazı, ilkinde ise şerlerin Allaha isnadının caiz olmayışı. Çünkü hayırlı işlerin Allaha nispet edilmesi ona şükür anlamı taşır ve Allah, şükredilmeye lâyıktır. Şerli işlerin bir başkasına nispet edilmesinde ise şükür anlamı yoktur, suçun başkasına atılması vardır. Dolayısıyla onun Allah’a nispet edilmesi caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yaslâ (يَصْلَى)
Kelimenin kökü s-l-y harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, s-l-y kökünün temel anlamının ateşte yanmak, kızarmak veya ateşin hararetine ve azabına maruz kalmak olduğunu belirtir; bu fiilin ısıyla doğrudan temas etmeyi ve bundan acı duymayı ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, fiilin ateşe girmek, ateşin içine atılmak ve onun yakıcılığını bizzat hissetmek manasına geldiğini ifade eder; ayetteki kullanımıyla, ilahi öğütten kaçınan bedbaht kimsenin (eşkâ) karşılaşacağı azabın kaçınılmazlığını ve şiddetini vurguladığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'ani eskatoloji çerçevesinde bu fiilin salt fiziksel bir yanma eyleminden ziyade, mutlak bir varoluşsal yıkımı ve ruhsal azabı temsil ettiğini inceler; bu cezanın, ilahi mesajı reddetmenin büyüklüğüyle eşdeğer bir ontolojik karşılık olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin ayet bağlamında cehenneme girişin ve oradaki ıstırabı bizzat tecrübe edişin dramatik bir tasviri olduğuna dikkat çeker; ilahi uyarıya kulak tıkayan kişinin kendi tercihiyle bu ateşe yaslanacağını ve ateşin içine gireceğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, yaslâ eylemini bir önceki ayetteki yüz çevirme (tecennüb) tavrının zorunlu bir sonucu olarak değerlendirir; hakikatin aydınlığından inatla kaçanların, nihai durak olarak ateşin yakıcı gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalacaklarını belirtir.
Nâr (النَّارَ)
Kelimenin kökü n-v-r harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, n-v-r kökünün temel olarak aydınlık, ısı ve ateş anlamlarına geldiğini, nâr kelimesinin de yakan ve yok eden fiziksel ateşi nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi duyularla algılanabilen alev ve hararet olarak tanımlar; Kur'an bağlamında bu kelimenin genellikle ahiretteki nihai ceza yeri olan Cehennem'in bizzat kendisini ifade eden bir özel isme dönüştüğünü açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik ve tarihi kökenlerini inceleyerek, nâr'ın aslen Arapça bir kelime olmasına rağmen, Kur'an'daki belirgin eskatolojik (cehennem ateşi) kullanımının, Aramice ve Süryanicedeki dini geleneklerle ve oradaki ilahi azap tasavvurlarıyla güçlü paralellikler taşıdığını not eder. Toshihiko Izutsu, nâr kavramının Kur'an'ın ahiret semantiğinde cennet kavramının mutlak zıddı olarak merkezi bir konumda bulunduğunu; bunun sıradan bir ateş değil, ilahi gazabın somutlaşmış ve ebedileşmiş hali olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökündeki nur (ışık/aydınlık) ile nâr (ateş) arasındaki anlamsal ilişkiye dikkat çekerek, bu bağlamda ilahi vahyin aydınlatıcı nurunu reddeden inatçı inkarcıların, aynı kökten gelen fakat aydınlatmak yerine yakan ve yok eden nâr'a mahkum olmalarındaki ilahi adaleti ve kavramsal ironiyi ifade eder.
Kubrâ (الْكُبْرَى)
Kelimenin kökü k-b-r harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, k-b-r kökünün temel anlamının büyüklük, yücelik ve küçüklüğün zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kubrâ kelimesinin büyük (kebir) sıfatının müennes ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) formu olduğunu açıklar; bu sıfatın nâr (ateş) kelimesini nitelemesinin, bu ateşin dünya ateşleriyle kıyaslanamayacak ölçüde devasa, şiddetli ve mutlak bir azap kaynağı olduğunu gösterdiğini ifade eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Mekke dönemi surelerindeki edebi, fonetik ve retorik işlevini analiz eder; A'lâ suresinin ritmik örgüsü içerisinde kubrâ kelimesinin eşkâ, yusrâ ve zikrâ gibi kelimelerle ses uyumu sağladığını, bu fonetik vuruculuğun surenin sonundaki eskatolojik tehdidin dehşetini ve psikolojik etkisini muhatabın zihninde maksimize ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki en büyük ateş (nâru'l-kubrâ) nitelemesinin, inkarcıların suçunun büyüklüğüyle orantılı bir cezayı ifade ettiğini kaydeder; sıradan bir azabın değil, tahayyül sınırlarını aşan kozmik bir felaketin ve dehşetin haber verildiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla