Birinci bölümde çeşitli İslam ülkelerindeki çağdaş yorumlara, bunlara muhalefet edenlere, Türkiye’deki çağdaş yönelimlere, ayrıca bu yönelimlerin siyasi yansımalarına ve bunlara muhalefet edenlere değiniliyor. Bu bölümde ayrıca çağdaş İslamcı söylemin muhafazakarlığa sap(lan)ması eleştiriliyor.
İkinci bölümde ise Kuran İslamı, Kurancılık, Mealcilik gibi isimlerle anılan birbirine benzer yönelimlere ve tarihi kökenlerine değinilmiş. Günümüz Kuran yorumcularından birçok isme değinilmiş. Bu bölüm sonunda Türkçe mealler konusunda genel değerlendirmelerde bulunulmuş, Kuran çevirisi yapmanın zorlukları anlatılmış.
Kaynak olarak “Sadece Kuran”ı referans alan söylem hakkındaki eleştirileri çok zayıf kalmış. Ancak bu söylem sahiplerinin içine düşmüş oldukları bazı hatalara dikkat çekmesi yönünden faydalı bir çalışma olmuş.
Mustafa Öztürk, Cemaleddin Afgani’nin Ernest Renan’a yazdığı reddiye ile ilgili sadece yanlı ve hatta art niyetli kaynaklara başvurmuş, Örneğin bu konuda yapılmış detaylı bir çalışma olan Dücane Cündioğlu’nun çalışmasından muhtemelen haberdar olmamış.
Yapmış olduğu yetersiz çalışma nedeniyle varmış olduğu hatalı netice üzerinden değerlendirmelerde bulunmuş. Alaeddin Yalçınkaya ve Mümtazer Türköne’nin çalışmalarına dayandırdığı bu hatalı bilgiyi umarım yeni baskıda düzeltir.
Öztürk’ün Afgani’nin reddiyesi ile ilgili değerlendirmeleri:
Gelinen bu noktada çağdaş ıslahçılığın dil dizgesi üzerinde de durmak gerekir. Zira ıslahçı hareket geleneksel İslam anlayışını tenkit hususunda kendinden son derece emin ve iddialı bir üslupla konuşurken, Batı'nın İslam'a yönelik tenkitleri karşısında çoğu zaman savunmacı (apolojik), kimi zaman da tarziye verici (özür beyan edici) bir dil ve üslup geliştirmiştir. Mesela, Abduh'un el-İslâm ve'r-Red alâ Müntekıdih ve el-İslâm ve'n-Nasrâniyye adlı eserlerinde savunmacı üslup hâkimdir. Fransız şarkiyatçısı Ernest Renan'ın (ö. 1892) "İslam ve İlim/Bilim" konulu meşhur konferansındaki, "İslam ve müslümanların akıl ve bilimle münasebetleri yoktur." iddiasına Afgânî'nin yazdığı reddiyede ise baştan sona tarziye verici bir üslup göze çarpmaktadır.
Bu noktada denebilir ki Abduh-Reşid Rıza ikilisinin ana kaynaklara dönüş ve Selef'e ittiba vurgusu, muhalif çevrelerden gelmesi muhtemel türedilik, aidiyetsizlik ve köksüzlük gibi ithamlara karşı sağlam bir kökene dayanma ve böylece savunulan fikriyata, bizdeki Kemalist zümrenin "Atam izindeyiz!" sloganını hatırlatır şekilde, maliyeti düşük bir meşruiyet zemini oluşturma amacına hizmet eden bir araç işlevi görmekte, dinî düşüncede ıslah ve tecdit projesi ise büyük ölçüde modern akıl, bilinç ve paradigmalar üzerinden yürütülmektedir. Başka bir ifadeyle, çağdaş Selefî ıslahçılıktaki öze dönüş söylemi, temel referans noktasında erken dönemlerdeki İslamî tefekkür ve tedeyyüne atıfta bulunmakta ve bu yönüyle geleneğe yaslanmakta, ancak bugüne ve geleceğe yönelik hedeflerinde modern ve modernleştirici bir istikamette yol almaktadır.
Bu noktada denebilir ki Abduh-Reşid Rıza ikilisinin ana kaynaklara dönüş ve Selef'e ittiba vurgusu, muhalif çevrelerden gelmesi muhtemel türedilik, aidiyetsizlik ve köksüzlük gibi ithamlara karşı sağlam bir kökene dayanma ve böylece savunulan fikriyata, bizdeki Kemalist zümrenin "Atam izindeyiz!" sloganını hatırlatır şekilde, maliyeti düşük bir meşruiyet zemini oluşturma amacına hizmet eden bir araç işlevi görmekte, dinî düşüncede ıslah ve tecdit projesi ise büyük ölçüde modern akıl, bilinç ve paradigmalar üzerinden yürütülmektedir. Başka bir ifadeyle, çağdaş Selefî ıslahçılıktaki öze dönüş söylemi, temel referans noktasında erken dönemlerdeki İslamî tefekkür ve tedeyyüne atıfta bulunmakta ve bu yönüyle geleneğe yaslanmakta, ancak bugüne ve geleceğe yönelik hedeflerinde modern ve modernleştirici bir istikamette yol almaktadır.
