Giriş

Çalışmanın başlığından da anlaşılacağı üzere, Türkiye’de yüzlerce mealin varlığına neden olan olgular, çoğunlukla sahici, sahih ve elzem temellere da-yanmamaktadır. Bu başlık, meal yazıcılığının, daha çok dıştan gelen sosyal ve ruhsal uyarımlara karşı oluşan tepkimelerle gerçekleşen bir etkinlik olduğuna da işaret eder. Bu düşünce, birçok mealin meydana gelme sürecinin doğal ve sahih gerekçelere tekabül etmediği, gerekli enstrümanlar tedarik edilmeden devam edip neticelendiği anlamına gelmektedir. Bilvesile meal yazarlarını bu eyleme iten durumları incelemek faydalı olacaktır. Söz konusu durumların daha çok Sosyal psikolojinin konusu olduğu ileri sürülebilir. Zira Sosyal psikoloji, bireylerin duygu, düşünce ve davranışlarının nasıl ve ne şekilde etkilendiğini bilimsel yöntemlerle inceleyen bir bilim dalıdır. Bu bilim dalı, bireyin grup içindeki etkileşimlerini ve bu etkileşimlerin psikolojik nedenlerini de ele almaktadır. Sosyal psikolojiyi, insan davranışlarının ana kaynaklarının birbirleriyle olan etkileşimleriyle yakından ilgilenmesi nedeniyle “etkileşimler bilimi” olarak tanımlayanlar da olmuştur. Bu tanım, hem sosyolojiyi hem de psikolojiyi içine almaktadır. Psikoloji ve sosyolojinin tam olarak ele almadığı ya da almada yetersiz kaldığı durumlarda Sosyal psikoloji devreye girerek o konuları çalışma alanı olarak belirler. Sosyal psikoloji aynı zamanda kişisel davranışı toplumsal muhteva açısından da değerlendirmektedir. Mütercimleri meal yazmaya sevk eden refleksler ele alındığında, bunların Sosyal psikoloji ile ilişkilendirilmesi hatta psiko-sosyal ortam ve zeminlerinin tespit edilmesi mümkün olabilecek, böylece bunca mealin varlığına neden olan olgular görülebilecektir.

Meal mukaddimelerine referansla, bu alandaki yazıcılığı besleyen refleksleri temelde iki üst başlık altında tasnif etmek mümkündür: Psikolojik ve sosyal refleksler. Keza meal mukaddimelerine referansla psikolojik refleksler aşağıdaki şekilde sıralanabilir.

• En iyi ve doğru meale ulaşma refleksi,
• Farklı bir meal hazırlama refleksi,
• Yeni bir meal hazırlama ihtiyaç ve mecburiyetinin neden olduğu refleks,
• İddialı bir meal hazırlama refleksi.

Sosyal refleksleri ise aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür.

• Dinî ve ilmî muhitlerin talep ve teşvikleriyle meal yazma refleksi,
• Mezhebî mensubiyet ve çağdaşlık perspektifiyle meal yazma refleksi,
• Tutarlı, anlaşılır ve kolay bir meal hazırlama refleksi,
• Hizmet ve hidayet refleksi.

Bu başlıkları azaltıp çoğaltmak ve çeşitlendirmek imkân dâhilindedir. Şunu da ifade etmeden geçmeyelim: Aslında sosyal reflekslerin de arka planında meal yazarının halet-i ruhiyesi olduğu söylenebilir. Zira ilgili başlık altında sıralanan unsurların, kısmen yanılsama veya muhayyel beklentilerin ürünü olma ihtimalini de yok saymamak gerekir.

Meal mukaddimelerinden birçoğunun satır aralarına dercedilmiş öznel iddialara dair peşinen şunu söylemek mümkündür: Birçok meal yazarının, hazırladığı meali vazgeçilmez bir ihtiyacın ürünü, kendisini ise sabırsızlıkla beklenen mütercim olarak gördüğü anlaşılabilmektedir. Bilvesile okura tabir yerindeyse, “kurtarıcı bir mealle” karşı karşıya bulunduğu hissi verilmeye çalışıldığı gözlenmektedir. Bu özgüven ve düşünceye bağlı olarak, tabiatıyla meallerde ayet anlamlarından ziyade mütercim tasarruflarının ön plana çıktığı söylenebilir. Söz konusu mevhum düşüncenin, sağlıklı bir ruh haline tekabül etmediği ise çalışmanın ilerleyen sayfalarında görülebilecektir.

Aşağıdaki başlıklar altında, mukaddimelerden yapılacak alıntılarla mevcut durum eleştirel bir yaklaşımla ele alınacaktır.

1. Psikolojik Refleksler

Yukarıda da belirtildiği üzere psikolojik refleksler olarak düşünülen durumlar şunlardan oluşmaktadır: En iyi ve doğru meale ulaşma refleksi; mevcutlardan farklı bir meal hazırlama refleksi, yeni bir meal hazırlama ihtiyacının/ mecburiyetinin neden olduğu refleks; iddialı bir meal hazırlama refleksi, sorumluluk refleksi. Aşağıda bu başlıklar örnekleriyle ele alınıp değerlendirilecektir.

I.a. En İyi ve Doğru Meale Ulaşma Refleksi

Bir kısım meal yazarının, süreç içinde gerçekleştirdiklerini iddia ettikleri bazı çalışmalara, aldıkları önemli tedbirlere ve sahip oldukları müktesebata referansla, en iyi meali hazırlamayı amaç edindiklerini dahası hazırladıklarını ileri sürdükleri görülmektedir. Yapılacak bazı alıntılar ve bunlarla ilgili değerlendirmeler iddiaların gerçeklik değerini belirlemeye katkı sunacaktır.

“Kur’an’ın en doğru biçimde anlaşılmasını amaç edinen bu çalışmanın…” (Mahmut Kısa, Kısa Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Konya 2013, s. 11.)

Bir başka mütercimin, “Yirmi yıla yakın bir emek verip meal çalışması yaptık, kelime kelime çalıştık, kelimelerin asli anlamlarını araştırarak mealimizi bitirdik… …her kelimeyi defalarca araştırdık, kelime kökünün nereden geldiğini, hata yapmamak için en ince ayrıntısına kadar inceledik ve bazı benzetmelerin ne anlama geldiğini bulmaya özen gösterdik” (İsmail Dinçer) iddiasıyla hazırladığı mealdeki şu çevirisini incelemek faydalı olacaktır:

Fatiha/5-7: 5- Yalnız senin kulunuz ve yalnız senden yardım buluruz. 6- Bize dosdoğru olan hakikatin yolunu gösterensin. 7- Lütuflarını anlayan kimselerin yolunda olalım. Hiddetli hallerde olanlardan olmayalım ve dalâlette kalmayalım.

Yaklaşık yirmi yılın mahsulü olduğu belirtilen ve kelime kelime çalışılarak, lafızların asli anlamlarından hareketle hazırlandığı ileri sürülen mealde, hamd, rab, rahman, rahîm, malik, yevm, din gibi oldukça bilinen ve neredeyse Türkçeleşmiş kelimelerin hangi gerekçelerle yukarıdaki gibi tercüme edildiği açıklanmamış; lafızların asli anlamlarının bu şekilde olduklarına dair herhangi bir kaynak da zikredilmemiştir. Son derece sübjektif bir bakış açısıyla tercüme edildiği anlaşılan yukarıdaki ibarelerin her türlü istismar ve manipülasyona kapı araladığı görülmektedir.

Yine “Meal çalışmamızda her bir kelimeyi defalarca araştırdık, kelime kökünün nereden geldiğini, hata yapmamak için, en ince ayrıntısına kadar inceledik…” şeklinde takdim edilen bu mealde Kevser sûresinin ilk ayeti, “şüphesiz Biz sana İlmi Tevhidi sunduk” ifadesiyle tercüme edilmiş, ancak kevser kelimesinin neden ve hangi gerekçeyle ilm-i tevhid olarak tercüme edildiği açıklanmamıştır. İlgili kaynaklara bakıldığında böyle bir çeviriye mesnet olabilecek bilgiler bulunmadığı görülecektir. Kaynaklarda kevser kelimesini açıklama sadedinde her şeyin çoğu, bol miktarda iyilik, İslam, Kur’ân, nübüvvet, cennetteki bir nehir, Peygambere bahşedilen hayır, ilim, insanların başında toplandığı havuz gibi farklı anlamların kullanıldığı görülmektedir. Söz konusu anlamların bütününden hareketle bunların Allah’ın birliğine işaret ettiğini, bunun da ilm-i tevhid gibi bir çeviriye mesnet olabileceğini düşünmek, en basit ifadeyle aşırı yorum olur. Buna rağmen mealde böyle bir çeviriye yer vermek, diğer bir ifadeyle bunu Kur’an’ın doğru tercümesi olarak savunmak isabetli bir tutum olmayacaktır. Bu tür aşırı yorumlara mealden ziyade tefsirlerde, ayetlerin tali ve afaki sayılabilecek yorum seçenekleri arasında yer vermek, makul olmasa da, müfessirin hayal dünyasına şahit olmayı sağlaması açısından birer zenginlik olarak kabul edilebilir.

