Kitaptan altını çizdiğim bazı satırlar:
- Hz. Musa’nın tebliğ ettiği vahiy adalete; Hz. İsa’nınki sevgi ve merhamete; Hz. Muhammed’inki ise her ikisine birden vurgu yapmaktadır. Her üçünün ortak paydası ise, Allah’ın ne yapacağnın belli olması ve ilişkinin ahlak temelli bir ilişki olmasıdır.
- Ehl-i Sünnet’in (özellikle Eş’ariliğin) Allah ile insan arasında kurduğu ilişki, bir taraftan sonsuz merhamet; diğer taraftan da sonsuz (mutlak) güç ilişkisi olduğu için (adalete dayanmadığı için); ne yapacağı belli olmayan, insana yaptıkları ve yapabilecekleri ölçülemeyen, bilinemeyen, tahmin edilemeyen, istediğini yapan, insani düzlemde anladığımız ahlak kavramlarıyla yapacakları ve yaptıkları anlaşılmayan bir Allah tasavvuru ortaya çıktı. (24. Sayfa)
- İnsani sorumluluğua ait sonuçları Allah’a atfederek yükümlülükten kurtulmak mümkün olmuyor.
Böylece, Allah’ın insana neleri yapabileceği, neleri ahlaki anlamda yapamayacağının ölçüsü Sünni “kader” teorisiyle ortadan kaldırılınca, insani sorumluluğa ait sonuçları Allah’a atfederek yükümlülükten kurtulmak mümkün oluyor. Örneğin, yakın tarihimizde meydana gelen Zonguldak’taki maden kazası, Güneydoğu illerimizden birine bağlı bir köyde meydana gelen “çığ” felaketi, Erzincan ve Dinar depremleri, Senirkent sel felaketi gibi doğal olaylar, devletimizin en yüksek mercii tarafından “Allah’ın takdiri” olarak nitelenip, bu olaylarda can kaybına sebebiyet veren ve insandan kaynaklanan ihmaller soruşturma konusu olmaktan çıkarılmıştır. Benzer bir hadise de Suudi Arabistan’da hac mevsiminde yaşanmıştır (1990). Tünelde mahsur kalan 500 hacı ölmüş, Kral Fahd, bu olayı “Allah’ın takdiri” olarak izah edip sorumluluğunu ortadan kaldırmıştı.
“Felek” ve “kader” arasındaki ilişkiye dair
Bu arada halkın iç çekmelerinde kullanılan “felek” kavramıyla yine halkın sahip olduğu Sünni “kader” anlayışı arasında da bir ilginin olduğunu sanıyorum. “Felek” asuman, sema, gök, devran, gökkatı (9 felek) gibi anlamlara gelir. Yıldızların insan kaderi üzerinde etkili olduğuna (burçlar) çok eskilerden beri inanılmaktadır. Felek kavramı, mecazi manada insanın hayatına hakim olan mevhum güç anlamına gelir.¹⁹ Eski Türklerde de böyle bir inanç vardı.²⁰ Araplarda bu güç “dehr” (zaman) ile ifade edilmiştir.²¹
Türkler Müslüman olduktan sonra bu inancın Sünni “kader” teorisiyle aynileşmemesi için hiçbir sebep yoktu. Nitekim, felek ile ilgili halkın ürettiği deyimlerde “felek”in yerine çok rahat bir şekilde “kader” kelimesini koyabilirsiniz. Halk, nahif vicdanıyla kabul edemediği, “kader”inin başına açtığı belalara isyan etmek için onu “felek” ile yer değiştirerek, kamufle ederek kadere karşı duyduğu isyanını ve şikayetlerini rahatça haykırabildi. Birkaç örnek verelim:
Halk türkülerinde, arabesk şarkılarda “kader”den şikayet edildiği gibi, “felek”ten de şikayet edilir.
Kahpe felek sana nettim neyledim,
Kestin mümkünümü çarelerimi,
Akibette beni sılamdan ettin,
Attın gurbet ele parelerimi.
