Her metin, içinde bir niyet barındırır. Semantik tahlil de bu niyetin açığa çıkarılmasının aracıdır. Bu niyet, ‘vaat’, ‘uyarı’, ‘hatırlatma’, ‘bilgi verme’, ‘emretme’, ‘yasaklama’ gibi formlar kullanır. Bu formları kullanan irade bununla sadece soyut bir kurguda bulunmaz aynı zamanda söz konusu formlar üzerinden bir eylemler alanı yaratmak ister. Zira uyarı korkuyu, müzakere iknayı getirir. Her soyut olanın somut sonuçları böylece tezahür eder. Bu durumda anlam metinle, eylem okuyucuyla ilgilidir. Başka bir ifadeyle ‘tek metin’, ‘çok tezahür’ söz konusudur. Bu tezahürler, muhatap tarafından farklı bağlamlarda etkinleştirilirler. Metnin tam yorumu/tezahürü onların etkinleşmesini sağlayan şartların yani bağlamların gelip çatmasıyla gerçekleşir. Metnin semantik çok katmanlılığı da bu çoklu şartların bir gereği olarak ortaya çıkar. Metin ve yorumcu ilişkisini Kur’an bağlamında ele aldığımızda temel varsayımlarımız şunlardır:
1-Bir Kur’an terimi, öncelikle bizde Allah hakkında bir tasavvur oluşturur. Zira her konuşma (ḫiṭāb), öncelikle konuşan (ḫaṭīb) hakkında ipucu verir.
2-Bir terim ikinci olarak, hedeflediği zihni/muhatabı dikkate alır.
3-Bir terim üçüncü olarak nesnelliğin temeli olan dış gerçekliği dikkate alır.
4-Dördüncü olarak bir terim, Kur’an’da başka bağlamlarda kullanılan terimleri de dikkate alır. Bu, metin mantığı/tutarlılığı dediğimiz şeydir.
Giriş
Semantik analiz, metnin anlamını deşifre etmeyi amaçlar. Metnin anlamını kavramaya çalışmak, metindeki niyeti/maksadı keşfetme sürecinin bir parçasıdır. Zira bir metnin (kitāb) yahut sözün (ḫiṭāb) mutlaka bir amacı/hikmeti vardır. Bu niyet metinleştiği zaman, anlam adını alır. Bu durumda bir anlama ne kadar yaklaşırsak, niyete de o kadar yaklaşmış oluruz. Metindeki niyet, yorumcuyu yönlendiren gizli unsurdur. Yorumcu da her zaman bu niyeti anlama peşindedir.
Metindeki anlam, okuyucuyla buluştuğunda mefhūm adını alır; başka bir ifadeyle kavramsallaşır. Kavramsallaşması, aynı zamanda etkinliğinin bir göstergesidir. Sözün amacı eylem yaratmaktır. Böyle bir sözün muhatabı önce semantik içerikle dolu bir mesaja muhatap kılınır. Metnin semantik bir anlam taşıdığının göstergesi, metnin ‘vaatte bulunmak’, ‘uyarmak’, ‘hatırlatmak’, ‘bilgi vermek, ‘emretmek’ gibi formları içermesidir. Ama mesajın sahibi sadece bunları söylemekle kalmaz. Bütün bunların eylemler dünyasını var kılması beklenir; uyarı korkuyu, tartışma iknayı getirir. Bu durumda anlam metinle, yarattığı etki yahut kavramsallaşma bağlamı da okuyucuyla/yorumcuyla ilgilidir. Bu açıdan, niyet sabit, onun önemi ve etkinliği ise okuyucuya ve bağlama bağlı olarak değişkendir. Metnin semantik çok katmanlılığı dediğimiz husus buradan neşet etmektedir.