I.b. Farklı Bir Meal Hazırlama Refleksi

Bu refleks, örtük veya açık bir şekilde mevcut meallerin eksik ve yetersiz oldukları kabulüne dayanmaktadır. Haddizatında bu refleks, mütercimlerce dile getirilmese bile, öncekilerin yetersiz olduğunu imler. Zira mevcutların yeterli ve doğru mealler olduğu kabul edilse yeni ve farklı bir meal yazmayı gerekçelendirmek zor olacaktır. Mevcut yüzlerce meale bakıldığında, aralarında gerçekten farklılık ve orijinallik içerenler olsa bile, genellikle birbirlerinin taklidi veya kopyası mahiyetinde oldukları hemen görülecektir. Ancak önemli olan nicelikteki farklılıkların meallerin niteliğine yansıyıp yansımadığıdır. Kabaca söylemek gerekirse farklılıklar, daha çok kelime seçimlerinde ve kişisel yorumların çevirilere yansıtılmış olmasında görülmektedir. Farklı olma iddiasının çoğunlukla somut bir gerçekliğe ve değere tekabül etmediği dahası bir yanılsama olduğu da söylenebilir. Bir övgü vesilesi ve varlık gerekçesi olarak takdim edilen bu tür farklılıklar gerçekten gerekli midir? Referans metni aynı ve bir olan meallerin oldukça farklı, bazen çelişkili şekillerde vücut bulması hayra alamet midir? Burada bir sorun yok mudur; varsa metinde mi, çeviride midir? şeklindeki sorular orta yerde durmaktadır.

Aşağıdaki iktibaslar bu refleksle yazıldığı düşünülen meallerden alınmıştır.

“Mealimizin ikinci ve başka hiçbir mealde bulunmayan özelliği, Kur’an’ın yine Kur’an’la tefsirini ihtiva etmesidir.” “… üçüncü özelliği ayetler arasında zımnen bulunan irtibatları belirtmeye çalışarak…” (Suat Yıldırım)

“Ayrıca meallerin çok ve birbirinden farklılıklarını bir zenginlik kaynağı olarak görebiliriz. İnsanları tek bir çeviriye mahkum etmemiş oluyorlar. Farklı üslup ve ifadelerle aynı içeriği okuyucuya sunuyorlar.” (Şaban Piriş)

“Eseri hazırlarken klasik bir mealden ziyade, genel anlamda dünya tarihini dikkate alarak çağların hastalıklarını, Firavunları/kral tanrıları ve olaylarını, tevhidi, şirk ve çeşitlerini, müşriklerin söylemlerini ve her çağda bu mantıkta olanları, şeytanın Allah’a başkaldırış söylem ve hareketinin taraftarlarınca paylaşılmasını, kâfir ve münafık tiplemelerini, Kur’an ve Peygamber birlikteliğini, hukuki ve sosyal meseleleri açıklayan bir meal hazırlanması hedefini düşünerek bu çalışmayı yaptım." (Hasan Tahsin Feyizli)

Şunu hemen belirtmek gerekir ki çok sayıda çeşitli bilgi ve eğilimi içinde bulunduracak bir çalışma, mealin sınırlarını aşacak ve neredeyse bütün yöntem ve çeşitleriyle hacimli bir tefsir çalışmasına dönüşecektir.

"Mealimizde vardığımız özgün sonuçları…" (Mustafa İslamoğlu)

Bilindiği kadarıyla meal çalışmaları birer çeviri işlemi olup çeşitli ve birbirinden farklı sonuçları devşirme ameliyesi değildir.

“Eğer zorunlu değilse, çevirimiz boyunca metne takdiri lafız idhalinden mümkün olduğunca kaçındık. Klasik tefsirin lafız takdir ettiği birçok yeri, metindeki yalın haliyle çevirmeye gayret gösterdik. Takdir gerekseydi kelamın sahibi takdir ederdi diye düşündük. O şekilde gelmesinin mutlaka bir nükte barındırdığına kani olduk.” (Mustafa İslamoğlu)

Arapça, Türkçe ve başka dillerde bazen anlamı taşıyacak bütün kelimeler zikredilmez (eksiltili/mahzuf cümle) ve manayı tamamlama işi okura/dinleyiciye bırakılır. Okur bazı kelimelerin hazf edildiğinden hareketle kelime ve mana takdirlerinde bulunur. Kaldı ki insanoğlu, anlamı yahut meramı bazen herhangi bir lafız kullanmadan da jest ve mimiklerle aktarır, muhatap da ne anlaması gerektiğini bilir yahut tahmin eder. Bu olgunun, sessiz sözsüz doğal bir iletişim yolu olarak insanlık tarihiyle yaşıt olduğunu kabul etmek gerekir. Nitekim jest ve mimiklerle gerçekleştirilen anlam ve mesaj aktarımlarının daha etkili ve kalıcı olduğu yer ve durumlar da yok değildir.

Dile getirilmesi gereken başka bir husus ise anlam takdirlerinin metnin sahibi yahut hatibin değil, muhatabın yapabileceği bir şey olduğudur. Allah, sözleriyle elbette ki çeşitli mesajlar verir. Söz konusu mesajların bir kısmı açık ve nettir. Bu nedenle anlam takdirine gerek kalmayabilir. Namazın farziyeti gibi. Bazen de anlam yoruma açıktır ve muhatabın bazı anlamları takdir etmesi gerekir. Metin sahibi söyleyeceğini söyler muhatap gerektiğinde anlamı takdir eder. Nitekim bir metnin külliyen anlam ve lafız takdirlerine kapalı olduğunu söylemek onun yoruma da kapalı olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Tarih boyunca yüzlerce tefsirin yazılmış olmasının sebeplerinden biri de gerekli anlam takdirleri değil midir?

“Kur’ân; açık, apaçık, anlaşılması kolaylaştırılmış, en güzel tefsir olarak indirilmiş bir kitaptır. Kimsenin açmasına, açıklamasına, tefsir etmesine ihtiyaç duymamaktadır. Bu mealde biz, değinilen terimleri ve tarihi olayları sayın oku-yucularımıza bildirdik. Dipnotlarımız, Kur’an’ın anlaşılmasına yönelik olmayıp okurlarımıza arka plân bilgisi vermeye yöneliktir.” (Hakkı Yılmaz)

Herhangi bir istisnası ve kaydı olmayan; Kur’an, “kimsenin açmasına, açıklamasına, tefsir etmesine ihtiyaç duymamaktadırt” şeklindeki ifade, başta Peygamber (sav)’in bazı ayetlere dair kavli ve fiili açıklamaları olmak üzere bütün klasik ve çağdaş tefsir külliyatını yok saymaktadır. Peki, bizler, hangi gerekçeyle kaynak değeri ve bağlayıcılığı müsellem olan devasa külliyatı yok sayıp bir mütercimin görüş ve kanaatlerine kıymet verelim ve ona uyalım? Yüzlerce yıldır üzerinde ittifak edilmiş bazı ayet açıklamalarını bir kenara bırakıp herhangi bir mütercimin çevirisinin peşinden gitmek daha mı makuldür? Yahut mütercimin çevirisinin, ulemanın ve ümmetin hüsn-i kabulüne nail olmuş yorumların yerine geçebilme kabiliyeti var mıdır?

“Dipnotlarımız, Kur’an’ın anlaşılmasına yönelik olmayıp okurlarımıza arka plân bilgisi vermeye yöneliktir.” Altı çizili satırlarda mütercimin ne dediği gerçekten anlaşılmamaktadır veya kendisi de ne dediğinin farkında değildir. Oysaki ayetleri anlamanın en sağlıklı yollarından biri de arka plan bilgisini, olay ve olguları yani sebeb-i nüzûlü bilmektir.

Farklı bir meal hazırlama güdüsüyle hareket ettiği anlaşılan bir mütercimin aşağıdaki çevirisi de dikkate şayandır:

“(Sadece eski din mensuplarının değil) herkesin Rabbi olan Allah’a hamdolsun! ” (Fatiha 1/1). (Murat Sülün)

Görüldüğü üzere mütercim mealinin ilk cümlesine parantezle başlamış. Yani daha hiçbir şey yokken parantez var. Oysaki bilindiği üzere bu işaret, söz veya yazının içine konuyla doğrudan ilgili olmayan bir bölüm koymak için kullanılır. Farklı olan sadece parantez işaretinin konduğu yer değil, içindeki bilgilerdir de… Mütercimin neden, hangi gerekçeyle, kime veya hangi soruya cevap olmak üzere parantezin içine “Sadece eski din mensuplarının değil” şeklinde bir açıklama yerleştirdiği anlaşılamamaktadır. Çevirideki başka bir farklılık ise, mütercimin “âlemîn” kelimesini “herkes” olarak tercüme etmiş olmasıdır. Âlem herkes midir yoksa bütün mevcudat/mahlûkat yani her şey midir? Doğrusu her kes bir âlemdir, lakin âlem herkes değildir, çok daha fazlasıdır. Peki, zaten Türkçeye geçmiş ve her kesin/cümle âlemin anladığı bu kelimeyi tercüme etmeye gerek var mıdır?