Mersiyelerde ölümün faili olarak “felek” şu sıfatlarla nitelenir: fani, dönek, belalı, amansız, güvenilmez, mürüvvetsiz, vefasız, kararsız, acımasız, cellat, insafsız, sebatsız, rezil, alçak, ejderha, hileci, kan içici, münafık, taş kalpli, kara yüzlü, zalim, can alıcı, hain, köhne, aşüfte, kâfir, kahpe, adaletsiz... vs.²² Bu nitelemelerdeki kişileştirme, bir iradeye işaret etmektedir. Bu da bizim “felek” kavramı ile Allah tasavvurunun temsilcisi “kader” kavramı arasında kurduğumuz ilişkiyi güçlendirmektedir.
Dipnotlar:
¹⁸ Spring, Joel, Özgür Eğitim (çev. A. Ekmekçi), İst. 1991, s. 53.
¹⁹ Türk Ansiklopedisi, XVI/202.
²⁰ Ögel, Bahattin, Türk Mitolojisi, Ank. 1971, II/13; Hikmet Tanyu, Eski Türklerde Tek Tanrı İnancı, Ank. 1980, 134.
²¹ Izutsu, Toshihiko, Kur’ân’da Allah ve İnsan (çev. S. Ateş), Ank. trsz. 118.
Türkler Müslüman olduktan sonra bu inancın Sünni “kader” teorisiyle aynileşmemesi için hiçbir sebep yoktu. Nitekim, felek ile ilgili halkın ürettiği deyimlerde “felek”in yerine çok rahat bir şekilde “kader” kelimesini koyabilirsiniz. Halk, nahif vicdanıyla kabul edemediği, “kader”inin başına açtığı belalara isyan etmek için onu “felek” ile yer değiştirerek, kamufle ederek kadere karşı duyduğu isyanını ve şikayetlerini rahatça haykırabildi. Birkaç örnek verelim:
- Kambur felek.
- Felek, kimine mintan giydirir kimine yelek; kimine karpuz yedirir kimine kelek.
- Yetim büyür, felek utanır.
- Kahpe felek.
- Zalim felek.
- Felek vermedi.
- Ah felek ah!
Halk türkülerinde, arabesk şarkılarda “kader”den şikayet edildiği gibi, “felek”ten de şikayet edilir.
Kahpe felek sana nettim neyledim,
Kestin mümkünümü çarelerimi,
Akibette beni sılamdan ettin,
Attın gurbet ele parelerimi.
Mersiyelerde ölümün faili olarak “felek” şu sıfatlarla nitelenir: fani, dönek, belalı, amansız, güvenilmez, mürüvvetsiz, vefasız, kararsız, acımasız, cellat, insafsız, sebatsız, rezil, alçak, ejderha, hileci, kan içici, münafık, taş kalpli, kara yüzlü, zalim, can alıcı, hain, köhne, aşüfte, kâfir, kahpe, adaletsiz... vs.²² Bu nitelemelerdeki kişileştirme, bir iradeye işaret etmektedir. Bu da bizim “felek” kavramı ile Allah tasavvurunun temsilcisi “kader” kavramı arasında kurduğumuz ilişkiyi güçlendirmektedir.
Dipnotlar:
¹⁸ Spring, Joel, Özgür Eğitim (çev. A. Ekmekçi), İst. 1991, s. 53.
¹⁹ Türk Ansiklopedisi, XVI/202.
²⁰ Ögel, Bahattin, Türk Mitolojisi, Ank. 1971, II/13; Hikmet Tanyu, Eski Türklerde Tek Tanrı İnancı, Ank. 1980, 134.
²¹ Izutsu, Toshihiko, Kur’ân’da Allah ve İnsan (çev. S. Ateş), Ank. trsz. 118.
- Allah’ın insanlardan yapmasını istediği ahlaki emirler, hem genel olarak insanlığın, hem de bunları yapan failin faydasını, saadetini, onurunu, emniyetini sağlayan eylemlerdir.
- Allah’ın yasakladığı ilişkiler veya eylemler, insanlığın ve işleyenin yapı bütünlüğünü, onurunu, emniyetini, mutluluğunu, faydasını ortadan kaldıran; sıkıntı, acı, ızdırap, zarar veren davranışlardır.