Bu teorik temelden hareket ettiğimizde, Kur’an terimleri (manṭūḳ) ve bunların bir bağlama oturtulup anlaşılır kılınan halleri (mefhūm) çoklu referans alanlarına sahiptir. Biz buna semantik çok katmanlılık adını vereceğiz. Kur’an terimlerinin semantik çok katmanlılığı hem ḫaṭībin (Allah) hem de muḫāṭabın (insan) yapısı dikkate alınarak anlaşılabilir. İdeal bir anlam evrenini insanların aktüel yaşamları üzerinden hakim kılmaya çalışan Kur’an, terimlerini seçerken, bu kapsamlı amaca hizmet edecek şekilde, insanın hem zihnini (enformatif/bilgi dili) hem de bedenini (performatif/eylem/ahlak dili) hedeflemektedir. Terimlerin çok katmanlılığına imkan veren ve bizim anlam evreni olarak adlandırdığımız dünyanın deşifresini mümkün kılan ise bizim ontolojimiz, epistemolojimiz, metafizik kabullerimiz, aksiyomlarımız, etik ve estetik ön kabullerimiz, vs. şeklinde uzayıp giden kategorilerdir. Buradan hareketle çalışmamız, Kur’an’ın omurga terimlerinin çoklu referans alanlarını tespit ederek ayetlerin anlam evrenlerini genişletmenin imkanını tartışacaktır. Bu bağlamda ana varsayımlarımız şunlardır:
1- Bir Kur’an terimi, öncelikle bizde Allah hakkında bir tasavvur oluşturur. Zira her konuşma (ḫiṭāb), öncelikle konuşan (ḫaṭīb) hakkında ipucu verir.
2- Terim, hedeflediği zihni/muhatabı dikkate alır. İleteceği bilgiye hazırlık olmak üzere muhatabın ilgisine hitap eder, muhatabıyla duygusal bir ilişki kurar ve onun duygularını tetikleyecek terimler kullanır. Bu seviye de insan tasavvurunun ipuçlarını verir.
3- Terim dış gerçekliği dikkate alır. Bu dil nesnellik, doğruluk değeri ve ispat edilebilirlik yani hakikat taleplerini karşılar.
4- Terim, Kur’an’da başka bağlamlarda kullanılan terimleri de dikkate alır. Bu, metin mantığı/tutarlılığı dediğimiz şeydir.
Dil, Semantik Analiz ve Anlam
Kelimelerin semantik tahlili, onları hem konuşmak ve düşünmek hem de kendilerini kuşatan dünyayı yorumlamak için kullanan insanların dünya görüşlerini ele verir. Bu yönüyle semantik, üretilen ve düşüncenin anahtarı haline dönüştürülen terimlerin tahlili üzerinden, dünya görüşlerinin yapısını çözümleme sürecidir.
Semantik sadece dile değil dilin yüklenip bize taşıdığı anlama odaklanır. Zira hatiple muhatabı ortak noktada buluşturan ve hitabın da sebebi olan, dil değil anlamdır. Dilin, taşıyacağı anlama göre bir söz-dizimine (sentaks/naḥv) kavuşturulması, iletişimin amacına uygun olarak, en doğal yoldur. Bu haliyle insan oydaşmasına (konvansiyon/muvāḍaʿa) dayalı olarak üretilen dil, ilahi bildirimin aracı yapıldığı andan itibaren gelişmeye ve mesajı taşıyacak bir güce evrilmeye başlar. Bu yönüyle Arapça çok güçlü bir dil olduğu için Kur’an o dilde inmiş değildir; aksine, Kur’an Arapçayı geliştirip, dönüştürmüştür. Arapçaya/lafza ana kimliğini veren vahiydir. Kur’an’ın lafız ve manasının birleşmesiyle oluşan söz dizimi/naẓmı Ḫaṭīb’in zihnindeki derin yapıyı yansıtmaya dönüktür. Kur’an’ın naẓmı, ilahi kelamın (ḫiṭābın/ḳavlin) vermek istediği anlamı en iyi karşılayacak şekilde düzenlenmiştir. Bunu sağlamak üzere Allah, sözün (anlamın) ve onu taşıyacak lafzın tam örtüşmesini (cemʿ) üzerine almaktadır: “Onun (anlamın ve lafzın) cemʿi bize aittir” ayeti buna işaret etmektedir.
