اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفٰىۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'lâ Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
6-7. "Sana okutacağız ve Allah dilemedikçe unutmayacaksın. O, açık olanı da bilir, gizli olanı da!"
Vahyin Unutturulması Mümkün mü?
Sana okutacağız da sen unutmayacaksın. Yani sana Kur’ân’dan vahyedilenleri senin adına koruyacağız da sen onları unutmayacaksın. Hz. Peygamberin (a.s.) kendisine indirileni ezberlemesi onun risâletine ilişkin bir delildir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.) yazı yazmayı ve yazılı bir metni okumayı bilmiyordu. Sonra kendisine indirileninin tamamını tek bir defada okuyordu. Kaldı ki kendisine vahiy gelmesi tamam oluncaya kadar inen vahyi belleme kaygısıyla dilini oynatması da yasaklanmıştı. Durumu bu şekilde olan bir kimsenin kendisine defaatle indirilmiş bulunan vahyi ezberlemesi, kendi dilinde olsa bile mümkün değildir. Hal böyle iken onu tek bir kerede ezberlemesi nasıl mümkün olabilir?! Dolayısıyla onun tekbir kerede (inenleri) ezberlemiş olması nübüvvetinin kanıtlarından biri olur.
Allah dilemedikçe. Bazıları şöyle dedi: Okuttuklarından Allah’ın diledikleri müstesna. Çünkü Allah unutturmayı istediğini sana unutturur. Ancak bu yorum isabetli değildir. Şöyle ki ona vahyetmiş olduğu âyetler onun nübüvvetinin delili olmaktadır. Hz. Peygamber (a.s.) kendine indirilen vahiyleri okuyup sonra da ona unutturulduğu zaman onun risâletini kabul etmeyip de eleştiri için bahane arayanlar o unutturulan âyetleri kendisinden okumasını isterler, unutturulması halinde o da onu haliyle okuyamaz, onlar da bunu aleyhte bir delil olarak kullanırlar. Bazı rivayetlerde kendisine unutturulmuş olduğu belirtilmektedir. Ancak bunlar âhâd haberlerdir ve onlarla kesin bir yargıya varmak mümkün değildir. Çünkü haber-i vâhid amel etmeye ilişkin bilgi verir, fakat şahitlik, yani iman etmeye dair bilgi vermez. O burada şahitlik yapma mevkiindedir. Ancak bize göre onun tevili -en doğrusunu Allah bilir ya- üç şekilde yapılabilir: Birincisi: Peygamberler (a.s.) zelle kabilinden hataların işlenmesi halinde kendilerine verilen nimetin yok olması endişesine yol açacak sürçmelerden mâsum olduklarına dair kendilerinde bir güven bulunmuyordu. Gerçi bize göre bugün için onların mâsumiyeti kesin olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ama o gün için kendileri açısından durum öyle değildi. Hz. İbrahim (a.s.) kendisine peygamberlik ve risâlet verilmiş olmasına rağmen Rabb’ine şöyle dua ediyordu: “Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut”. O, kendisine bahşedilen nimetin devamı için Rabb’ine yakarmış ve korunmayı talep etmiştir.
İkincisi: Allah Teâlâ, peygamberini kendisine lütfettiği nimetle kibirlenmekten ve Rabb’ine teşekkür etmeyi terketmekten korumuştur. Öyle ki bu nimetin, Rabb’inden bir lütuf olduğunu ve O’nun lütfettiği bu nimeti almaktan aciz olmayacağını bilmiş oldu. Ona unutturulacağının bildirilmesi, bu lütfu ona geri alabileceğini beyan etmektedir. Böylece ona bu nimeti veren Rabb’ine minnetle teşekkür etsin ve O’na kulluk etsin.
Yahut “inşâ”, yani unutturma hükmünün unutturulması anlamında olması da mümkündür. O da hükmün neshedilmesi ve böylece sanki hiç buyurulmamış gibi unutulup gitmesi gibi bir hal almasıdır. Şu âyette işaret edildiği gibi: “Erkeğiyle kadınıyla münafıklar birbirine benzer; kötülüğü özendirip iyiliği engellerler, hayır için harcamaya elleri varmaz. Onlar Allah’ı umursamadılar, O da onları kendi hallerine bıraktı. Gerçek şu ki münafıklar günaha batmış kimselerdir” Yani onları rahmetinden uzak tutması sonucu unutulmuş bir nesne gibi yaptı. Yoksa maksat gerçek anlamda unutma değildir. Aynı şekilde hükmü neshedilip terkedildiği zaman gerçekte bir unutma olmasa bile uygulamada sanki unutulmuş gibi olur. Bu durumda unutma nassm kendisine değil de hükmüne yönelik olur.
Yahut şöyle olabilir: Hz. Peygamber (a.s.), düşüncesi başka işlerle meşgul olması halinde kendisine indirilmiş olan bir kısım vahyi hatırında tutmamış olabilir ve o anlık hatırından gitmiş olan sanki unutulmuş gibi sayılır. Zihnini toparladığında ise her şey yerli yerince olur. Nitekim biz kendi dünyamızdan bunu biliyoruz. Kişi kendisini bir başka işe verdiği sırada hatırında Fâtihadan bile harf namına hiçbir şey kalmaz, hepsi gider ve sanki onu tamamen unutmuş gibi olur. Ancak onu okumak isteyip de zihnini ona topladığı zaman hepsi yerli yerinde hafızasında bulunur. Âyette söz konusu olan istisnanın işte bu yorumlara hamledilmesi uygun olur. En doğrusunu Allah bilir.