I. c. Yeni Bir Meal Hazırlama İhtiyaç ve Mecburiyetinin Neden Olduğu Refleks

Bazen mütercim, farklı gerekçelerle yeni bir mealin ihtiyaç haline geldiğini dahası mecburiyet kesp ettiğini düşünmektedir. Bu refleks saikiyle gerçekleştireceği çalışma neticesinde ortaya çıkacak ürünün de mevcut ihtiyaçlara büyük oranda çare olacağını var saymaktadır.

Aşağıdaki ifadeler, mütercimlerin ihtiyaç ve mecburiyet refleksleriyle meal hazırladıklarına işaret etmektedir.

“Ancak bütün bu meallerin varlığının yeni Kur’an çevirilerine gereksinim duyurmadığı da söylenemez. Çünkü gerek Kur’an yorumunda ortaya çıkan yeni düşünceler gerek dilde meydana gelen değişiklikler, günümüz insanının sorunlarına cevap verecek [hemen belirtelim ki sorunlar çözülür, cevaplanmaz; sorular cevaplanır] sadelikte çevirilerin yapılmasını zorunlu kılmaktadır.” (Hüseyin Elmalı & Ömer Dumlu)

Bir zorunluluk halinin tezahürü olarak meal yazmaya yönelen müellifin dile getirdiği bu düşünceler, aynı zamanda Kur’an’ın yeni fikirler çerçevesinde tercüme edilmesi gerektiği düşüncesine de işaret etmektedir.

“Biz, ihtiyaç vardı kanaatine ulaştığımız içindir ki, bu meali hazırladık. Kanaatimizi desteklemek için hiç kimsenin yaptığına, yazıp çizdiğine dil uzatmak, eleştiri getirmek niyetinde değiliz.” (Yaşar Nuri Öztürk)

“…Fakat mevcutların yeterli olduğunu, ihtiyacı bütünüyle ortadan kaldırdığını söylemek mümkün değildir.” (Tuncer Namlı)

“Bilakis bu çeviri… pratik bir ihtiyacın ürünüdür.” (Mustafa Yıldız)

I. d. İddialı Bir Meal Hazırlama Refleksi

Mütercimlerin bir kısmı meallerini gerekçelendirmek adına bazen büyük iddialarla ortaya çıkarlar. İddianın büyüklüğünün kendileri için dezavantaja dönüşebilme ihtimalini kulak ardı ederek bunun, meallerini daha muhkem hale getireceğini varsayarlar. Başka bir ifadeyle mukaddimelerindeki iddialı ifadelerin hazırlayacakları mealin kalitesini belirleyeceğini düşlerler. Ancak mealin kendisine bakıldığında söz konusu söylemlerin, iddiadan öteye geçemediği görülmektedir.
“Öncelikle şunu belirtelim ki bu meali okuyanlar, kimi ayetlerin çevirisinde “ezber bozucu” denebilecek türden birçok anlam ve yorumla karşılaşacaktır. Ancak altını çizerek belirtmek isteriz ki “ezber bozucu” nitelikteki anlam takdirlerimizin tümü klasik tefsir geleneğinden tedarik edilmiştir. Daha açıkçası, bu mealde klasik tefsir literatüründe karşılığı olmayan hiçbir anlam ve yorum mevcut değildir.” (Mustafa Öztürk)

Klasik tefsir literatüründen tedarik edilen anlamlar veya anlam takdirleri neden ezber bozucu olsun ki? Zaten referanslarda yüzlerce yıldan beri var olan bu bilgiler, söz konusu referanslara ulaşıp onlardan istifade edenler için neden ve nasıl ezber bozucu olacak? Bu bilgiler, İlâhiyat eğitimi almamış yahut temel dini bilgilerini ikmal edememiş olanlar için ezber bozucu olabilir ki, onların ezberini bozmaya gerek var mı?

“Bu mealin iddiası, kaynak dildeki manayı hedef dile mümkün olduğunca yol kazasına uğratmadan taşımaktır… Dilin desteklemediği yoruma, Kur’an’ın des-teklemediği rivayete itibar etmedik. Bir tek harfin dahi hakkı olduğuna inandık. Onun hakkını gerek mâna gerek işlev olarak vermeye çalıştık.” (Mustafa İslamoğlu)

Üst perdeden dile getirilen bu iddialarla yazılmış bir mealde, âdiyât/koşanlar kelimesinin tefsir külliyatımızda olduğu gibi atlar veya develer şeklinde değil, Mekkeli azgın müşrikler olarak tercüme edildiği görülecektir. “Yazıklar olsun (vahye) dinmez bir hınç ile saldıranlara ve (içindeki) öfke ateşiyle etrafı tutuşturanlara ve sabahlara kadar kıskançlıktan kıvrananlara, sonuçta bu kıskançlıkla tozu dumana katarak ortalığı bulandıranlara, nihayet bu düşmanlıkla toplumun ortasına dalanlara…” (Mustafa İslamoğlu)

Kanaatimizce, tercih edilen çeviri, birçok açıdan eleştiriye açık aşırı bir yorumdur. Her şeyden önce ve’l-‘âdiyâti ifadesinin başındaki yemin vav’ı26 mealde yer almamıştır. Oysa mütercim, “Bir tek harfin dahi hakkı olduğuna inanıyordu.”27 Her ne kadar uzun sayılabilecek ilgili dipnotlarda hangi gerekçe (Zira mütercim, mealinin gerekçeli olduğunu belirtmiştir.) ile ayetteki kasem/yemin ifadesinin meale yansıtılmadığı belirtilmemişse de çeviriye bakıldığında bu haksız tasarrufun nedenini anlamak zor olmayacaktır. Çeviride vav’a yemin manası verilecek olsa âdiyât kelimesini saldıranlar şeklinde meallendirmek mümkün olmayacaktır. Zira çeviriye göre, saldıranlar kelimesi saldırgan müşriklerin sıfatıdır. Bu durumda vav kelimesi tercümeye yansıtıldığında, Allah’ın saldırgan müşriklere yemin ettiği anlaşılacaktır ki böyle bir şeyin söz konusu olmayacağı açıktır. Zira -farz-ı muhal- Allah’ın müşriklere yemin etmesi, Kur’an’daki yeminlerin temel esprisi ile bağdaşmayacaktır. (Celaleddin es-Suyûtî, el-İtḳân fi Ulumi’l-Ḳur’ân, Lübnan 2007, II, 259-262.)

Eleştiriye açık diğer bir husus ise çevirinin dilsel bağlam açısından ayetten uzaklaşmış olmasıdır. Mütercim, müennes/dişil ve çoğul bir formda olan ʿâdiyât kelimesine saldıranlar manası vererek lafzın kadın erkek bütün müşrikleri kapsadığını ifade etmiş olmaktadır. Oysa Arap dilinde, maksat bizzat kadınlar değilse genel bir ifade kullanılır ve -Kur’an’ın da her zaman yaptığı gibi- müzekker/eril kalıpla dile getirilir. Dolayısıyla böyle bir durumda ve’l-ʿâdiyât yerine ve’l-ʿâdûn denmeliydi. Mütercim, çoğul-müennes formdaki ʿâdiyât kelimesinin gayr-ı akil varlıklara mesela atlara/yahut develere delalet ettiğini gözden kaçırmamış olsaydı muhtemelen herhangi bir gerekçesi de olmadığı için böyle bir çeviri/aşırı yorum tercihinde bulunmayacaktı.

Mütercimin, daha doğru bir tercihte bulunduğunu ispat sadedinde dipnotlarda, geleneksel/klasik tefsir külliyatına yönelik geliştirdiği eleştiriler, yorumunu haklı çıkarmaya yetmemektedir. Keza bu eleştiriler, sadece geçmişteki değil, günümüzdeki klasik tefsirlere paralel yorumların yanlışlığını da ortaya koyamamaktadır. Kaldı ki mütercimin, kendi iddialı yorumuna herhangi bir kaynak gösteremediği de ortadadır. Son olarak, geçmişte yapılmış ve günümüzde de desteklenen ʿâdiyât kelimesi ile ilgili kaynak değeri yüksek yorumların daha kalıcı ve tutarlı olduğunu, bunların zenginleşerek devam edeceğini, ama mütercime ait yorumların hiçbir zaman tarih boyunca varlığını ve yürüyüşünü devam ettirecek bir niteliğe kavuşamayacağını, nihayetinde zemin bulamadan unutulacağını belirtmekte yarar vardır. (Abdülcelil Bilgin, “Serbest Çeviriden Aşırı Yoruma...”, İslam ve Yorum: Temel Tartışmalar, İmkânlar ve Sorunlar, II, 59-72.)

“Sözü çevirmek zordur, sesi çevirmek çok daha zordur. Biz bu mealde, sesi çevirmek gibi çetin bir işe giriştik. Kaynak metnin ses değerlerini, anlamın müsaade ettiği oranda hedef metne taşımaya çalıştık. Kur’an’daki iç musiki ve şiiri fersah fersah aşan şiiriyeti meale yansıtmak güç. Bunu anlama halel getirmeden yapmak oldukça zor ve zahmetli bir iştir. Bu zorluk bizi bazen “… olmalıdır” bazen de “…olmalıdırlar” gibi, tasarruflar yapmaya sevk etti.” (Mustafa İslamoğlu)

Bu ifadeler, mütercimin yukarıda da yer verilen “eğer zorunlu değilse, çevirimiz boyunca metne takdiri lafız idhalinden mümkün olduğunca kaçındık. … Takdir gerekseydi kelamın sahibi takdir ederdi. … O şekilde gelmesinin mutlaka bir nükte barındırdığına kani olduk.” (Mustafa İslamoğlu) şeklindeki ifadeleriyle çelişmektedir. Arapçadaki hazif olgusunun Kur’an’da da görülen örnekleri sebebiyle gerçekleşebilen anlam takdirlerinden kaçındığını ifade eden birinin, sesi, ses değerlerini, şiiriyeti çeviriye nasıl yansıtabildiği en azından merak konusudur.