Mustafa Öztürk, belli ki ıslah kavramının ne manaya geldiği üzerinde fazlaca düşünmeden Abduh-Reşid Rıza hakkında bayağı tespitlerde bulunuyor. Bu insanlar birçok haklı sebeple eleştirilebilir. Ancak bu eleştiri değil basiretsizlik.
Tarihten bugüne dile getirilmiş ıslah-tecdid söylemleri için “Müslümanlar aleyhine gizli ajandaları olduğu” gibi imalardan imtina edilmeli.
Çağdaş İslam düşüncesinin ana hatlarıyla ele alındığı bu çalışmada sevaplarından çok, hata ve kusurlarına dikkat çekilen ıslah-tecdit söylemi, bütün kusurlarına rağmen sonuçta biz müslümanlara ait bir söylemdir. Bu itibarla, söylemin kusurlarından söz etmek, onu büsbütün ret ve inkâr etmek manasına hamledilmemelidir. Kaldı ki bu söylem İslam dünyasının Batı karşısında topyekûn mağlup duruma düştüğü bir dönemde çok yönlü inhitat ve inkırazdan bir an önce kurtulup ümmetin düzlüğe çıkmasını sağlamak gibi ulvî bir gayenin peşinde koşmuştur. Bu koşu esnasında yanlış yola sapmış, yanlış metot uygulamış olabilir; fakat sonuçta o ulvî gayeye ulaşmak için uğraşmıştır. Bize göre modern dönem İslam dünyasındaki ıslah-tecdit söylemi en azından niyet ve gaye açısından takdir edilmeli veya tümden dışlanıp reddetme cihetine gidilmemeli, hele de bu söylemin İslam ve müslümanlar aleyhine gizli bir ajandası bulunduğu iması taşıyan değerlendirmelerden imtina edilmelidir. Yok eğer “Tecdit söylemi tümden dışlanıp reddedilmeli” denirse, bu anlayışı benimseyenler, “Geçmişten gelen ve gelenek yoluyla bugüne intikal eden her şey yerli yerindedir.” sözünü vird-i zeban hâline getirmek yerine, hiç değilse belli bir süre zihin konforlarını bozma fedakârlığında bulunup İslam dünyasının Batı karşısında süregelen iki yüzyıllık şamar oğlanlığı pozisyonundan nasıl kurtulacağına ilişkin bir yol tarif etmeliler. Ama gel gör ki “İlle de gelenek” deyip sırf eskiye rağbeti dillerine pelesenk eden çevreler, ortaçağ nostaljisinden başka bir şey üretmediler. Üstelik bu nostaljiyi dinin kendisi gibi takdim edip her yeni fikri, bir sonraki bölümde çarpıcı örnekleriyle gösterileceği üzere sapkınlık ve ilhadla özdeşleştirmeyi marifet bildiler.
Islah-Tecdit Muhaliflerinin Zihniyet Yapıları ve Ortak Paydaları
Türkiye özelinde dinî ıslah ve tecdit fikrine şiddetle karşı çıkan çevrelerde en dikkat çekici ortak özelliklerden biri, millîcilik ve devletçiliktir. Diğer bir ortak özellik, siyasî platformda sıkı sağcılık, mezhebî platformda sıkı Sünnîciliktir (Sünnîlik değil!). Bir diğer baskın özellik ise doğrudan ya da dolaylı biçimde Sünnî tasavvuf ve tarikat kültüründen beslenmektir. Bu noktada, söz konusu çevrelerin bilhassa İslam'ın komünizme karşı konumlandırıldığı 70'li yılların Türkiye'sinde millîci, devletçi ve aynı zamanda dört dörtlük sağcı ve sıkı Sünnîci müslüman tipolojisine karşılık geldiği söylenebilir.
Türkiye özelinde dinî ıslah ve tecdit fikrine şiddetle karşı çıkan çevrelerde en dikkat çekici ortak özelliklerden biri, millîcilik ve devletçiliktir. Diğer bir ortak özellik, siyasî platformda sıkı sağcılık, mezhebî platformda sıkı Sünnîciliktir (Sünnîlik değil!). Bir diğer baskın özellik ise doğrudan ya da dolaylı biçimde Sünnî tasavvuf ve tarikat kültüründen beslenmektir. Bu noktada, söz konusu çevrelerin bilhassa İslam'ın komünizme karşı konumlandırıldığı 70'li yılların Türkiye'sinde millîci, devletçi ve aynı zamanda dört dörtlük sağcı ve sıkı Sünnîci müslüman tipolojisine karşılık geldiği söylenebilir.