Lafız ve anlam birlikteliğine işaret etmek üzere el-Cāḥiẓ (ö.255/869) “Allah Adem’e isimleri öğretti” ayetini yorumlarken isimlerin, medlūlünü içerecek şekilde kullanıldığını söylemektedir: “Allah’ın Adem’e isimleri öğretip, anlamlarını öğretmemesi; delāleti (göstereni) öğretip medlūlü (gösterilen/signified) öğretmemesi düşünülemez. Anlamsız isim boş bir kap gibi faydasız bir kelimeden başka bir şey değildir. Bir lafız, bir anlam taşımıyorsa isim olamaz.”
ʿAbdulḳāhir el-Curcānī (ö.471/1078-79) beyānı, Kur’an’ın söz dizimsel iʿcāzının zorunlu gereği saymaktadır. Ona göre, Kur’an’ın naẓmı/söz dizimi/sentaksı Kur’an’ın iʿcāzının zeminidir. El-Curcānī, Arap dilinin yapısını/naẓmını metnin çok anlamlılığının kaynağı olarak görmektedir. Ona göre, gramer kuralları ile kelamın görünen yüzü olarak tezahür eden lafız ve onun da ‘alt yapısı’ olan insan düşüncesinin formu arasında çok yönlü bir etkileşim vardır. Semantik tahlil; biçimsel gramer kurallarının, dilin ‘üst yapısı’nın lafızda nasıl tezahür ettiğini, dolayısıyla da manayı nasıl etkilediğini açıklama gayretindedir.
Kur’an’ın iʿcāzı, içeriğine bağlanırsa (geçmişten ve gelecekten haberler vermesi veya gayba dair bildirimleri), o zaman sadece bu içerikteki ayetler iʿcāz özelliği taşır; bir bütün olarak Kur’an’ın iʿcāzından söz edemeyiz. O zaman iʿcāz içeriğe değil, metnin lafzına da atfedilmelidir. Metnin lafız derinliğini ortaya çıkarmanın yolu da beyāndan geçmektedir. Ona göre beyān, teolojide olduğu gibi, ikinci derecede değil (yani vesile ilmi değil) birinci derecede önem taşır ve onsuz Allah’ın ilmi(nin anlaşılması) imkansızdır. ʿAbdulḳāhir el-Curcānī’nin şu fıkıh ilkesini işlettiği görülmektedir: “Vacibin kendisiyle gerçekleştiği şey de vaciptir” (kullu mā lā yetimmu el-vācib illā bihi fe-huve vācib). Dolayısıyla ona göre, Kur’an’ı beyān yönünden araştırmak da dinin bir rüknüdür. Bu durumda Kur’an’ın lafzî yapısının analizi birinci derecede öneme sahip olmaktadır.
İʿcāzın Kur’an’ın salt lafız yapısına (naḥve/sentaksa/naẓma) verilmesi ve hayatı inşa edecek bütün teorileri bu lafızların analiz edilmesine bağlamak, yani aşırı lafızcılık oldukça sorunludur. Dini insan varlığının temel parçası olarak gördüğümüzde, tarihsel okumalardan ziyade insanın varlık yapısına dokunan okumaların ve okuma yöntemlerinin daha fazla önemsenmesi gerektiği ortadadır. Dolayısıyla semantik yorum bir tür ictihadi gayret (entelektüel ve sosyal zemini sürekli yeniden inşa gayreti) olarak görülmelidir. Anlam elde etmeye yönelen dil analizi, bu durumda hayatı inşa etmeye yönelen dil analizine dönüşmüş olmaktadır. Bu dinamik ontoloji, Kur’an semantiğinin temel özelliğidir.