“İlahi kelamın mânalarına ulaşmayı kolaylaştırmak için sayısı 6000’i aşan açıklayıcı not koyduk. Âyetlerin ne dediği zaten mealde yer alıyordu. Biz ne demek istediğini “zımnen” yaptığımız açıklamalarla verdik. Bunu en kısa, özlü ve vurucu cümlelerle yapmaya çalıştık. Vahyin imbiğinden damıtılarak elde edilen bu özlü sözler birer “klişe” değildir. Eğer öyle görünüyorsa bu bizim kusurumuzdur… Bu özlü sözler bazen okura sık gelebilir. Oysaki özlü sözlerin sıklığı, o sözlerin imbi-ğinden damıtıldığı konu ve ayetlerin sıklığıyla orantılıdır.” (Mustafa İslamoğlu)

Bu iddialı söylem, halet-i ruhiyenin neden olduğu bir reflekstir. Nasıl oluyor da kişisel bir yorum, vahyin imbiğinden damıtılabiliyor ve adeta çevirinin önüne geçiriliyor. Okurun sıklıkla karşılaşacağı mütercime ait “özlü sözler” ise ayetlerdeki tekrarlara göndermede bulunularak Kur’an üzerinden tezkiye edilmeye çalışılıyor. Başka bir ifadeyle, eğer çevirideki tekrarlar bize sık/sıkıcı geliyorsa bunu nedeni okuduğumuz meal değil, referans metindir. Mütercimin bu izahı örtük bir şekilde, Kur’an’daki tekrarların sıkıcı olduğu şeklindeki görüşleri de böylece bize hatırlatmış oluyor.

“Meal yaparken önceliğimiz “bununla Allah neyi murad etmiştir?” sorusu oldu. Metnin imkânlarını nasıl en az zayiatla modern muhataba taşırız kaygısını, ‘hangi tercüme yöntemi’ kaygısından öncelikli addettik. Bununla amaçlanan mütercimin vahiyle muhatap arasından çekilebildiği kadar çekilmesi, bu ikisini mümkün olduğunca baş başa, yüz yüze bırakmasıdır… (Mustafa İslamoğlu)

Sözün özü, bize göre yorumdan arındırılmış bir Kur’an çevirisi imkân dâhilinde değildir. Bu yüzdendir ki meal çalışmamızda Kur’an’da “ne dendi”ğinden (lafız ve mantuk) ziyade “ne denmek istendiği”ni (mana ve mefhum) aktarmaya çalıştık. (Mustafa Öztürk)

Hem İslamoğlu hem de Öztürk, Allah’ın muradının/ne demek istediğinin peşinde olduklarını ve bunu gerek doğrudan gerekse açıklamalar yoluyla meallerine yansıttıklarını iddia etmektedirler. Bu iddia, her ikisinin de Allah’ın muradını bildiği anlamına gelmektedir. Allah’ın ayetlerdeki muradının mütercimler tarafından bilinmesi, doğal olarak bunun meale aynı şekilde yansıtılmasını gerektirecektir. Zira Allah’ın muradının kişilere göre değişmeyeceğini kabul etmek gerekir. Kişilere göre değişebilen şey, yorum olabilir ancak, Allah’ın muradı olmaz. İslamoğlu ve Öztürk’ün meallerine bakıldığında Allah’ın muradının birçok yerde farklı şekillerde tezahür ettiği görülecektir. Örneğin yukarıda da değinildiği üzere İslamoğlu, adiyât kelimesini, “(vahye) dinmez bir hınç ile saldıran” [Mekkeli müşrikler] şeklinde tercüme ederken Öztürk, “atlar”dan yana tercihini kullanmıştır. Bu iki tasarrufun birbirinden oldukça uzak olduğu açıkken, biz aciz okurlar, Allah’ın muradının bunlardan hangisi olduğuna nasıl karar vereceğiz? Hangisini izlediğimizde Allah’ın muradına nail olacağız? Yoksa şunu mu sormalıyız: Mütercimlerin Allah’ın muradı olarak bize dayattıkları şey, kendilerine ait indî yorumların Allah üzerinden tezkiye edilmesi çabası mıdır?

Mesele ayetin nüzûl dönemindeki anlamını mı, daha çok sonraki süreçlerde beliren anlama biçimlerini mi ortaya koymaktır? Yahut meal, anlamın mı yoksa izleyen tarihsel kesitlerde fıkhî, kelamî, tasavvufî vb. akımların etkisiyle de tematik şekillenmelere uğrayan anlaşılma biçimlerinin mi peşinde olmalıdır? Tarih içinde oluşan ilimlerin ve bunların yer yer ideolojik mensubiyetlere dönüşebilen etkilerinin oluşturduğu angajmanlarla Kur’an’ı anlama ameliyesine girişmek kavram kargaşasını daha da arttırmayacak mıdır? Yoksa anlam bellidir, ancak anlaşılma biçimleri farklılaşabilir ön kabulünden hareketle otantik anlama ulaşma çabası içinde olmak mı önemlidir? “Ne denmek istendiği”ni meale yansıtmak iddiasıyla yola çıkıldığında, çeviri adına elde edilen ürün, teknik olarak tercümeye de tefsire de karşılık gelmeyecektir. “Ne dendiği” sözün sahibine, ne denmek istediği ise mütercime aittir. Öte yandan “ne dendiği”nin lafzın zahirine, “ne denmek istendiğinin” ise batınına tekabül edeceği pekâlâ söylenebilir. Biz bunlardan hangisini görmek isteriz ya da bu durumda okuduğumuz metin kime aittir? Meal okuru, okuma faaliyeti ile Allah’ın neler dediğini mi yoksa mütercimin, aslında Allah şunu demek istiyor diyerek işaret ettiği, her türlü zaafa, spekülasyona, öznelliğe maruz kalabilme riski taşıyan yorumları mı görmek, okumak, duymak ister?

Yukarıda dile getirilenleri bilim tekniğine uygun şekilde özetle formüle etmek mümkündür:

“Allah ne diyor?” sorusu, mananın; “ne demek istiyor?” sorusu ise yorumun peşindedir.

Allah’ın ne dediği, sözün sahibine/Allah’a; ne demek istediği, mütercime/ yorumcuya işaret eder.

Allah’ın ne dediği, tercüme ve tefsirde; ne demek istediği, tevilde cevap bulur.

Allah’ın ne dediği lafzın zâhirine, ne demek istediği ise bâtınına işaret eder. Bu da bizi işârî, tasavvufi, dahası bâtınî yorumlara götürür.

“Ne denmek istendiği”ni tercüme etmek iddiasıyla yola çıkıldığında, hiç kimsenin, tasavvufî/işârî dahası batıni yorumların meal yahut Kur’an çevirisi adıyla okura dayatılmasına engel olamayacağı açıktır. Bunun da ötesinde, mütercimin hayal gücünü ve istismara yol veren tercihlerini Kur’an vasıtasıyla tezkiye etmesi dahi mümkün olacaktır. Tıpkı aşağıdaki çeviri gibi:

Fatiha/1-4: 1- Allah; tüm işaretleri ile her yerdedir, varlığı özünden var edendir, varlığı nuruyla sarandır. 2- Allah; tüm varlığı vücudlandırandır, tüm niteliklerin sahibidir. 3- Tüm varlığı özünden var edendir, varlığı nuruyla sarandır. 4- Yaratma yasalarıyla her an varlığa sahip olandır. (İsmail Dinçer)

Yukarıdaki cümleleri okuyan birisinin, bunların Fatiha sûresinin ilk dört ayetinin çevirisi olarak tasarlandığını anlaması ne kadar mümkündür? Rahatlıkla batınî yorum ürünü olarak değerlendirilebilecek bu ifadeleri, her Müslümanın oldukça aşina olduğu Fatiha sûresine ait ayetlerin çevirisi olarak takdim etmek ne anlama gelmektedir? Burada şunu da hatırlatmakta yarar var: Allah tam da şunu demek istiyor iddiasıyla hiç söylenmemiş bir şeyi, ayetin çevirisi olarak veren bir mütercim, zımnen onun bugüne kadar başkası tarafından anlaşılmadığını ifade etmiş olmaktadır.