Haksöz camiasının eleştirildiği satırlar:
Dinî düşünce ve yorumları değerlendirmede çifte standarda yaslanma geleneği maalesef bugün de devam etmektedir. Mesela, bugün bu topraklarda öze dönüş adına geleneksel İslam'ı sorgulayan ve fakat "vahyin değerlerini tanıklaştırmak" gibi sükseli söylemlerle temayüz eden keskin dilleriyle hemen her tarafa sataşan, bu arada bir yandan bütün cihana nizam vermek arzusuyla Filistin'den Sudan'a tüm dünya müslümanlarına akıl dağıtan, diğer yandan da ülkedeki rejimle didişmeyi müslüman olmanın temel ölçüsü sayan ve bu bağlamda müslümanların İslam ve Kur'an algılarını, "T.C. uğrunda ölenlere şehit denir mi?" sorusuna verilecek cevapla test etmeye kalkışan bir zümreye göre bir iyi tecditçiler vardır,
bir de "müfsit" olarak anılmayı hak eden reformistler. Bu kategorik ayırıma göre Muhammed Abduh, Reşid Rıza gibi isimler iyi yenilikçilerdir; Kur'an ve tarihsellik gibi konularla meşgul olanlar ise müfsit reformistler ve/veya yerli oryantalistlerdir. Kanımca, bu zihniyet ile yakın geçmişte Sudan'da Mahmud Muhammed Taha'yı (ö. 1985) "İslam'ın İkinci Mesajı" bağlamında dile getirdiği bazı görüşlerin sözde şeriat anayasasına ters düştüğü gerekçesiyle önce mürtetlikle suçlayıp ardından idam eden Numeyrî ve Turabi zihniyeti hemen hemen aynıdır. Sonuçta, nereden bakılırsa bakılsın, İslam dünyasında yeni fikir ve düşünceleri Allah adına susturma geleneği dün olduğu gibi bugün de maalesef hükümfermadır.
bir de "müfsit" olarak anılmayı hak eden reformistler. Bu kategorik ayırıma göre Muhammed Abduh, Reşid Rıza gibi isimler iyi yenilikçilerdir; Kur'an ve tarihsellik gibi konularla meşgul olanlar ise müfsit reformistler ve/veya yerli oryantalistlerdir. Kanımca, bu zihniyet ile yakın geçmişte Sudan'da Mahmud Muhammed Taha'yı (ö. 1985) "İslam'ın İkinci Mesajı" bağlamında dile getirdiği bazı görüşlerin sözde şeriat anayasasına ters düştüğü gerekçesiyle önce mürtetlikle suçlayıp ardından idam eden Numeyrî ve Turabi zihniyeti hemen hemen aynıdır. Sonuçta, nereden bakılırsa bakılsın, İslam dünyasında yeni fikir ve düşünceleri Allah adına susturma geleneği dün olduğu gibi bugün de maalesef hükümfermadır.
Bize göre çağdaşlık kavramına tümden fayda veya tümden zarar mülahazasıyla değer yüklemek, bilhassa din ve medeniyet gibi referansların merkezde yer aldığı, medeniyetler arası rekabetin ezeli-ebedî kavga ve hesaplaşma olarak algılandığı bir ideolojiye iman etmenin kaçınılmaz kıldığı körlüğün eseridir. Bu tür bir körlükle malul zihniyet, tarihin bir uğrağında kendi medeniyeti inkıraz ve intihat gibi büyük sıkıntılarla boğuşurken, diğer bazı medeniyetlerin tabir caizse alıp başını gitmesi karşısında büyük bir hınç ve hiddet duyar. Bu durumda öncelikle kendini sorgulaması gerekirken, bir yandan öteki medeniyetlere ta’n edip durur; bir yandan da geçmişin ihtişamında hâl-i hazırım perişanlığına teselli aramakla meşgul olur. XIX. yüzyıldan bu yana İslam dünyasındaki muhafazakâr gelenekçi zihniyetin yaptığı da tam olarak budur. Dahası, Türkiye’deki ilahiyatçı akademisyenler ve kalem erbabı müslüman entelektüellerin çok önemli bir kısmının modernizm, modernite, modernlik gibi konular/kavramlar üzerine yazıp çizdikleri neredeyse tamamıyla Batı üzerinden çağdaşlığı takbih, bize ait geleneği tebcil edebiyatıdır. Son dönem Osmanlı Türkiye’sindeki Garpçılık fikrinin ateşli temsilcileri ile günümüzün sıkı laikçi ve sekülerist çevrelere ait edebiyat ise büyük ölçüde din üzerinden gelenek eleştirisiyle farklı tonlarda çağdaşlık güzellemesinden ibarettir.