Kur’an terimlerinin hem nüzul sürecinde hem de takip eden dönemlerde canlı birer organizma gibi değişim göstermeleri ‘dil’in yapısı gereğidir. Kur’an’ın naẓmının yanında esas iʿcāzı, hayata eşlik etme kabiliyetidir. Kur’an dilinin bu kabiliyetini ortaya çıkaracak olan ise Allah, insan, toplum, evren gibi varlık alanlarına ilişkin tasavvurlarımızdan oluşan ‘yorum yöntemleri’miz yahut ‘okuma biçimleri’mizdir. Bunlar Kur’an terimlerini açma/açığa çıkarmanın anahtarlarıdır. Bu tasavvurlar üzerinden yapılacak bir semantik okuma bizi, dinamik bir Kur’an ontolojisiyle karşılaştıracaktır. Bu dinamizm, her ayette okuyucunun/yorumcunun kendisini özne olarak hissetmesini sağlayan ḫiṭābdır (dictum). En önemsediğimiz olayların aktarımında bile Kur’an isim, zaman, mekan gibi bir hikayede olması gereken detayları atlamaktadır. Kur’an kıssalar anlatır ama bunların vereceği derse odaklanır, detaya değil. Kıssa kahramanlarının isimleri, yaşadıkları mekan ve zaman mubhemāt olarak bırakılır. Kur’an, tarihin kronolojik anlatımıyla ilgilenmez. Tarihi kıran, akışını değiştiren ‘anlam’ ve ‘yorum’ kaynağı olan olaylar üzerinde durur. İbn Ḫaldūn’un (ö.808/1406); tarihi, hikmetin/felsefenin bir dalı sayması, bu yorum etkinliğine mehaz teşkil etme özelliği dolayısıyladır. Bu durumda Kur’an kıssalarının semantik tahlili, Kur’an’ın mubhemāt olarak bıraktıklarını açığa çıkarmaya değil; aksine okuyucuya yol gösterici ‘anlam’ dünyasını keşfe yönelik olmalıdır. Kur’an’ın Aṣḥāb-ı Kehf’in sayısına odaklanan mantığı kınaması, bunun en bariz örneklerindendir.
Lafız ile lafzın taşıdığı zihinsel modeller arasında birbirini gerektiren zorunlu bir bağ vardır. Bu da metnin lafzını anlamamızı önceleyen bir ön hazırlığın, genel zihinsel tasavvurların ve kavramsallaştırmaların var olduğunu göstermektedir. Kur’an’ın genelinin bize verdiği Tanrı tasavvuru, özel bir ayetin anlaşılmasının yolunu göstermiş olmaktadır. Antropomorfik Tanrı tasavvurunu yadsıyan Kur’an’ın genel Tanrı tasavvurunu zihnine kodlayan birisi için, Allah’ın elinin lafız anlamıyla ‘el’ olarak anlaşılamayacağını garantileyen; Kur’an’ın zihin dünyasıdır. Bu durumda Kur’an’ın genel çerçevesi, özel bir ayetin yorumlanma tarzını belirlemiş olmaktadır. Başka bir ifadeyle kavramlar üzerinden inşa edilen insanın psişik dünyası; anlamdan, anlamın anlamına geçebilmektedir; tefsīre takılmadan teʾvīle sıçrayabilmektedir; Kur’an’ın ne dediğinin değil, ne demek istediğinin ardına düşmektedir.
Gramatik anlamın verdiğinden başka anlamların var olabileceğini gösteren şey Kur’an’da başvurulan anlatım yöntemleri yahut dil sanatlarıdır. Kinayeler (metonymy), istiareler (metaphor), temsiller (analogy) ve teşbihler (simile), metnin, gramatik tahlilin el verdiğinin ötesinde ikinci anlamı yahut anlamın anlamını hedeflediğini göstermektedir. Bu anlamın mahiyetini belirleyen şey de epistemik, etik (aksiyolojik, deontolojik) ontolojik (sunnetullāh, fiṭratullāh, vs.) ön kabullerimizdir.
Anlam, lafzın (terim/manṭūḳ) zahirinden anlaşılan (mefhūm) ve doğrudan ulaşılan şeydir. Anlamı mefhūm olarak tanımlamamız, çok katmanlılığa giden yolu açmaktadır. Zira mefhūm, lafızdan ziyade hem lafzın ötesinde bir şeyin varlığını imler hem de lafzı görünen yüzünün ötesine geçirecek bir yorumcuya ihtiyaç duyar.
Söz-dizimindeki bu tevḳīfīliğe rağmen, metni anlamamızı sağlayacak yönlendirici ön tasavvurlara sahip olmadan anlamı bütünüyle dilin içinde keşfetmeye çalışmak, onu lafza kilitlemek yahut hapsetmek demektir. Dilin, düşüncenin/anlamın hapishanesi olduğu yönündeki yargı tam da bu riske dikkat çekmektedir.
