Türkiye Müslümanlarının çoğunluğu itikadi yönden Matüridi mezhebindendir. Ancak son yıllara kadar Matüridi’nin eserleri Türkçe’ye çevrilmemiştir.

Matüridi’nin günümüze ulaşan iki eseri vardır.
  1. Kitâbü’t-Tevhîd (Tevhid Kitabı).
  2. Kuran tefsiri: Tevilâtü’l-Kuran.
İkisinin de Türkçe’ye tam çevirilerine yakın zamanlarda başlanmış, tefsirinin tercümesi halen tamamlanamamıştır (Bu yazının yazılmasından birkaç ay sonra, 2019’da tamamlandı).

Kitâbü’t-Tevhîd’in Türkiye ve dünyadaki yayım sürecini kısaca özetleyelim.

Eserin tek yazma nüshası İngiltere’de Cambridge Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.

1953 yılında Joseph Schacht tarafından bir makalede etraflıca tanıtılan Kitâbü’t-Tevhîd’in ilk kısmî tercümesi 1966’da Georges Vajda tarafından İngilizce’ye yapılmıştır.

Kitâbü’t-Tevhîd ilk defa 1970 yılında Beyrut’ta Fethullah Huleyf tarafından yayımlanmış, aynı baskı 1979 yılında İstanbul’da ofset yoluyla tekrarlanmıştır.

Kitâbü’t-Tevhîd’in Türkçe’ye ilk tercümesi ise Hüseyin Sudi Erdoğan tarafından 1981’de yapılmıştır. Bu çevirinin eksiklikleri nedeniyle yeni baskısı yoktur.

Eser nihayet 2003’te Bekir Topaloğlu tarafından Türkçe’ye yetkinlikle çevrilmiştir.

Tevilâtü’l-Kuran isimli tefsirin Türkçe’ye tam çevirisi de bundan birkaç sene sonra Bekir Topaloğlu tarafından başlatılmış, bugün itibariyle 14. cildi yayımlanmış olup çeviri çalışmaları halen devam etmektedir (Bekir Topaloğlu 2016’da vefat etmiş, tefsirin tercümesi 2019’da tamamlandı).

ESERİN İÇERİĞİ

Akıl yürütmeyi inkâr eden kimsenin elinde onu reddetmek için akıl yürütmekten başka bir kanıt yoktur.
Mâtüridî, Kitâbü’t-Tevhîd isimli eserinde “bilgi kaynakları”nın üç türlü olduğunu söyler.
  1. Duyusal veriler
  2. Haber/Nakil
  3. Akıl
Ayrıca ilk ikisinin üçüncüye/akla tabi tutulmasınin zorunlu olduğunu da ekler.

Aslında nesne ve olayların meşrû oluşu veya olmayışı, kötü fiillerle iyi fiiller, bütün bunlar hakkında duyuların algılayışı ve haberlerin gelişinden sonra bile -şayet algı ve haber her yönüyle irdelenecekse- elde edilebilecek nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir ve bir de sadece tefekkür ve istidlâlle ulaşılabilecek hususların ortaya çıkarılmasıyla mümkündür. Zararlı ve yararlı olan insan emeği ürünü şeyler de aynı durumdadır. Son olarak şu da kaydedilmelidir ki insan fizyolojik bir yapıya ve bir de akla sahip kılınarak yaratılmıştır. Aklın güzel bulduğu tabiatın istemediği, çirkin gördüğü de onun nefret etmediği bir şey olabilir ya da akıl ile tabiat arasında bir defasında uyumsuzluk, diğerinde ise uygunluk bulunabilir. Şu halde isabetli olanın, söz konusu ettiğimiz grup ve türlerden hangisinin statüsünde bulunduğu gerçeğinin açığa çıkarılabilmesi için her konuda akıl yürütmek ve tefekkür etmektir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.


Nasıl ki bedenin organlarından herhangi birini kendisine tevdi edilen yararlardan menetmek veya onu fonksiyonlarından uzaklaştırmak asla isabetli olmayıp, aksine organı zararlı pozisyonlardan korumak ve yararlı yollarda kullanmak yerine getirilmesi gereken bir ödevse, yararlar ile zararların belirlenmesine vasıta olan akıl ve istidlalin de ihmal edilmemesi daha büyük bir önemle gereklidir.
“Allah Teâlâ’nın, kulun aklî yeteneği açısından anlayamayacağı şeyleri (iman etmesi için) emretmesi mümkün olduğuna göre, anlayamayacağı şeylerle ona hitap etmesi (ve mükellef tutması) neden mümkün olmasın?” sorusuna Mâtüridî’nin cevabı:

Cebriyye'ye ait bu görüş uzun uzun anlatılmasına ihtiyaç hissettirmeyen bir telakki konumundadır, çünkü fazla taraftarı olmadığı gibi onu benimseyenin ortaya koyduğu tutarlı bir açıklaması da bulunmamaktadır. Aslında cebri benimseyen kişi gerçek mânadaki her söz ve fiili kendisinden nefyetmektedir. Böyle olunca da fikir beyan etme imkânı ortadan kalkar, halbuki ilmî tartışma onunla gerçekleşir. Sonuçta böylesiyle tartışmaya girmeye vesile teşkil edecek olan vasıta ortadan kalkıp yok olmuştur. Bazıları, Cebriyye'nin, "Hakiki fiilin kula nisbet edilmesiyle hâlik ile mahlûk arasında benzeşme meydana gelir" tarzındaki endişesine ilim, vücûd, oluşum (kevn) ve diğer kavramlarla mukabelede bulunmuş (ve Cebriyye'nin anlayışınca bunlarla da pekâlâ benzeşmenin olabileceğini söylemiştir). Evet, onlarda anlayabilecek bir akıl olsaydı böyle bir mukabele yerinde olurdu, ne var ki cebir ehli zaruri yollarla oluşan ve müşahede konumunda bulunan bilgiyi inkâr etmişlerdir, bu sebeple de kendileriyle fikrî tartışmaya girmek anlamlı bir davranış olmaz. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.


Bilginin göreceliliğini savunan Sofistler’i eleştirdikten sonra Matüridi şöyle diyor:

Kişisel görüş ve inançtan başka herhangi bir bilgi yoktur, diyen kişiye göre kendisi ne derse gerçek odur. Böylesi tutarsız/mantıksız kelam eden adamları sağlam bir dayakla cezalandırmalı.


Sofistlerin Görüşleri ve Tenkidi

{İmam (r.h.) şöyle dedi}: Sofistler şöyle demiştir: Kişinin bir şeyin doğruluğu hakkında bilgi sahibi iken bilahare onun yanlışlığının ortaya çıktığını, bir şeyden önceleri lezzet almışken sonra bunun kaybolduğunu, kara hayvanlarının denizde ve deniz hayvanlarının karada öldüğünü, yarasanın gece görürken gündüzün gözlerinin perdelendiğini müşahede ettiğimize göre, artık kesin bilgi diye bir şeyin bulunmadığı hususu sübût bulmuş olur. İnsanlar arasında bilgi diye yaygınlık kazanan sadece bir inançtan ibaret olup daima bir başkası farklı telakkiye sahip olabilmiştir.

İbn Şebîb soru sorma sırasında şöyle demiştir: "Ortada bilgi diye bir şey yoktur" tarzındaki sözünüzü "bilgi"ye dayanarak söylemişseniz bilginin varlığını kanıtlamış oldunuz; şayet "bilgi"siz söylemişseniz, ilimsiz fikir beyan ettiğinizin şuurunu taşırken başkalarını bu iddianıza çağırmanız yakışık almaz. Sofistler "Kesin bilgiye dayanarak fikir beyan ettik" derlerse "bilgi"nin varlığını ispat etmiş olurlar, şayet obür söylemi benimserlerse susmaya mecbur edilirler. İşte konunun tartışılma yöntemi bundan ibarettir.

{İmam (r.h.) şöyle dedi}: Sofist telakkiyi benimseyen kimse ile fikir tartışmasında bulunmanın bir anlamı yoktur, çünkü tartışma söylenecek her sözün bilgi değil telakki (itikad) olduğu sonucuna varacak, sofistin tartışma sırasında ileri süreceği her fikir aynı konumda olacaktır. Böyle bir fikrî tartışma ancak gerçeklerin mevcudiyetini benimsemekle birlikte bir kısmını inkâr eden kimse ile yapılabilir, ta ki onun görüş ve iddiası sabit bir hakikat zeminine dayanılarak reddedilmiş olsun! "Şahsî telakki ve inançtan başka herhangi bir bilgi yoktur" görüşünü benimseyen kimseye gelince, onca kendisi ne derse gerçek odur. Böylesi ağrıtıcı dayak ve organ kesilmesiyle cezalandırılmalıdır. Bir de şu yöntem var: Karşısındaki münazaracı, sofistin genel telakkisini benimsemiş görünür ve onun söylediğinin tam aksini öne sürerek kendini eleştirir ya da da "Ben senin inkârını ikrar telakki ediyorum" der, ta ki ortaya çıkan fikrî zaruret sofisti daha önce reddettiğini kabule mecbur etsin!
Mâtüridî, Tevhid kitabının Kader bölümünde alınyazısı inancını reddediyor:

Bize göre kullara gerçek mânada fiil nisbet etmek gereklidir. Bu husus nakil, akıl ve inkâr edenin ger­çeğe karşı bile bile direnen kimse durumuna düşeceği zaruri bilgi ile sabittir.
Mâtüridî, yine aynı bölümde vahdet-i vücûd anlayışını da reddediyor:

“Rab da, kul da, yaratan da, yaratılan da O’dur” demek, hem nakil, hem de akıl açısından kabul edilemez.