“Yerine göre Kur’an-ı Kerim’de zamirle, işaret ismiyle, sıfatla ifade edilen lafızları açık olarak belirtmeye çalıştık.” (Hüseyin Elmalı & Ömer Dumlu)

“Bu çalışmada, metnin daha iyi anlaşılabilmesi için, özgün metindeki zamir halindeki özne ve tümleçler, açık isimlerle ifade edilmişlerdir; yani zamirlerin mercii açık olarak yazılmıştır…” (Hakkı Yılmaz)

Mütercimlerin burada bahsettiği şey, tefsir ilminde mübhemâtü’l-Kur’ân konusuna denk gelmektedir. Ehlinin malumudur ki bu konu, tefsir ilminin tartışmalı ve ihtilaflı konularından biridir. Yüzyıllardan beri, kendi ismiyle veya açık bir kelimeyle belirtilmeyip bunun yerine zamir, işaret, zaman ve mekân isimleri, künye, lakap gibi kapalı kelime ve ifadelerle zikredilen unsurları, bir çırpıda meal marifetiyle belirleme, seçenekleri teke indirme iddiası yersiz bir romantizmden öte bir değer ifade etmeyecektir. Kaldı ki erken dönemden itibaren konuyla ilgilenen dil ve tefsir âlimleri, Kur’an’daki müphemlerle ilgili farklı çalışmalar yapmış, ancak söz konusu tartışmalar son bulmuş değildir.

I. e. Sorumluluk Refleksi

Bazı mütercimlerin sorumluluk refleksiyle meal yazdıkları, ancak bu so-rumluluğun kim/kimler tarafından kendilerine yüklendiğini belirtmedikleri görülmektedir. Bunun mevhum bir sorumluluk duygusu olması da ihtimal dahilindedir.

“Oldukça titiz ve dikkatamiz uzun bir gayret sonucu ve ağır bir sorumluluk duygusuyla hazırlanmış olsa bile, bu Meal’de bazı hatalara ve noksanlıklara da elbette rastlanacaktır.” (Abdullah Akgül)

“Bu mealin hazırlandığı 11 yılda kaç kez pes ettiğimi yakınlarım bilir. Zira bu görevin sorumluluğu görevin kendisinden de ağırdır. Öyle zamanlar oldu ki, bu yük fakirin omuzlarına çok ağır geldi. Fakat her seferinde Allah’ın inayeti ve Kur’an’ın kerameti yardıma yetişti. Rabbim tamamına erdiği günü gösterdi. Ne diyebilirim ki: Allah varlığımı Zatına hamd kılsın.” (Mustafa İslamoğlu)

Burada ilginç bir hamd türüyle karşı karşıyayız. Mütercim, mademki ben büyük sorumluluk duygusu içinde, birçok zorluğa katlanarak Allah’ın kelamını tercüme ettim, yoruldum, O da varlığımı, benim hamdım olarak kabul etsin demek mi istiyor? Yahut ben üzerime düşeni yaptım, Allah da artık varlığımı kendisine karşı ifa edilmiş bir hamd olarak kabul etsin mi demek istiyor? Burada söz konusu olan şey halisane bir eda ile Allah’a hamd mi, yoksa mütercimin varlığını/kendisini övmesi midir?
“Çeviriyi yaparken, bazen bilmem kaçıncı kez okuduğum ayetin daha önce fark etmediğim bir manasını fehmettim. Kimi demler başımdan kaynar sular döküldü. Etlerimin kemiklerimden lime lime ayrıldığı hissine kapıldım. Meğer anlamak insanı ne kadar yorarmış, onu öğrendim. Bazen hitabın ağırlığı altında öleyazdım. Kalbimin bir kuşçasına yerinden fırlayacakmış gibi çırpındığı demler yaşadım. Bazen de ayetler cennet kuşu olup yüreğimin karlı tepelerine kondular, beni yüreklendirip teselli ettiler. Üç gün uyku döşek bilmeden tek bir ayetin manası üzerine kapanıp “Allah’ım bundan muradın nedir?” diye kıvrandığım oldu. Kur’an’ın ulaşmaya çalışan insanı bitap düşüren yalçın zirveleri vardır. O zirvelerde bulunan manaya ulaştığımı düşündüğüm müstesna zamanlarda hissettiğim sevinci, ömrümün başka hiçbir anında hissetmedim. Her ayete müvekkel bir meleğin olduğuna inandım. O ayetin hakkını verdiğimde söz konusu meleklerin gönlüme hediyeler dizdiğini hissettim. İşte bu hisleri yaşayan biri olarak, kaynak metnin muhatapta uyandırdığı etkiyi, çevirinin de muhatapta uyandırmasına gayret et-tim. Bununla amaçladığım bir başka şey de, bir kelimeyi daha vahiyle buluşturma arzumdu. Kelimelere hayatta en büyük arzularının ne olduğu sorulsaydı, “vahyin anlamını yüreğimde taşımak” derdi diye düşündüm. Böyle yapmakla bir kelimeyi daha sevindirmek, bir kelimenin daha gönlünü almak istedim.” (Mustafa İslamoğlu)

“Meğer anlamak insanı ne kadar yorarmış,… O zirvelerde bulunan manaya ulaştığımı düşündüğüm müstesna zamanlarda … ayetin hakkını verdiğimde söz konusu meleklerin gönlüme hediyeler dizdiğini hissettim …” gibi ifadelerin örtülü, lakin açık bir övünme olmasının yanısıra, okuru kusursuzca baştan çıkarmayı hedefleyen cümleler olduğunu düşünmek haksızlık olmasa gerek…

“[Kur’an’ın diğer dillere çevrilmesi]…. müslümaların manevi sorumluluğudur.” (Hakkı Yılmaz)

İnsanların Kur’an’ı anlaması gerekiyorsa, onu tercüme etmek de gerekir. Önemli olan sorumluluk olarak kabul edilen vazifeyi hakkıyla ifa etmektir.

II. Sosyal Refleksler

Psikolojik reflekslerle ilgili incelemelerden sonra sosyal refleksler ele alındığında meal yazıcılığını tetikleyen unsurlara dair temel verilere ulaşılmış olacaktır. Çalışmanın girişinde de belirtildiği üzere sosyal refleksler, dinî ve ilmî muhitlerin talep ve teşvikleri, mezhebî mensubiyet ve çağdaşlık perspektifi, tutarlılık ve anlaşılırlık çabası, hizmet ve hidayet gayesi gibi unsurlardan oluşmaktadır.

Bu başlıkların kesin ve belirleyici, bağlayıcı bir çerçeve olarak empoze edilmediği izahtan varestedir. Keza yukarıda belirtildiği üzere sosyal refleksler olarak belirlenen unsurların, alt şuurda veya arka planında psikolojik dürtülerin bulunabileceği ihtimali de işaret edilmesi gereken bir husustur.

II. a. Dinî, İlmî Muhitlerin Talep ve Teşvikleriyle Meal Yazma Refleksi

Bazı meal mukaddimelerinde mütercimlerin, gerek sosyal çevrelerinden gerekse ilmî muhitlerden kendilerine gelen talepleri karşılamak üzere meal yazma vazifesi yüklendiklerini belirttikleri görülmektedir. Talepkâr olduğu ileri sürülenlerin dindar kardeşler, dostlar, arkadaşlar, kurumlar, halk vb. olduğu zikredilmektedir. Söz konusu taleplerden bir kısmının sahih ve inandırıcı olduğu gözlenirken diğer bir kısmı için bunu ileri sürmek zor görünmektedir.

“Âcizleri, birçok din kardeşlerimizin arzularına binaen, Kur’an-ı Kerîm’in Türkçe meal-i alisini ihtiva eden bu eseri vücuda getirmeğe cüret eyledim. Ayrıca 8 ciltlik bir tefsiri hazırlamış bulunmaktayım. Bu eser-i âcizanemdeki kusurlarımın affını rahîm ve kerîm olan Mâbûd-i Zîşanımızdan niyaz ederim.” (Ömer Nasuhi Bilmen)

“Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe bir meali senelerden beri birçok dostlarım tara-fından bana teklif olunmaktadır.” (Ahmed Davudoğlu)

“Beni yirmi seneden beri meal hazırlamaya tekrar tekrar teşvik etmiş olan…” (Suat Yıldırım)

“Diyanet İşleri Başkanlığı, halktan gelen yoğun talebi de göz önüne alarak, yeni bir meal hazırlamaya karar vermiştir.” (Altuntaş-Şahin)

“Bu eserin ortaya çıkmasında beni teşvik eden ve yardımlarını esirgemeyen değerli arkadaşlarıma…” (Tuncer Namlı)

“…Kur’an kitabımdır.” diyerek hayatını onunla bütünleştirmek isteyenlerin teveccühü ve artan talebi sonucu…” (Hasan Tahsin Feyizli)

“Yakın arkadaşlarımızdan ve saygın dostlarımızdan yeni bir Kur’an’ı Kerim meali hazırlamamız konusunda sıkça talep ve tavsiyeler gelmekteydi…” (Abdullah Akgül)


II
. b. Mezhebî Mensubiyet ve Çağdaşlık Perspektifiyle Meal Yazma Refleksi

Bu refleksin daha çok, mütercimlerin çeşitli fikri, mezhebi, sosyal aidiyet, mensubiyet ve anganjmanlarıyla oluştuğu görülmektedir. Sayılan unsurların tetiklemesiyle yazılan meallerde, mütercimlerin, kanaatlerini çeviriye yansıtmada görece daha açık ve cesur davrandıkları gözlenmektedir. Daha açık bir ifadeyle burada mütercimler, görüş ve kanaatlerini meallere yansıtmaktan çekinmemektedirler. Aşağıdaki birkaç iktibas ne demek istediğimizi daha net bir şekilde ifade etmektedir.
Bu başlık altında, öncelikle mezhebî mensubiyet ve çağdaşlık perspektifiyle ilgili iktibaslar yapılacak ardından her iki unsurla ilgili toplu değerlendirmelerde bulunulacaktır.