Farklı Dil Seviyeleri ve Anlam Katmanları: Dil, Üst-Dil, Gerçek ve Gerçeklik
Normal şartlarda her metin, deneyimlerimizin tümünü anlamlandırma çabasındadır. Ama her zaman anlamlandırma çabasından kaçan, bu çabaya direnen, keşfetmekte başarısız olduğumuz olgular vardır. Bu tür olguların zihinde imgesel (imaj) kaydı bulunmamaktadır. Bu durum, metinde farklı dil seviyelerini kullanmayı gerektirmektedir. Okuyucu Kur’an metninin böyle bir içerikle ve bu içeriği bir dereceye kadar anlaşılır kılmayı amaçlayan bir dil yapısıyla kendi önünde bulunduğunu dikkate almak durumundadır.
Kur’an bahse konu ettiği birçok olguyu simgesel gerçeklik seviyesine çekerek ifadelendirme çabasındadır. Hakkında tam olarak hiçbir şeyin bilinmediği gerçeklikler, ritüeller ve inançlar ile inananların zihinlerine ve kalplerine taşınır. Kur’an insan tecrübesine konu olmayan gaybî yahut metafizik konuları, bir dil kalıbı içinde anlaşılabilir ve başkalarına anlatılabilir hale getirmektedir. Başka bir deyişle onları yeniden kavramsallaştırmakta ve bize bütünüyle kendilerini açmayan bu gerçekler hakkında, insani düzeyde, gerçeklikler oluşturmaktadır. Bunu da belli dil yapıları içinde yapmaktadır. Burası Kur’an’ın muteşābihāt dediği alandır. Tecrübe ettiğimiz gerçekliklerin farklılıkları sebebiyle, Kur’an’ın bu alanlardan bahsederken bir üst-dil (meta-language) kullandığını bilmemiz gerekir. Mecazlar, kinayeler hülasa dil sanatlarını elzem kılan anlatımlar bu üst-dili kullanmayı gerektiren durumlarla ilgilidir.
Yorumlamaya çalıştığımız terimin mecaz seviyesi, bize kendini hemen açmayan, ilk kavramsallaştırma teşebbüsümüze direnen farklı bir hakikatle karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Öyle ‘gerçeklik’ler vardır ki haklarında söylenen onca söze karşın, ‘gerçek’ yapıları hiçbir şekilde deşifre edilemez.
Bu ‘gerçek’ler hakkında konuşarak onlar hakkında yarattığımız ‘gerçeklik’ler, onları tam anlamıyla temsil edemez. Söz merkezli (logosentrik) geleneklerin bu konularda yapabileceği başka bir şey de yoktur. Bunu kendi yaşam tecrübemiz içinde düşünelim: Ölüm hakkında istediğimiz kadar konuşalım, ölümü tadan birisinin yaşadığı gerçek ile ölüm hakkında yazılanların okuyanda yarattığı ölüm gerçekliği hiçbir zaman özdeş değildir. Allah hakkında konuşmak, kıyamet ve ahiret, cennet ve cehennem gibi henüz hiçbir insan tecrübesine konu olmamış gerçeklerde de durum böyledir.
Teʾvīl yorumcuya; alan olarak muteşābihāt, dil olarak da mecāz seviyesinde bulunduğunu hatırlatır. Bu seviyedeki gerçekler, kendi ‘gerçek/hakikat’ yapılarının dışındaki bütün gerçeklik kazandırma çabalarına direndiklerine göre, bu direnç sonsuza kadar devam edecek demektir. Bu da her yorumu ve kavramsallaştırmayı muhtemel kılar. Yapılan yorumları muhtemel kılan ve başka yorumculara da aynı derecede muhtemel yorum yapma imkanı veren, muteşābih alanın bu yapısıdır.