Bütün bunların dışında çağdaşlık kavramına müspet veya menfi değer yüklemeyen, bilakis çağdaşlığı yadsınamaz bir olgu, verili bir durum olarak görüp bu olgusallık içerisinde müslüman olarak ve müslüman kalarak vaziyet almanın reel/aktüel imkânını arayan bir eğilim de mevcuttur. Bizim benimsediğimiz eğilim de budur ve bu eğilimde çağdaşlık ne tebcil ne de takbih konusudur. Çağdaş durum içerisinde amacımız temel dini-ahlakî değerlerimizi hayata taşınabilir, içselleştirilerek yaşanabilir şekilde sunmak ve aynı zamanda temsil kabiliyetini haiz toplumsal bir model oluşturmaktır. Çağdaş toplum bu amaca ulaşmış sosyal yapının sıfatıdır. Ancak, söz konusu değerlerin hayata taşınıp doğal bir hâl olarak yaşanabilir kılınması, dini-ahlakî üst değerlerimizin başlıca referans kaynağı olan Kur’an’ın bütün ahkâmını bağlamsız ve menatsız bir şekilde lafzi delaletleri mucibince çağdaş duruma dayatmakla yahut belli bir tarihsel-toplumsal tecrübede anlam ve değer ifade eden örfleri, muhtelif ayetlere konu olması hasebiyle tarih-üstü değerler addedip din kisvesiyle bugüne taşımaya çalışmakla mümkün olmaz.
Aynı şey, çağdaşlık eleştirilerinde sıkça atıf yapılıp tebcil olunan “gelenek” için de geçerlidir. Bize göre “geleneğe sahip olmak” ile “gelenekçi olmak” arasında çok büyük bir fark vardır. Gelenek bizim geçmişimiz, aidiyetimiz ve geleceğe yönelik projeksiyonlarda bir referans sistemi olarak asla göz ardı edilmemesi gereken tarihsel birikimimizdir. Gelenekçilik ise geleceğe ilişkin projelerinde “şimdi”yi ya da verili durumu hesaba katmaksızın, geçmişi mevcut hâliyle bugüne ve yarına taşımayı hedefleyen, geçmiştekine paha biçilmez bir kıymet atfeden ve dolayısıyla geleneği fetişleştiren bir zihniyettir.
Bütün bunların dışında çağdaşlık kavramına müspet veya menfi değer yüklemeyen, bilakis çağdaşlığı yadsınamaz bir olgu, verili bir durum olarak görüp bu olgusallık içerisinde müslüman olarak ve müslüman kalarak vaziyet almanın reel/aktüel imkânını arayan bir eğilim de mevcuttur. Bizim benimsediğimiz eğilim de budur ve bu eğilimde çağdaşlık ne tebcil ne de takbih konusudur. Çağdaş durum içerisinde amacımız temel dini-ahlakî değerlerimizi hayata taşınabilir, içselleştirilerek yaşanabilir şekilde sunmak ve aynı zamanda temsil kabiliyetini haiz toplumsal bir model oluşturmaktır. Çağdaş toplum bu amaca ulaşmış sosyal yapının sıfatıdır. Ancak, söz konusu değerlerin hayata taşınıp doğal bir hâl olarak yaşanabilir kılınması, dini-ahlakî üst değerlerimizin başlıca referans kaynağı olan Kur’an’ın bütün ahkâmını bağlamsız ve menatsız bir şekilde lafzi delaletleri mucibince çağdaş duruma dayatmakla yahut belli bir tarihsel-toplumsal tecrübede anlam ve değer ifade eden örfleri, muhtelif ayetlere konu olması hasebiyle tarih-üstü değerler addedip din kisvesiyle bugüne taşımaya çalışmakla mümkün olmaz.
Aynı şey, çağdaşlık eleştirilerinde sıkça atıf yapılıp tebcil olunan “gelenek” için de geçerlidir. Bize göre “geleneğe sahip olmak” ile “gelenekçi olmak” arasında çok büyük bir fark vardır. Gelenek bizim geçmişimiz, aidiyetimiz ve geleceğe yönelik projeksiyonlarda bir referans sistemi olarak asla göz ardı edilmemesi gereken tarihsel birikimimizdir. Gelenekçilik ise geleceğe ilişkin projelerinde “şimdi”yi ya da verili durumu hesaba katmaksızın, geçmişi mevcut hâliyle bugüne ve yarına taşımayı hedefleyen, geçmiştekine paha biçilmez bir kıymet atfeden ve dolayısıyla geleneği fetişleştiren bir zihniyettir.