Felak ve Nâs sûrelerinin (Muavvizeteyn) Kur’ândan olup olmadığı meselesine gelince, [Fakih (r.h.) şöyle dedi:] Bu iki sûre hakkındaki kanaatimiz şundan ibarettir: Çağımızın âlimlerine nesilden nesile intikal eden bilgi ve görgü çerçevesinde “Kur’ân muhtevası mushafın iki kapağı arasında yer alan metinden ibarettir” diye kabul edilen hükmün kapsamına bu iki sûre de dâhil olmuştur. Biz Muavvizeteyn’in ilâhî kelâma nitelik kazandıran erişilmezlik (mûciz) özelliği taşıyıp taşımadığını tesbit edecek deneme ve sınama bilgisine sahip bulunanlardan değiliz. Bu konunun gereği meseleyi ehlinden öğrendikten sonra, metnin Kur’ân’dan olduğu ve erişilmezlik niteliği taşıdığının ortaya çıktığına tanıklık etmekten ibarettir. Sonuç olarak bizim gibilerin takınması gereken tavır, işin ehline uymaktır.

Allah’tan geldiği ve hak niteliği taşıdığına ilişkin kesin karar verdiğimiz bütün dinî hükümlerde ortak anlaşmayı sağlayan kriter artık açıklık kazanmıştır, Muavvizeteyn meselesi de aynı esasa bağlıdır. Ne var ki İbn Mesûd’dan (r.a.) nakledildiğine göre kendisi Felak ve Nâs sûrelerini mushafına yazmamıştır. Kanaatimize göre bu husus iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi bu iki sûrenin Kur’ân’dan olup olmadığı hakkında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sel- lemden hiçbir şey duymamış olma ihtimalidir; yine o, bu konuyu sormayı da kendisi için bir görev telakki etmemiş olmalıdır, zira Kur’ân ile Resûlullah’ın getirip tebliğ ettiği diğer dinî bilgiler bilinmesi ve kendileriyle amel edilmesi açısından aynıdır, şu sebeple ki bunların hepsiyle şu amaç güdülmüştür: Mükellefiyet açısından yerine getirilmesi gerekeni ifa etmektir bunun dışında isim ve konum belirlemek değildir. İslâm’ı benimsemekte üstün mertebeye ulaşmış kimseler erişilmez (mûciz) niteliği taşıyan metinleri diğerlerinden ayırıp Kur’ân mıdır, değil midir diye tesbit edebilmek için deneme ve sınama eylemine girişmeyi kendileri için hiç de gerekli görmüyorlardı. Nefsini bir nevi imtihana tâbi tutma niteliği taşıyan böyle bir davranış Resûlullah’tan gelen tebliğlerde tereddüt ve şüpheye düşenlere özgü hareketlerden biridir, onlar bu yolla Hz. Muhammed’in Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olup olmadığını belirlemek isterler. Buna mukabil Hz. Muhammed’in risâleti kendince ortaya çıkmış, kalbi itminana kavuşmuş ve getirdiği tebliğler hakkında hiçbir tereddütü kalmamış kimseler, kendilerini böyle bir sınamadan vareste görmüşlerdir. Tekrar hatırlatmalıyım ki bu hususu irdelemeyi terketmenin sebebi pekâlâ biraz önce bahsettiğim husus olabilir, Muavvizeteyn’in Kur’ân’dan sayılmaması değil.

Ukbe [b. Âmir] el-Cühenî’nin naklettiği hadise göre Hz. Peygamber | 408 (s.a.) ashabına meâlen şöyle demiştir: “Bugün benzeri görülmemiş âyetler nâzil olmuştur”. “Hangileridir?” diye sorulduğunda Muavvizeteyn diye cevap vermiştir (Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 264-265; Dârimî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 26).

Bu hadis de Felak ve Nâs sûrelerinin Kur’ân’dan olduğunu göstermektedir. İkincisi, İbn Mesûd’un Muavvizeteyn’i kendi mushafına yazmamasının bir sebebi de Übey b. Kâb’dan rivayet edilen husustur, onun nakline göre Hz. Peygamber Muavvizeteyn’den söz ederken (bana sığınmam söylendi. Ben de size söyledim. Bu itibarla siz de) “deyiniz…” buyurmuştur. Biz şöyle bir kanaat belirleriz: Muavvizeteyn’in Kur’ân’dan olduğu veya olmadığı yolunda bir tanıklığımız yoktur, Resûlullah (s.a.) da bu iki sûre hakkında bir beyanda bulunmamıştır. Abdullah b. Mesûd’un durumu da bunun gibidir.