Sözmerkezli (logosentrik) geleneklerde, hakikat/kesinlik arayışı yorumcuyu böyle bir risk almaya zorlamaktadır. Zira yorum, kesinlik/hakikat kriterine göre hareket etmektedir ve bunu yaparken de başta akıl olmak üzere sınırlı insan yetilerini kullanmaktadır. İnsanın sınırlı yetileriyle metnin içerdiği hakikatleri bütünüyle deşifre etme imkanının olmadığını kabul etmek ve her yorumcunun aynı sürece girerek kendi imkanlarıyla yeniden yorum yapmasına imkan vermek ve son sözü hiçbir zaman söylememiş olmak; aslında, teʾvīlin teker teker özerk özneler yaratma girişimidir. Yapılan yorumun ardından ‘en doğrusunu Allah bilir’ ifadesi ise bütün kesinlik arayışına rağmen bir sınırlılık itirafıdır. Yorumcunun bu sınırlılığı, başka yorumcu öznelerin önünü açmaktadır. Sözün dünyanın özünü temsil etme kudretindeki bu zafiyetinin kabulü, metni de yorumcu karşısında rahatlatmak demektir. Aksi takdirde yorumcunun metni yorması ve nihayetinde metne tahakküm etmesi gibi bir sonuç ortaya çıkabilir. Bu durumda söylenmesi gereken şey teʾvīlin, metin merkezli yapısalcı iddianın ‘metnin dışında hiçbir şey yok’ söylemi ile okuyucu merkezli ‘okuyucu yoksa metin de yok’ iddiası arasında bir denge yöntemi olduğudur.
Anlama ulaşmak için bir şeyin ne olduğu ve ne olmadığı anlaşılmalıdır. Aksi takdirde ortaya çıkacak çelişkiler ve çatışmalar, anlamın kesinliğe ulaşmasını hep erteler. Bunları çözmesi beklenen akıl; zaman dışı olmadığına aksine bu çatışmaların yaşandığı düzleme ait olduğuna göre, yorumların da kesinlik iddiası zayıflayacaktır. O zaman yapılması gereken şey, aklın keşfedeceği kesinliğin/gerçekliğin zaman dışı bir kesinlik ve gerçeklik mi yoksa kültürel, dilsel ve tarihsel olarak inşa edilen bir gerçeklik mi olduğunu göz önünde bulundurmaktır. Eğer ikinci tür gerçeklikse, akıl fazla sorun yaşamayacaktır. Birinci tür bir gerçeklikte ise aklın çabasının gerçeği temsil edebilecek imgeler (imajlar) üzerinden bir gerçeklik oluşturmakla yetinmesi gerektiği sonucu çıkacaktır. Bunun da sınırlarının olduğu açıktır.
Bu sınırları zorlayan kabul, Kelam’ın akıl teorisinden gelmektedir. Semiyolojinin diliyle ifade edecek olursak, zaman dışı gerçeklikleri, örneğin Tanrı’yı, gösterecek herhangi bir gösteren olmadığı için, aklın sadece gösterenlerden hareket etmeyen bir keşif yeteneğinin bulunduğu, Kelam tarafından bir öncül olarak kabul edilmektedir. Bu durumda aklın Kelam’da konumlandırılma biçimi, zaman dışı bir özellik taşımaktadır. Zira Kelamcıların Allah’ın duyu verileriyle değil de akılla keşfedilebileceği yönündeki önkabulleri, eğer Allah’ı aklın düzeyine çeken değilse, aklı ilahi olana doğru yücelten bir beyandır.
Aklın bütün bu keşif yeteneğine rağmen yine de bir sınıra gelip dayandığı bir alanın var olduğu kabul edilmektedir. Bu noktada şu soruyu sormak gerekecektir: Kur’an’ın bütün temaları karşısında yorumcu yahut özne aynı yorum kudretini gösterebilir mi? Özne, simgesel düzeyde ifadelendirilen kavramlara (muḥkem, ummu’l-kitāb alanı) ilişkin başarılı yorumlar yapabilir, ama simgeleştirilemeyen temel gerçekler konusunda daha ihtiyatlı bir dil kullanmak durumundadır. Allah’ın birliği (vāḥid) konusunda çok rahat deliller getiren ve bu yönde insanın varlık yapısının (ḫilḳatinin) sunduğu keşfetme yeteneğini kullanan akıl, Allah’ın eşsiz birliğini (eḥadiyyet) anlama noktasına geldiğinde dilini değiştirmektedir. Kelamcılarımızın bi-lā keyf (nasıllığı bilinemeyen) dedikleri alan, hiçbir şekilde simgeleştirilemeyen, kendine has bir gerçek alanla karşı karşıya olduğumuz anlamına gelir. İfade ettiğimiz gibi, bunlar Kur’an’ın muteşābihāt olarak kavramsallaştırdığı alana ilişkin anlatımlardır ve bir metnin bu ifadeleri içermesi doğaldır.