II
. b. a. Mezhebî Mensubiyet

“Tamamen Ehl-i Sünnet âlimlerinin akidelerine uyularak tefsirlerinden istifade edilmiş, indi mütalaalardan titizlikle sakınılmıştır.” (Fikri Yavuz)

“…Ehl-i Sünnet ulemasının görüşlerini parantezler ve dipnotlarla belirtmeye son derece özen gösterdik…” (Mahmud Ustaosmanoğlu)

“…Özellikle Ehl-i Beyt İmamları’nın nurlu açıklamalarından istifade edilerek meâl ve tefsir alanında yeni eserler ortaya çıkarılabilir. Biz de bu büyük hedef doğrultusunda, ilk önce heyet halinde ve sonraları ferdi olarak Kurân-ı Kerim için yeni bir Türkçe meal çalışmasına koyulduk, …. Ehl-i Beyt (as) rivayetleri ve tefsiri esas alınarak yapılan bir meâl için var olan talep…” (Murtaza Turabi)

II. b. b. Çağdaşlık Refleksi

“Bir de Kur’an’daki konu ve hâdiselerin arka plânları; terim ve hükümlerin yöreselliği dikkate alınmalıdır.” (Turabi, Hakkı Turabi)

Bu saikle Kur’an’ı tercüme edenler, ondaki hükümlerin yerel ve tarihsel motifler taşıdığını, bugün için çok da anlamlı olmadığını ileri sürmüş olurlar. Bu nedenle Kur’an çevirisinin aktüel ve çağa hitap eden bir muhtevayla tercüme edilmesi gerektiğini savunurlar. Şunu hemen belirtmek gerekir ki, Kur’an’ın yöresel ve tarihsel bir hitap olduğu iddiası doğru olsa bile bu durum, tercümenin değil, tevilin konusudur. Kişisel tevillerin hâkim olduğu meallerin, okuruna Kur’an’ın tarihsel ve yöresel olduğu ileri sürülen hitaplarını da aktaramayacağı açıktır. Dolayısıyla okurlar Allah’ın, ilk muhataplarına ne dediğini öğrenemeyeceklerdir.

Anılan perspektiflerle yazıldığı anlaşılan meallerde aşağıdaki çeviri örnekleriyle karşılaşılmaktadır.

Nisa 4/34. ayette geçen وَاضْرِبُوهُنَّۚ/ “onları dövün” fiilinin, nihayet onları çıkarın; (Edip Yüksel) bir süreliğine ayrılın; (Erhan Aktaş) ayrılığı deneyin, sonra yine de olmazsa evliliğinizi bitirin / son darbeyi vurun; (Gazi Özdemir) göç ettirin, baskı yapın; (Hakkı Yılmaz) hakikatleri vurgulayın; (İsmail Dinçer) evden çıkarın; (Mustafa Cemil Kılıç) düzelmelerine sebep olacak ıslah edici bir yol bulun; (Mustafa Çevik) kendilerini uzaklaştırın; (Sonia Cihangir) onları gönderin; (Ali Rıza Safa) küsüp muhatap olmayın öteleyin (Mete Firidin) gibi şekillerde tercüme edildiği görülmektedir.

Maide 5/38. ayetteki اَيْدِيَهُمَا فَاقْطَعُٓوا ibaresinin toplumla ilişkisini kesin; (Gazi Özdemir) gücünü/güçlerini kesin; (Hakkı Yılmaz) o hallerini yok etsinler; (İsmail Dinçer) şeklinde tercüme edildiği görülmektedir. (Geniş bilgi ve örnekler için bkz.: Cahit Karaalp, Son Dönem Meallerinde Kur’an’ın Yeniden Yorumlanması Çabaları: Tahlil Ve Tenkit, Yakın Doğu Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Yıl 5, V/1 (Bahar 2019), 53-78.)

Kur’an metninin mezhebî mensubiyet veya çağdaşlık perspektifleriyle yorumlanmak istenmesiyle, aynı saiklerle tercüme edilmeye çalışılması farklı şeylerdir. Söz konusu mensubiyet ve perspektifler, çeviride mi yoksa yorumda mı istihdam edilebilecek unsurlardır? Bunların daha çok yorum süreçlerinde istihdam edilebilme kabiliyetleri olsa da söz konusu mensubiyet ve perspektiflerle Kur’an’ı yorumlamak sağlıklı ve objektif sonuçlar temin etmeme riski barındırmaktadır. Zira çeviri edimi, Allah’ın ne dediğiyle ilgilenir. Mezhebî mensubiyet, belirlenmiş, oluşturulmuş ve tevarüs edilmiş bir bakış açısıyla metni yorumlar. Çağdaşlık perspektifi ise Kur’an’daki ahlaki mesajlar hariç, özellikle hüküm bildiren ifadeleri literal anlamları dışında bugünün bakış açılarıyla ele almayı amaçlar. Oysa çeviri yöntemleri aşağı yukarı bellidir ve mütercim bunlardan dilediğini tutarlı olmak kaydıyla metne uygulamakta özgürdür. Şunu da biliyoruz ki mezhep veya çağdaşlık perspektiflerine dayanan çeviri yöntemleri bulunmamaktadır. Anılan unsurlara dayalı bir çeviri yönteminin ancak ideolojik kapsamda değerlendirilmesi mümkündür ki bunun objektif olmamak bir yana her türlü spekülasyona açık olacağını tahmin etmek güç değildir.

“…Ayet ve hadislerin, çağımızın ekonomik, sosyal, siyasal ve ahlaki sorunlarının çözümüne yönelik delil ve işaretlerinin araştırılıp bilinmesi gerekir. Bu noktada Arapça bilmek kadar Allahça bilmek de önemlidir… İşte bu konuda bize “Allahça”yı öğreten, günümüzün sorunlarını Kur’ani metotlarla aşma yöntemini benimseten Aziz Erbakan Hocamızı da rahmet ve minnetle anmamız gerekirdi.” (Abdullah Akgül)

Bu perspektif sayesinde, “Allahça” adında bir dilin varlığından da haberdar olmuş bulunuyoruz. Dahası tarihten günümüze, Kur’an’ı anlamadığı için birçok Müslümanın Allahçayı bilmediği, ancak Mekke ve Medine’deki müşrik, Yahudi ve diğer din mensuplarının ise ilâhî hitabı anlamalarından ötürü adı geçen dili bildiği ortaya çıkmaktadır. Farklı bir bakışla, nüzûl döneminde İslam’ı kabul edenlerin “Allahça”yı bildiği, kabul etmeyenlerin ise bilmediği sonucuna da varılabilir. Bu durumda, Allah’ın en azından bazı insanlara bilmedikleri bir dille hitap ederek onları sorumluluk altına sürüklediği söylenebilir.

II. c. Tutarlı, Anlaşılır ve Kolay Bir Meal Hazırlama Refleksi

Böyle bir refleksle hareket eden mütercimler, diğer meallerin tutarsız, çelişkilerle dolu, anlaşılması zor olduğunu ileri sürmektedirler. Diğer mealleri açık bir şekilde eleştiri nesnesi haline getiren mütercimlerin, anlaşılır ve tutarlı bir meal hazırlama çabası içinde olmaları takdire şayan bir tutum olmakla beraber meal mevcudunun içinde bulunduğu olumsuz durumun da itirafı olarak görülebilir. Diğer taraftan böyle bir iddiayla hazırlanan meallerin, çoğunlukla öncekileri aşamamış olması hatta bazen geride kalmış olduklarının görülmesi, kendilerine yapılacak eleştirilere zemin hazırlamaktadır.

Çalışmamızın amacı, Kuranı, özü ve bütünlüğü çerçevesinde her türlü ön yargıdan uzak ve pratiğe dönük olarak Türkçe düşünen vasat bir insana sunmaktır.” (Mustafa Hizmetli)

“Burada sunulan meal, kadim Arap dili [lügatı, grameri, edebiyatı] ile birlikte Kur’an’ın bütünlüğü dikkate alınarak, çok hassas bir şekilde yapılmış tahlillerin sonucudur.” (Hakkı Yılmaz)

“…Öyle bir eser ki dili bugünün yaşayan dili olsun.” (Hasan Basri Çantay)

“Herkesin anlayacağı sade bir dil kullandık.” (Hüseyin Elmalı & Ömer Dumlu)

Örneğin, “…sade, anlaşılır, yalın, açık ve yaşayan bir Türkçe kullanmaya özen gösterdik” (Ali Bulaç) iddiası taşıyan bir mealdeki şu çeviriler, gerçekten ileri sürüldüğü üzere amaçlanan özellikleri haiz midir?

Yunus/37: Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir… (Ali Bulaç) [Allah’tan başkası tarafından uydurulmadığı ileri sürülüyor. Haşa Allah tarafından mı uydurulmuş oluyor?].