Eşari, Maturidi, Rey Ekolü, Hadis Ekolü ve diğerlerinin yaklaşımına birkaç cümleyle işaret edilmiş.
Ahlaki doğruyu veya iyiyi nasıl bilebiliriz (daha doğrusu ne ile bilebiliriz), sorusuna gelince, bu soru İslam düşüncesinde başlıca iki türlü cevaplandırılmıştır. Mu‘tezile ve Mâturidîlik ahlakın objektifliğini savunarak ahlakı büyük ölçüde akıl ile temellendirirler. Eş‘arîlik ise subjektifliği savunarak vahiy ile izah eder. Hukuk alanında buna mümasil olarak Ebû Hanîfe’nin başını çektiği “rey” ekolü objektifliğe yakın düşerken; Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’in başını çektiği “hadis” ekolü subjektifliği savunur.
Vahdet-i Vücud mümkün mü?
Fiileri insan tarafından anlaşılamayan bir Allah’ın varlığı ile yokluğu arasında fark olabilir mi?
Son paylaştığın görselin metne dönüştürülmüş hali aşağıdadır:
Allah’ın sıfatları ve zatı üzerinde düşünen filozof ve kelamcılar, Kur’an’da Allah’a atfedilen fiil kökenli lafızların isim mi, sıfat mı, yoksa hem isim, hem de sıfat mı olduğunda anlaşamamışlardır.⁵⁸ Biz bu tartışmaya girmeyeceğiz. Hangisi kabul edilirse edilsin, bu lafızlar, Allah’ın “mahiyeti” (neliği)ni tanıtmaz; fakat O’nun “hakkında” bilgi verir. Bu lafızların hissi içerikleri (bizzat insani nitelikleri) Allah’a atfedilemez. Fakat, manevi, akli işaretleri (sonuçları) O’na izafe edilebilir.⁵⁹ Örneğin, yaratma fiilinin, Allah tarafından nasıl yapıldığı süreç ve mahiyet olarak bilinmez; ama mahluk olan bilinir. Dolayısıyla da Halik hakkında yaratma hususunda bilgi verir. Başta 112. İhlâs suresi olmak üzere, Kur’an’ın genelinde panteist teorilerin tam aksine, Allah’ın bir “zatiyet”, bir “ferdiyyet” (hüve) olarak bir bene (ego) sahip olduğu gayet açıktır.⁶⁰ Allah, ancak ontolojik anlamda bildiğimiz varlıkla muttasıl (vahdet-i vücûd) veya onun içinde erimiş bir prensip (panteizm) değilse; fiilleri olan ve bu fiilleri insan tarafından anlaşılabilen bir zatiyet ise insan için anlamlı olabilir. Dolayısıyla da “din” imkân dahilinde olur. Zatiyeti ve fiilleri olmayan veya fiilleri insan tarafından anlaşılmayan bir Allah’ın olup-olmaması insan için pek fazla önemli değildir. Tanrı hakkında konuşma hususunda olumsuz (tenzihî) bir dil benimsemiş olan filozoflar, O’ndan sadece yaratıcı, ilk neden (causa sui) veya zorunlu varlık (vâcibu’l-vücûd) olarak bahsediyorlar.⁶¹ Heidegger’in dediği gibi “İnsanın bu Tanrı’ya tapınması, ya da adakta bulunması (kurban kesmesi İ.G.) diye bir şey asla söz konusu olamaz “causa sui” karşısında insan ne korkudan diz çöker, ne de bu Tanrı’nın önünde ilahiler söyleyip raksedebilir.”⁶² Biz buna ne namaz kılabilir, ne oruç tutabilir ne de hacca gidebilir vb.i ekleyelim.
Dipnotlar:
⁵⁸ Razi, Fahruddin, Levamiu’l-Beyyinât Şerhu Esmâ’illâhi ve’s-Sıfât, Kahire 1323 (H.) 12; Abdurrahman İbn İshâk ez-Zeccâcî, İştikâku Esmâ’illâh, Basra 1974, 476 vd.