Çağdaş metin teorisinde hermenötik olarak kavramsallaşan teʾvīl, metnin bağlamı (text) ile yorumcunun bağlamını (context) dikkate alan bir yorum yöntemini öngörmekte, böylece çoklu yorumların önünü açmaktadır. Bu çoklu yorumlardan hiçbiri, el-Māturīdī’nin (ö.333/944) katı ifadesiyle, metni bütünüyle ve kesin olarak temsil ettiği iddiasında bulunamaz. Bu yaklaşım dini, insan tecrübesinin her boyutuna eklemlenmiş bir fenomen olarak görmeye çalışır ve yorumlayanı etkileyen sosyal, ekonomik ve kültürel belirleyenlerin metnin yorumunda doğrudan etkili olduğunu kabul eder. Metnin akla yahut reʾye dayanan yorumu, geçmişe uzanan metin ve içinde yaşadığımız bağlam arasındaki gelgitleri (beyān) ve gerilimi dikkate alır. Salt rivayete dayandığı zaman kendini geçmişe sabitlemiş olur.
Metindeki anlamın okuyucuyla birlikte var olduğu iddiası, aslında metnin okuyucuyu dikkate alarak var olduğu tezine dayanır. Emirler, yasaklar, tavsiyeler, ders alınması için anlatılan kıssalar aslında Kur’an’ın, muhatabının her türlü potansiyelini dikkate alarak nazil olduğunu gösterir. Kur’an’ın iniş sürecinde etkin olan muhatap, Kur’an metinleştikten sonra etkin bir okuyucuya ve yorumcuya dönüşmektedir. Kur’an ister ‘söz’ ister ‘metin’ olarak tanımlansın, bu durum değişmez. Mademki Kur’an’ın yaratmak istediği bir anlam evreni ve gerçekleştirmek istediği bir dünya vardır, o zaman okuyucu tarafından azami derecede anlaşılabilmeyi ve uygulanabilmeyi hedeflemesi de son derece doğaldır.
Metin ve Yorumcu
‘Yorum’ bağlamında ele aldığımızda Kur’an metninin iki aktörü olduğunu görürüz: Allah ve yorumcu. Allah, iletişim sürecinde aktif rol alan, belirleyen ve karar veren konumundadır. Ḫiṭāba niyetlenen de bu niyeti en iyi şekilde taşıyacak anlam yüklü lafızları seçen de O’dur. Tanrı’nın bu seçiminin en az iki yönünün bulunduğunu söyleyebiliriz: Biri, evrensel/indirgenemez/tarih üstü ilkeleri temsil eden yön. Diğeri ise muhatabın tarihsel koşullarını dikkate alan yöndür. Tartışmasız tarihsel koşulları yönlendiren şey de bu evrensel ilkelerdir.
Şu Kur’an ayetinin, bu ilkelerden bahsettiğini söylemek mümkündür: “Raḥmān olan Allah, Kur’an’ı (temel tasavvurları ve ilkeleri) öğretti. İnsanı yarattı. Ona da (bunların) beyanını öğretti.”
Her şey kognitif bir süreç (علّم) olarak başlatılmaktadır. İnsan yaratılana kadar bu kognitif süreç, insanın yaratılmasıyla başlayacak olan sürecin temel ilkelerini/tasavvurlarını (القرآن) hazırlamaktadır. İnsanla birlikte de beyān süreci başlamaktadır.
Bu ilkeler her şeyi öncelediği için, ilahi mesajın gönderilmesini gerektiren durum bağlamsal olsa da mesajın kodlarını belirleyen şey, evrenseldir/indirgenemez olandır/tarih üstüdür. Bu evrensellik, Tanrı’nın metindeki niyeti olarak görülebilir. İlahi hitabı diğerlerinden ayıran bu özelliğidir. Kur’an’ın (evrensel ilkelerin) insan yapısına bu önceliğidir ki hiçbir ayet salt bağlamsal okumayla tüketilemez. Dolayısıyla ezelî ve ebedî değerler üzerinden kendini ortaya koyan ve tezahürünü bu seviyede hissettirmeye çalışan bir metni, tarihsel koşullar (nüzul ortamı) dikkate alınmadan anlaşılması güç olan kutsal metinler (İncil metinleri) gibi düşünmek hataya yol açar.
