Kitaptan altını çizdiğim bazı satırlar:
- Sosyal Teoloji ile kaynağını tespit etmeye çalıştığım insan, ne Tanrı’nın mutlak sıfatlarını kendi gücü için bir tehlike görüp Tanrı’yı yok sayan bir ateist ya da deist; ne de kendini tümüyle Tanrı’nın iradesine terk edip, ‘ben’ olmanın getirdiği tüm sorumlulukları Tanrı’ya havale eden sorumsuz ve kaderci bir varlıktır.
- Tanrı kavramıyla ilgili problem, metafiziksel ve kozmolojik düalizmden kaynaklanmaktadır. Böyle bir düalizmden hareket edildiğinde, hakikatin “dünyevi” ve “semavi” şeklinde parçalandığına şahit oluruz. Başka bir ifadeyle “tecrübe edebileceğimiz/kontrolümüz altında olan” ve “tecrübe edemediğimiz/bilgimize doğrudan açık olmayan” şeklinde düalist bir epistemoloji anlayışına ulaşıldı. Yine buna bağlı olarak, algılayamadığımız dünya, tecrübe ettiğimizden daha anlamlı kabul edildi, çünkü orası, bizzat Tanrı’nın evreni idare ettiği ve insanın sonunda döneceği esas yurdu olarak görülüyordu. Bilinmeyene, bilinene karşıt olmak üzere, daha büyük bir değer atfediliyordu. Bu da insanların yaşadıkları şu anı ve tarihi, dolayısıyla bunların öznesi durumundaki insanı anlamsızlığa indirgeyen düalist varlık ve bilgi anlayışını dayatıyordu.
- İnsanın yaratıcılığı, Tanrı’nın yaratıcılığına bir sınırlama getirmediği gibi, bir rekabet de oluşturmaz. İnsanın yaratıcılık kudreti, onu yaratan kudretin kendini ifşa etmesinden başka nedir ki!
- Bilmenin inanmaya karşıt olarak konumlandırılmasıyla Tanrı sadece imanın konusu haline getirildi.
Hıristiyan düşüncenin varlığı temellendirmede kullandığı ‘inanıyorum, o hâlde varım’ ya da ‘inanmak varolmaktır’ modeli Descartes’la ‘düşünüyorum, o hâlde varım’ ya da ‘düşünmek varolmaktır’ kalıbına dönüştü. Burada, cogito (bilme), credo (inanma)ya karşıt olarak konumlandırılmış oldu.
Bilmenin inanmaya karşıt olarak bu yanlış konumlandırılışıyla Tanrı sadece imanın konusu hâline getirildi. İmanı bilgi karşısında bütünüyle ayrı bir kategori olarak değerlendirme, bu ikisi arasında bir alan ayrımı değil önem sıralaması olarak takdim edildi. Bu da anılan bu yeni dönemde hem inananları hem de inandıkları Tanrı’yı reel dünyadan uzaklaştırma teşebbüslerinin en ciddisi olarak kendini gösterdi.
Bu anlayışla var olan bireyle objektif realite, diyalektik bir karşıtlık içine yerleştiriliyordu: Dolayısıyla objektif olarak bilinen, subjektif olarak var olmayı ortadan kaldırıyordu; subjektif olarak var olma da objektif olarak bilmeyi.
Bilmenin inanmaya karşıt olarak bu yanlış konumlandırılışıyla Tanrı sadece imanın konusu hâline getirildi. İmanı bilgi karşısında bütünüyle ayrı bir kategori olarak değerlendirme, bu ikisi arasında bir alan ayrımı değil önem sıralaması olarak takdim edildi. Bu da anılan bu yeni dönemde hem inananları hem de inandıkları Tanrı’yı reel dünyadan uzaklaştırma teşebbüslerinin en ciddisi olarak kendini gösterdi.
Bu anlayışla var olan bireyle objektif realite, diyalektik bir karşıtlık içine yerleştiriliyordu: Dolayısıyla objektif olarak bilinen, subjektif olarak var olmayı ortadan kaldırıyordu; subjektif olarak var olma da objektif olarak bilmeyi.
- Tanrı’nın ölümünden bahseden insanların bazı durumlarda haklı olduklarını gözlemliyoruz.
Bu noktada Tanrı’nın ölümüyle neyin kastedildiğini irdeleyelim. Tanrı’nın ölümü, şu anlamlardan birine gelecek şekilde kullanılmaktadır:
1. Tanrı yoktur ve hiç olmamıştır da. Bu tutum, geleneksel işleniş biçimiyle klasik ateizmin (dehriyye) varsayımıdır. Ve hem geleneksel işleyiş şekliyle hem de kavuşturulacağı muhtemel formlarıyla dinî anlayışla taban tabana zıt bir kabullenmedir.
2. Kendisine taptığımız, dualar ettiğimiz mümkün ve hatta zorunlu bir Tanrı vardı ama artık böyle bir Tanrı yok. Bu da radikal teolojinin³¹ varsayımıdır. Bu da ateizme yakın bir duruştur ama ondan farklı olarak şunu sorgularlar: Şayet bir Tanrı var idiyse ve şu anda yok ise böyle bir değişim neden, nasıl ve kim vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir?
3. Tanrı fikri ve bizzat Tanrı kelimesinin kendisi, yeniden formüle edilmelidir.
4. Geleneksel Tanrı anlayışımız kurtarıcı değil, sadece aydınlatan, rehberlik eden bir Tanrı niteliğine sahiptir. Böyle bir Tanrı, şeytanlarla mücadele etmemiz için
bize yardım edebilir ama şeytanları ortadan kaldırmamıza asla.
5. İnsan yapımı olan, insanların kendi zihinlerinde ürettikleri (sahte tanrılar, putlar, vs.) ölmeli ki gerçek Tanrı yeniden ortaya çıksın ve kendini insanlığa göstersin.