O, açık olanı da bilir, gizli olanı da. Yani insanlardan bir kısmının diğerlerine âşikâre söylediklerini veya sır olarak vermiş oldukları her bilgiyi veya haberi bilir. Yahut O, meleklere âşikâr olup da amel defterlerine kaydettikleriyle onlara gizli kalıp da yazmadıkları gizli amellerini bilir. Kulun gizlediği fiilleri bilmesi, âşikâr ettikleri ve açıkladıkları işleri bilmesi gibidir. Allah Teâlâ bunu bildirdi ki kullar yapıp ettikleri konularda teyakkuz halinde olsunlar, tedbiri elden bırakmasınlar, gizli âşikâr her ne yapıp ederlerse kendilerine yapılması uygun olan işleri yapıp etsinler. Zira ki Allah Teâlâ onlar üzerinde “Hafîz’dir [yapıp ettiklerinden asla gafil değildir].
Yorum
-
Şâe (شَاءَ)
Kelimenin kökü ş-y-e harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin var olması, bir şeye yönelmek, istemek ve dilemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, meşiet (dileme) kavramının var etme ve irade etme ile yakından ilişkili olduğunu ifade eder; kelime Allah'a atfedildiğinde O'nun mutlak iradesini ve bir şeyi varlık sahnesine çıkarma konusundaki kudretini temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamında bu istisna ifadesindeki (illâ mâ şâallah) dileme eyleminin, Hz. Peygamber'e verilen vahyi unutmama garantisinin bile nihayetinde Allah'ın mutlak iradesine bağlı olduğunu gösterdiğini, bunun da ilahi egemenliğin sınırlandırılamaz doğasını vurgulamak için kullanıldığını kaydeder.
Ya'lemu (يَعْلَمُ)
Kelimenin kökü a-l-m harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, a-l-m kökünün temel anlamının bir şeyi diğerlerinden ayıran iz, işaret ve alamet olduğunu, bilginin (ilim) de nesnenin hakikatini ve ayırt edici özelliklerini kesin olarak idrak etmek anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramını bir şeyin mahiyetini ve gerçekliğini kavramak olarak tanımlar; bu eylemin Allah'a nispet edildiğinde eşyanın hem dış görünüşünü hem de içyüzünü, geçmişini ve geleceğini kapsayan, hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymayan mutlak ve kuşatıcı bir bilme hali olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ayetin bağlamında Allah'ın bilme fiilinin mutlaklığına dikkat çekerek, bu ilahi bilginin insan idrakinin sınırlarını aştığını ve evrendeki en küçük zihinsel veya fiziksel hareketliliği bile eksiksiz bir şekilde kapsadığını belirtir.
Cehre (الْجَهْرَ)
Kelimenin kökü c-h-r harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, c-h-r kökünün temel anlamının bir şeyin hem göz hem de kulak için açık, belirgin, yüksek ve aşikar hale gelmesi olduğunu belirtir. Gizliliğin zıddı olarak nesnelerin veya seslerin açığa çıkmasını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, cehr kavramının duyu organlarıyla, özellikle de görme ve işitme duyularıyla algılanabilir olma durumu olduğunu açıklar; ayet bağlamında insanın açıkça söylediği sözleri, işlediği fiilleri ve dış dünyada görünür olan her türlü nesnel gerçekliği kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal ağında cehr kelimesinin zıddı olan gizlilik kavramıyla birlikte ontolojik bir çift oluşturduğunu, bu kelimenin insan idrakine açık olan, fiziksel ve fenomenal alemi (şehadet alemi) temsil ettiğini ve bu zıtlık üzerinden ilahi bilginin mutlak kapsamının vurgulandığını inceler.
Yahfâ (يَخْفَى)
Kelimenin kökü h-f-y harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, h-f-y kökünün Arapçada zıt anlamlı (eydâd) kelimelerden olduğunu, hem bir şeyi örtmek ve gizlemek hem de bir şeyi gizlendiği yerden açığa çıkarmak anlamlarına geldiğini belirtir; ancak ayetteki fiil formunun örtülü olmak, duyulardan ve idrakten saklı kalmak anlamına odaklandığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, hafâ kavramının bir şeyin gözlemden, duyulardan veya zihinsel kavrayıştan uzak kalması durumu olduğunu ifade eder; bağlam içerisindeki kullanımının, insanın iç dünyasındaki niyetleri, kalbinden geçen düşünceleri ve evrenin henüz açığa çıkmamış potansiyellerini simgelediğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette gizli olanın bilinmesinin (yahfâ), "cehr" kelimesi ile birlikte zikredilerek zıtların birliğiyle bütünü ifade etme sanatına (merizm) başvurulduğuna dikkat çeker; Hz. Peygamber'in içinden geçirdiği endişelerin, vahyi unutma telaşının ve zihinsel süreçlerinin Allah'ın mutlak bilgisi dahilinde olduğunu, dolayısıyla ilahi gözetimin tüm içsel ve dışsal katmanları kuşattığını kaydeder.
Yorum
Yorum