Yunus/15: … kendi nefsimin bir öngörmesi olarak… (Ali Bulaç)
“… Herkesin kolaylıkla anlayabileceği bir meal hazırlamaya çalıştık” (Şaban Piriş) iddiasındaki bir mütercimin aşağıdaki çevirisi de kolaylıkla anlaşılabilecek türden değildir.

Meryem/2: Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya rahmetinin zikridir… (Şaban Piriş)

- II. d. Hizmet ve Hidayet Refleksi

Kur’an, bütün insanlığa hidayet rehberi olarak ve temelde marufu yaymak münkeri yok etmek gayesiyle gönderildiğine göre, böyle bir niyetle onu tercüme etmekte beis olmasa gerektir. Bu nedenle de çalışma boyunca zikredilen refleksler arasında, amaç ve niyet itibariyle, eleştirilmemesi gereken bir refleks olduğu söylenebilir. Burada önemli olan husus, meal çalışmasının en az hatayla neticelendirilmiş olmasıdır.

“…Kur’an-ı Kerim’in muhtasar bir şekilde mânasını anlamak istiyen müminlere bir hizmet, gayr-i Müslimlere de bir hidayet vesilesi olmak niyyeti ile hazırlanan bu mealin…” (Fikri Yavuz)

“Bizi Kur’an’a hizmet için böyle bir çalışmaya muvaffak kıldığından dolayı Allah’a hamd ediyor…” (M. Ahmet Varol)

“…Ayrıca Kur’an’ın davet ve mesajının, tüm insanlığa doğru bir şekilde ulaş-tırılması, bu işe ehil olan Müslümanların görevidir.” (Halil Altuntaş - Muzaffer Şahin)

“Allah’ın rızasına ve insanların duasına ulaşma gayesi ve gayretiyle hazırlanan bu meali kerim, inşallah tebliğ ve tavsiye sorumluluğumuzdan da (kısmen de olsa) bizi kurtaracaktır.” (Abdullah Akgül)

Değerlendirme ve Sonuç

Türkiye’deki meal varlığına yön veren reflekslerle ilgili bu çalışma neticesinde, ortaya çıkan ürünlerin gerek psikolojik gerekse sosyal reflekslerin oluşturduğu bazı etkileşimlerden bağımsız olmadığı görülmüştür. İncelenen meallerden hareketle söylenebilecek şey, sahih ve sahici gerekçelere dayanmayan bir niceliğin, arzulanan niteliğe kavuşmadığıdır. Bu bağlamda aşağıdaki hususları dile getirmek bazı faydalar temin edebilir.

- Meallerin, Kur’an’ın anlaşılması yolunda, farklı kesimlerden halkımıza önemli katkılar sunduğu kabul edilmelidir. Ancak bu kabul, meallerden beklenen katkının yeterli düzeyde olduğu anlamına da gelmemelidir. Zira İslam Dini’nin ana metni olan Kur’an’ın, mealler aracılığıyla da olsa, daha geniş ve kapsamlı etki düzeyleriyle, dinî yaşamdan dile, edebiyata ve sanatın bilumum dallarına, kısaca hayatı çevreleyen bütün unsurlara hissedilir oranda etki etmesi beklenir. Bu beklenti, Kur’an’ın hedef gösterdiği dünya tasavvuruyla da örtüşmektedir.

- Çok sayıda meal bulunması, hazırlanan her bir mealin, varlığını temelde öncekilerin eksiklikleriyle gerekçelendirerek, bir şekilde farklı olma güdüsüyle vücuda getirilmesi ve bu farklılıkların çoğu zaman niteliksel olmaması gibi unsurların, bazı olumsuzluklara neden olduğunu ileri sürmek mümkündür. Örneğin, sayısı milyonları bulan meal okurunda mealler aracılığıyla ortak bir bilinç ve zihin dünyası oluşamaması ilk etapta akla gelebilecek olumsuzluklar arasında sayılabilir. Meal dilinin, muhatap kitlesi geniş ve çeşitlilik arz eden yazılı, görsel ve sosyal medya üzerindeki yönlendirici etkisinin yok denecek kadar az olması da dikkatlerden kaçmayan bir olumsuzluktur. Oysaki çoğunlukla Kur’an ve mealinin bulunduğu bu evlerde, büyükten küçüğe hemen her kes, yazılı ve görsel medyanın muhatabı, sosyal medyanınsa aktörüdür.

Yukarıda dile getirilen olumsuzluklar farklı nedenlere bağlanabilir. Kanaatimizce birçok mealde kullanılan dilin sıradan, seviyesiz hatta kötü olması bu olumsuzluklardan biridir. Öyle ki Türkçede üretilen metinlerin en kötü örneklerini meallerde bulmak mümkündür. Aşağıdaki örneklerde olduğu gibi:

Leyl/7: Biz ona, en kolay olanı kolaylayacağız. (Yaşar Nuri Öztürk)
Sâd/5: İlâhları bir ilâh mı kılmış? (Ömer Nasuhi Bilmen)
Tekvîr/24: O, gayb hakkında cimri değildir. (Diyanet İşleri Başkanlığı)
Nûh/3, 4: …ve sizi adı konulmuş bir ecele kadar ertelesin… (Ali Bulaç)
İnsan/17: Orada onlara bir kadeh içirilir ki, [kadeh mi kadehteki mi?] karışımı zencefildir. (Ali Bulaç)
Buruc/4: Ki gebertildi o hendekçi grup/o kamçıları hendek gibi iz bırakan herifler. (Yaşar Nuri Öztürk)
Duha/2: Gelip oturduğu vakit geceye ki, … (Yaşar Nuri Öztürk)
Tevbe/8: …Ağızlarıyla size hoşnutluk sunarlar… (Yaşar Nuri Öztürk)
Târık/13: …kur’a atarlarken… (İhsan Eliaçık)
Meryem/2: Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya rahmetinin zikridir… (Şaban Piriş)
Sad/57: İşte bu. Onu tatsınlar. Kaynar su ve irin(dir). (M. Ahmet Varol)
Lokman/19: …sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt… (Ali Bulaç)
Hicr/15: Gözlerimiz döndürüldü, (Diyanet İşleri Başkanlığı)
Maide/49: …seni şaşırtmamaları için diye onlardan sakın… (Ali Bulaç)
Yunus/37: Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir… (Ali Bulaç) [Allah’tan başkası tarafından uydurulmadığı ileri sürülüyor. Haşa Allah tarafından mı uydurulmuş oluyor?].
Yâsin/68: onu yaratışta tersine döndürürüz, (Şaban Piriş)
Yunus/15: … kendi nefsimin bir öngörmesi olarak… (Ali Bulaç)
Fatiha/6, 7: Bizi doğru yola ilet; Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil. (Ali Bulaç) [Dikkat buyurun, değil yüklemi, nimet verilenleri de kapsıyor].

- Daha çok akademisyenlerde, dinî muhitlerin önde gelen zevatında ve kanaat önderlerinde meal yazıcılığının itibar vesilesi; yeterli ilmî birikimi olmayan heveskârlarda ise neredeyse bir hobi olarak görülmesi mevcut olumsuzlukların diğer bir sebebi olarak zikredilebilir.

- Meallerin beklenen nitelikte ve etki düzeyinde olmamasının belki de en önemli nedeni, çoğunlukla ehil zevat tarafından yazılmamış olmasıdır. Ehil zevattan kasıt, âlim kişidir. Âlim kişiden kasıt ise, sadece medrese uleması değildir. İster medrese ister İlâhiyat mahreçli olsun, meal yazıcılığını vazife edinen kişinin, Kur’an metnini anlamanın en önemli enstrümanları olmaları hasebiyle sarf, nahiv, edebiyat ve bilumum dil ilimlerini ileri düzeyde bilmesi elzemdir. Bu ilimlerdeki donanımla Kur’an’ı okuyacak kişinin anlama ve onu tercüme etme kalitesi elbette ki ileri düzeyde olacaktır.

- Mutlaka belirtilmesi gereken bir diğer husus, meal okurunun profilini tahmin etmenin kolay olmadığıdır. Zira meal belirli okur kitlesi olan herhangi bir bilimsel eser değildir. Örneğin tarihselcilik yahut mevzu hadislerle ilgili yayınlanacak bir çalışmanın muhatapları aşağı yukarı tahmin edilir, ancak meal okuruyla ilgili böyle bir tahminde bulunmak güçtür. Bu nedenle meallerin ilk baskılarını yayınlatmadan önce gösterilecek ihtiyatlı tutum son derece önemlidir. Meal yazarının, onu yayınlatmadan önce farklı kesimlerden onlarca insanın tashihine arz etmesi, gelen eleştiriler ışığında tekrar tekrar gözden geçirmesi, çalışmadaki hataları minimize edecektir. Bu amaçla lise ve fakülte öğrencileri, değişik branşlardaki öğretmen ve akademisyenler, iş kollarına mensup esnaf, imam, cami cemaati gibi muhtemel okurların tashihi önem arz etmektedir. Böylece meal, tashih ve demlenme sürecinden geçerek daha olgun hale gelecek ve olması gereken kıvama yaklaşmış olacaktır. Aksi halde mealin tashih edilmiş sonraki baskılarıyla ilk baskısı arasında çok büyük farklar olacaktır. Bu nedenle tashihleri sonraki baskılara bırakmadan büyük oranda ilk baskıya yansıtmak oldukça önemlidir. Zira okurun her bir mütercime ait mealin bütün baskılarını takip etmesine ne zamanı ne de maddi imkânı vardır. Meali yayınlatmadan önce bekletmenin ve tashih sürecinden geçirmenin faydalarını şu örnek üzerinden anlatmak mümkündür: Cahiliye dönemindeki bazı meşhur şairlerin, şiirlerini nazmettikten sonra çoğu zaman gözden geçirmek, ölçüp tartmak, eleştiriden geçirmek ve mükemmel bir forma ulaştırmak için bir yıl kadar beklettikleri bilinmektedir. Adeta demlenmeye bırakılan bu şiirlere havliyyât [yıllanmış] denilmiştir.102 Velûd ve büyük şairlerin izlediği bu yol, kaliteli ve nitelikli şiir yazmak için sakin bir kafanın, makul bekleme süresinin ve eleştiri sürecinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Şairlerin şiirlerini en az kusurla arz etmek için takip ettikleri böyle bir yöntemin özellikle meal sahipleri tarafından önemsenmesi elzemdir.