Bu çerçevede bakıldığında, Tanrı’nın ölümünden bahseden insanların bazı durumlarda haklı olduklarını gözlemliyoruz. O hâlde, gerçekte sahip olmadığı nitelikleri Tanrı’ya yükleyerek O’nu, insanların isyan ideolojisinin hedef tahtası hâline getirmenin sorumluluğunu kim omuzlayacaktır? Bir kral, bir mutlakiyetçi gibi Orta Çağın politik çağrışımlı kavramlarıyla nitelendirilen Tanrı’nın, bu kavramların tarihe gömülmesiyle birlikte gündemden düşeceğini öngörememenin sorumluluğunu kim yüklenecektir?
Tanrı kavramının bu tür bir deformasyona uğratılmasını dikkate almak istemeden Tanrı’nın öldüğü sloganına yapışanların nihai hedefi, monolitik bir insan tasarımına ulaşmaktır. Bu da özgür kılmaya çalıştığımız insanı, sefalete itişimizin başlangıcı olmaktadır. Bundan sonra da artık Tanrısız insanımız, özgür sefil bir insan varlık hâline gelmektedir.
O hâlde, hem insanın hür ve sorumlu bir varlık olduğunu hem de Tanrı’nın gerçekliğini birlikte temellendirmek nasıl mümkün olacaktır? Bu ikisi birbirini tehdit etmeyecek mi? İnsan sorumluluğunu karartmaya alan bir kader anlayışını savunurken böyle bir birlikteliği sağlamak nasıl mümkün olacaktır?
³¹ Radikal teoloji kendini, fakirliğe, insanlar arasındaki eşitsizliğe isyanın ideolojisi olarak tanımlamaktadır. Radikal teolojiyi savunan insanlar, VIP’ye (Very Important Person-Çok Önemli Kişi) karşılık, VLP (Very Little Person-Çok Önemsiz Kişi) olarak algılanan insanların hak ve hukukunu koruma iddiasındadırlar ve “Aşkın Olan”da zulmün dinsel açılımını ve dinsele bürünmüş formunu gördüklerini iddia ederler.
1. Tanrı yoktur ve hiç olmamıştır da. Bu tutum, geleneksel işleniş biçimiyle klasik ateizmin (dehriyye) varsayımıdır. Ve hem geleneksel işleyiş şekliyle hem de kavuşturulacağı muhtemel formlarıyla dinî anlayışla taban tabana zıt bir kabullenmedir.
2. Kendisine taptığımız, dualar ettiğimiz mümkün ve hatta zorunlu bir Tanrı vardı ama artık böyle bir Tanrı yok. Bu da radikal teolojinin³¹ varsayımıdır. Bu da ateizme yakın bir duruştur ama ondan farklı olarak şunu sorgularlar: Şayet bir Tanrı var idiyse ve şu anda yok ise böyle bir değişim neden, nasıl ve kim vasıtasıyla gerçekleştirilmiştir?
3. Tanrı fikri ve bizzat Tanrı kelimesinin kendisi, yeniden formüle edilmelidir.
4. Geleneksel Tanrı anlayışımız kurtarıcı değil, sadece aydınlatan, rehberlik eden bir Tanrı niteliğine sahiptir. Böyle bir Tanrı, şeytanlarla mücadele etmemiz için
bize yardım edebilir ama şeytanları ortadan kaldırmamıza asla.
5. İnsan yapımı olan, insanların kendi zihinlerinde ürettikleri (sahte tanrılar, putlar, vs.) ölmeli ki gerçek Tanrı yeniden ortaya çıksın ve kendini insanlığa göstersin.
Bu çerçevede bakıldığında, Tanrı’nın ölümünden bahseden insanların bazı durumlarda haklı olduklarını gözlemliyoruz. O hâlde, gerçekte sahip olmadığı nitelikleri Tanrı’ya yükleyerek O’nu, insanların isyan ideolojisinin hedef tahtası hâline getirmenin sorumluluğunu kim omuzlayacaktır? Bir kral, bir mutlakiyetçi gibi Orta Çağın politik çağrışımlı kavramlarıyla nitelendirilen Tanrı’nın, bu kavramların tarihe gömülmesiyle birlikte gündemden düşeceğini öngörememenin sorumluluğunu kim yüklenecektir?
Tanrı kavramının bu tür bir deformasyona uğratılmasını dikkate almak istemeden Tanrı’nın öldüğü sloganına yapışanların nihai hedefi, monolitik bir insan tasarımına ulaşmaktır. Bu da özgür kılmaya çalıştığımız insanı, sefalete itişimizin başlangıcı olmaktadır. Bundan sonra da artık Tanrısız insanımız, özgür sefil bir insan varlık hâline gelmektedir.
O hâlde, hem insanın hür ve sorumlu bir varlık olduğunu hem de Tanrı’nın gerçekliğini birlikte temellendirmek nasıl mümkün olacaktır? Bu ikisi birbirini tehdit etmeyecek mi? İnsan sorumluluğunu karartmaya alan bir kader anlayışını savunurken böyle bir birlikteliği sağlamak nasıl mümkün olacaktır?
³¹ Radikal teoloji kendini, fakirliğe, insanlar arasındaki eşitsizliğe isyanın ideolojisi olarak tanımlamaktadır. Radikal teolojiyi savunan insanlar, VIP’ye (Very Important Person-Çok Önemli Kişi) karşılık, VLP (Very Little Person-Çok Önemsiz Kişi) olarak algılanan insanların hak ve hukukunu koruma iddiasındadırlar ve “Aşkın Olan”da zulmün dinsel açılımını ve dinsele bürünmüş formunu gördüklerini iddia ederler.