⁵⁹ Razi, Levâmi’u’l-Beyyinât, 22.
⁶⁰ Razi, Esâsu’t-Takdîs, Kahire 1986, 122-126; Muhammed İkbal, The Reconstruction of Religious Thought in Islam, Lahor 1958, 62.
⁶¹ Olumsuz dilin yaklaşım tarzı için bkz. Turan Koç, Din Dili, Kayseri 1996 s. 52 vd.
⁶² Heidegger, Martin, Özdeşlik ve Ayrım (çev. Necati Aça), Ank. 1997, s. 54.
Allah’ın sıfatları ve zatı üzerinde düşünen filozof ve kelamcılar, Kur’an’da Allah’a atfedilen fiil kökenli lafızların isim mi, sıfat mı, yoksa hem isim, hem de sıfat mı olduğunda anlaşamamışlardır.⁵⁸ Biz bu tartışmaya girmeyeceğiz. Hangisi kabul edilirse edilsin, bu lafızlar, Allah’ın “mahiyeti” (neliği)ni tanıtmaz; fakat O’nun “hakkında” bilgi verir. Bu lafızların hissi içerikleri (bizzat insani nitelikleri) Allah’a atfedilemez. Fakat, manevi, akli işaretleri (sonuçları) O’na izafe edilebilir.⁵⁹ Örneğin, yaratma fiilinin, Allah tarafından nasıl yapıldığı süreç ve mahiyet olarak bilinmez; ama mahluk olan bilinir. Dolayısıyla da Halik hakkında yaratma hususunda bilgi verir. Başta 112. İhlâs suresi olmak üzere, Kur’an’ın genelinde panteist teorilerin tam aksine, Allah’ın bir “zatiyet”, bir “ferdiyyet” (hüve) olarak bir bene (ego) sahip olduğu gayet açıktır.⁶⁰ Allah, ancak ontolojik anlamda bildiğimiz varlıkla muttasıl (vahdet-i vücûd) veya onun içinde erimiş bir prensip (panteizm) değilse; fiilleri olan ve bu fiilleri insan tarafından anlaşılabilen bir zatiyet ise insan için anlamlı olabilir. Dolayısıyla da “din” imkân dahilinde olur. Zatiyeti ve fiilleri olmayan veya fiilleri insan tarafından anlaşılmayan bir Allah’ın olup-olmaması insan için pek fazla önemli değildir. Tanrı hakkında konuşma hususunda olumsuz (tenzihî) bir dil benimsemiş olan filozoflar, O’ndan sadece yaratıcı, ilk neden (causa sui) veya zorunlu varlık (vâcibu’l-vücûd) olarak bahsediyorlar.⁶¹ Heidegger’in dediği gibi “İnsanın bu Tanrı’ya tapınması, ya da adakta bulunması (kurban kesmesi İ.G.) diye bir şey asla söz konusu olamaz “causa sui” karşısında insan ne korkudan diz çöker, ne de bu Tanrı’nın önünde ilahiler söyleyip raksedebilir.”⁶² Biz buna ne namaz kılabilir, ne oruç tutabilir ne de hacca gidebilir vb.i ekleyelim.
Dipnotlar:
⁵⁸ Razi, Fahruddin, Levamiu’l-Beyyinât Şerhu Esmâ’illâhi ve’s-Sıfât, Kahire 1323 (H.) 12; Abdurrahman İbn İshâk ez-Zeccâcî, İştikâku Esmâ’illâh, Basra 1974, 476 vd.
⁵⁹ Razi, Levâmi’u’l-Beyyinât, 22.
⁶⁰ Razi, Esâsu’t-Takdîs, Kahire 1986, 122-126; Muhammed İkbal, The Reconstruction of Religious Thought in Islam, Lahor 1958, 62.
⁶¹ Olumsuz dilin yaklaşım tarzı için bkz. Turan Koç, Din Dili, Kayseri 1996 s. 52 vd.
⁶² Heidegger, Martin, Özdeşlik ve Ayrım (çev. Necati Aça), Ank. 1997, s. 54.