Son olarak, Türkiye’deki meal varlığının gerek bireysel gerekse kurumsal etkinliklerle, haklı şekilde biteviye eleştiri nesnesi olarak masaya yatırılmasının -bir kısmına bu çalışmada yer verilen- haklı gerekçelere dayandığı görülmektedir. Bu vesileyle belirtmek gerekir ki, belirli bir standart ve kalite tesis etmek adına, alandaki disiplinsizliğin ve kontrol yokluğunun giderilmesi önem arz etmektedir. Tedavüle girecek mealleri akredite edecek sivil ya da resmî mekanizmaların oluşturulması, böylece bunların ciddi redaksiyon süreçlerine tâbi tutulması zorunluluktur. Bunlar yapıldığında, birçok heveskârın meal yazıcılığına soyunmasının önüne geçilecek ve kalitenin önü kendiliğinden açılmış olacaktır.

Kaynakça

Akgül, Abdullah, Yüce Kur’an’ın Manası ve Mesajı, Furkan Neşriyat, İstanbul, 2017.
Aktaş, Erhan, Kerîm Kur’an Türkçe Çeviri, yy., Ankara, 2016.
Ali Rıza Safa, Kur’ân-ı Kerîm Gerçek, İleri Yayınları, İstanbul, 2014.
Altuntaş, Halil-Şahin, Muzaffer, Kur’ân-ı Kerîm Meâli, DİB, Ankara, 2007.
Bilgin, Abdülcelil, Serbest Çeviriden Aşırı Yoruma Anlamın Manipülasyonu: Bazı Ayet Meallerine Dair İncelemeler, İslam ve Yorum: Temel Tartışmalar, İmkânlar ve Sorunlar, c. II, s. 5972. Yayına Hazırlayan: Fikret Karaman, Malatya İlâhiyat Vakfı, Malatya, 2017.
Bilmen, Ömer Nasuhi, Kur’ân-ı- Kerîm ve Meâl-i Âlisi, Akçağ, Basım-Yayım Pazarlama A.Ş., Ankara, 1996.
Buğda, Sadreddin, Beyân ile Fıkıh Usûlü İlişkisi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, (Danışman: Prof. Dr. Mustafa Kaya), AÜSBE Temel İslam Bilimleri Anabilimdalı, Erzurum, 2018.
Bulaç, Ali, Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı, Çıra Yayınları, İstanbul, 2009.
Cihangir, Sonia, Sonsuz Rahmet, A7 Kitap Yayınları, İstanbul, 2017.
Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-ı Hâkim ve Meâl-i Kerîm, Elif Ofset, İstanbul, 1990.
Çevik, Mustafa Nüzul Sırasına Göre Kur’an’ı-Kerim Meali, Yüzleşme Yayınları, İstanbul, 2017.
Davudoğlu, Ahmed, Kur’ân-ı Kerîm ve İzahlı Meali, Çelik Yayınevi, ty.
Dinçer, İsmail, Tevhid-i Kur’an Meali, Sade Matbaacılık, İzmir, 2016.
Doğan, Şahin, Mustafa İslamoğlu, Kuran ve Aşırı Yorum, http://www.risalehaber.com. Erişim: 20.03.2017.
Eliaçık, İhsan, Yaşayan Kur’an Meal/Tefsir, İnşa Yayınları, İstanbul, 2007.
el-İsfahanî, Rağıb, el-Müfredat fi Ğaribi’l-Ḳur’ân, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 2001.
Elmalı, Hüseyin&Dumlu, Ömer, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Anlamı, Ensar Neşriyat, İstanbul, 2010.
Feyizli, Hasan Tahsin, Feyzü’l-Kur’ân, Server Yayınları, İstanbul, 2016.
Firidin, Mete, Kur’an’ı-Kerim’in Gelişmiş Bilimsel Etimolojik Meali, Cinius Yayınları, İstanbul, 2018.
Gedikli, Fikret, Sosyo Psikolojik Açıdan Kur’an’da İnsan Onuru ve Ön Yargı İlişkisi, “Hz. Pey-gamber Ve İnsan Onuru” Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2014.
Gül, Şirin, Fıkıh Usûlünün Gelişiminde Sosyal Değişimin Rolü, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2019.
Güney, Salih, Sosyal Psikoloji, Nobel Yayınları, Ankara, 2009.
Hizmetli, Mustafa, Kur’an’ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Birleşik Yayıncılık, Ankara, 1997.
Hogg. A., Michael- M. Vaughan, Graham, Sosyal Psikoloji, Çev. İbrahim Yıldız - Aydın Gelmez, Ütopya Yayınları, Ankara, 2007. https://www.turkedebiyati.org.
İbrahim, Muhammed Tayyib, İ’rabu’l-Kur’ân, Daru’n-Nefais, Lübnan, 2012.
İslamoğlu, Mustafa, Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayınları, İstanbul, 2009.
Karaalp, Cahit, “Son Dönem Meallerinde Kur’an’ın Yeniden Yorumlanması Çabaları: Tahlil ve Tenkit”, Yakın Doğu Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Yıl 5, V/1 (Bahar 2019).
Kılıç, Mustafa Cemil, Anlamak İçin Türkçe Kur’an (Meal), Kamer Yayınları, İstanbul, 2013.
Kısa, Mahmut, Kısa Açıklamalı Kur’ân-ı Kerîm Meali, Armağan Kitaplar, Konya, 2013.
Namlı, Tuncer, Kur’an Aydınlığı: Kronolojik Kur’an Meali, Fecr Yayınları, Ankara, 2015.
Ne‘al, Muhtar Fevzi, Mevsû‘atu’l-Elfâẓı’l-Ḳur’âniyye, Mektebetu Dâri’t-Turâs, Halep, 2003.
Özdemir, Gazi, Son Davet Kur’an, Şira Yayınları, İstanbul, 2016.
Öztürk, Mustafa, Kur’ân-ı Kerîm Meali: Anlam ve Yorum Merkezli Çeviri, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2016.
Öztürk, Yaşar Nuri, Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Meali, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 2008.
Piriş, Şaban, Kur’ân-ı Kerîm: Türkçe Anlamı, Arz Yayıncılık, Kayseri.
Sağ, Mustafa, Evrensel Çağrı, Koçak Yayınevi, İstanbul, 2015.
Silah, Mehmet, Sosyal Psikoloji Davranış Bilimi, Seçkin Yayınları, Ankara, 2005.
Suyutî, Celalüddin, el-İtḳân fi ‘Ulumi’l-Ḳur’ân, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Lübnan, 2007.
Sülün, Murat, Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2012.
Turabi, Murtaza, Kur’ân-ı Kerim ve Meâli, Kevser Basın Yayın, İstanbul, 2012.
Ustaosmanoğlu, Mahmud, Kur’ân-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi, Yasin Yayınevi, İstanbul, 2007.
Varol, M. Ahmet, Kur’an’ı Kerim Meâli, Madve Yayınları, İstanbul, 1997.
Yavuz, Fikri, Kur’ân-ı Kerim ve Meâli Alîsi, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1974.
Yıldırım, Kadri, “Cahiliye Dönemi, Arap Edebiyatında ‘Su’luk’ Şairler Hareketi”, Dicle Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Hakemli Dergi, Diyarbakır 2001, III/1.
Yıldırım, Suat, Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, Işık Yayınları, İstanbul, 2004.
Yıldız, Mustafa, Son Mesaj: Kur’ân-ı Kerîm ve Gerekçeli Türkçe Meali, Çıra Yayınları, İstanbul, 2013.
Yılmaz, Hakkı, Kur’an’ın Türkçe Meâli, İşaret Yayınları, İstanbul, 2012.
Yılmaz, Mesut, Kur’an’a Sor, Destek Yayınları, İstanbul, 2017.
Yüksel, Edip, Mesaj Kur’an Çevirisi, Ozan Yayınları, İstanbul, 2016.
Yüksel, Mert, Kur’an’ı Kerim’in İnsanca Çevirisi, Ares Kitap, İstanbul, 2014.


Kaynak: http://isamveri.org/pdfdrg/G01100/2021/2021_BILGINA.pdf​