Bu söylediklerimizi destekleyen bir husus da Kur’ân okunacağı zaman “eûzu” çekmenin emredilmesidir (Müellif Mâtürîdî şu âyet-i kerîmeye işaret etmektedir: “Kur’ân okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın” (en-Nahl, 16/98)), istiâze ise okuma işine başlamadan öncedir. Felak ve Nâs sûreleri Kur’ân’dan olsaydı istiâze konumunda bulunmak üzere mushafın başında yer almaları gerekirdi. İşte bu husus da meselenin mahiyetini bilmeyi engelleyen noktalardan biridir. Zaten biz bu konunun kapalı kalmasının imkân dahilinde bulunduğunu (ve bunun pratikte önem taşımadığını) daha önce anlatmıştık. Şunu hatırlatalım ki vahyin gelişi insanların ihtiyacına bağlıydı. Resûlullah ve sahâbîlerin uygulaması da ihtiyaca göre oluyordu. Dolayısıyla konu söylediğim açıdan bilgi eksikliğinin zarar vermeyeceği bir özellik taşır.

İbn Mesûd’un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Devemin beni götürebileceği herhangi bir yerde, Kur’ân’ı benden daha iyi bilen birinin bulunduğunu bilsem mutlaka ona giderdim” (bk. Taberî, Câmi‘u’l-beyân, I, 42; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-azîm, I, 6).

İbn Mesûd’dan nakleden râviden rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) Cibrîl aleyhissalâtü vesselâma her yıl Kur’ân’ı bir defa arzediyordu. Ancak vefat ettiği yıl bu mukabeleyi (arza-yı ahîre) iki defa yapmıştır. Abdullah son arzların ikisinde de hazır bulunmuştur. Muhtemeldir ki Hz. Peygamber son arzlarında Allah’ın dilediği metinleri okumamıştır. Durum böyle olunca Abdullah b. Mesûd Muavvizeteyn’e mushafta yer verilip verilmediğine dair bir haberin (semâ‘) sabit olması için başkasına soru soracak bir konumda bulunmuyordu. Şu halde İbn Mesûd’un bu meseledeki asıl fikrini bilme imkânımız yoktur.

Bir başka yorum da şöyledir: Muhtemeldir ki Abdullah b. Mesûd, Felak ve Nâs sûrelerini Kur’ân’dan addetmiş, fakat iki sebepten ötürü bunları mushafına kaydetmemiştir. Birincisi Muavvizeteyn’in yazıldığı ve girdiği yer -yukarıda değindiğimiz üzere- herkesin elinde bulunan mushafların baş tarafı değildi. Bu sebeple İbn Mesûd şahsî tertip ve tercihiyle bu iki sûre için farklı bir kayıt yeri belirlemeyi hoş karşılamamış, bu yüzden de hiç yazmamıştır. İkincisi o, ezberleyip unutmamak için yazıyordu, halbuki Muavvizeteyn’i unutma tehlikesinden kendini emin görüyordu, çünkü bu iki sûre gündüz ve gece başlangıçlarında okunması gereken metinlerdir; ayrıca sıkıntılı durumların ortaya çıkması halinde sözü edilen iki sûreyi okumak suretiyle her türlü kötülük ve tuzaktan Allah’a sığınmak faydalı olmaktadır, tıpkı istiâzede bulunma ve nakledilen çeşitli duaları tekrar edişte olduğu gibi. İbn Mesûd, Felak ve Nâs metinlerinin kendisince unutulmasından emin olunca yazmamıştır. Onun Fâtiha sûresini mushafına yazmamasının sebebi de bu kabildendir. En doğrusunu Allah bilir.

* Mâtürîdî’nin "Teʾvîlâtü’l-Kurʾân" isimli tefsirinden alıntıdır.​​​​​