Allah’ın vahiy öncesinde ve sırasındaki bu belirleyiciliğinin diğer ucunda da yorumcu vardır. Yukarıda andığımız beyān görevi, insanı metnin zorunlu yorumlayıcısı haline getirmektedir.
‘Bir metinde okuyucu yoksa metin yoktur’ iddiası, okuyucuyu da metin yazarı gibi aktif aktör olarak görmektedir. Metnin yazarı bazen okuyucunun/yorumcunun yorumlarını pasif bir şekilde izlemek durumunda kalmaktadır. Fakat yazarın sessiz kaldığı durumlarda bile onu dikkate almak zorunda hissederiz; çünkü yazar metne kendini sindirir yahut orada hazır bulunduğunu hissettirir, böylece okuyucunun metne tahakküm etmesi imkansız hale gelir.
Kur’an terimlerine yüklediğimiz anlam aslında metne gömülü niyeti açığa çıkarma çabasından başka bir şey değildir. Niyet en baştadır. Bu niyeti açığa çıkarmaya çalışan ise en sondadır. Metin yorumu üzerinden baktığımızda, ilk başta Allah’ın niyeti en sonda ise bu niyeti anlamaya çalışan ve bunun için gel-git (teʾvīl) durumunda bulunan yorumcu vardır.
Metnin gramatik anlamı; kināye, mecāz, tems̱ īl, teşbīh gibi dil sanatlarına başvurularak verilmek istenilen anlamlara da geçiş aşamasıdır. Dil sanatlarının kullanımı, gramatik anlamın esas olmadığını imler. Bu durumda metnin gramatik yapısı, anlamın mutlaka ona bağlanılarak elde edileceğini değil, bazen de ondan uzaklaşarak elde edilmesinin imkanını gösterir. Gramatik yapı burada sadece bir araç durumuna indirgenmiş olur. Gramatik yapının verdiği anlam, “doğrudan anlam”dır ve bu, doğrudan anlam verilmesi istenen “dolaylı anlam”ın bir vasıtasıdır. Dolaylı anlamın ele geçirilmesi, sadece gramatik yapının yani birinci anlamın belirlemesinin ötesine geçip, yorumcunun içinde bulunduğu şartları, zihin halini, metin-öncesi hazır bulunuşunu dikkate almayı gerektir.
Yorumcunun fazla etkin olduğu bir metin-yorumcu ilişkisinin izafilik getireceği iddiaları doğru değildir. Zira anlam ‘sabit’ değil, hareketlidir; canlıdır, reaktiftir. Başka referanslarıyla kendini savunmakta, kendine mevziler hazırlamaktadır. Örneğin, Allah’ın eli, yüzü gibi sıfatlarını yahut arşa istiva etmesi gibi fiillerini antropomorfik bir şekilde yorumlamaya gidildiğinde, “leyse ke-mis̠lihi şeyʾ/O’nun benzeri gibisi bile yoktur” ayeti savunma hattını kurmakta ve yorumcuyu engellemektedir. Yorumcunun etkinliğinin aşırı yorumları da beraberinde getireceği yönündeki endişe, eğer korku halini alırsa, metinle aramızda aşılmaz bir bariyere dönüşür ve metni yorumlayamayacak hale geliriz.
Teʾvīlde metnin kelime anlamı değil, o kelime anlamının neye karşılık geldiği yönünde bir yorum etkinliği söz konusudur. Dolayısıyla yorumcu, ilgili kelimeyi, içinde bulunduğu tarihin ve kültürün kendisine dayattıklarından uzaklaşmanın ve geleceğe dair ümitler beslemenin dayanak noktasına dönüştürür. Teʾvīl yapan, metin üzerinden kendi tarihini inşa etmektedir. Metnin tefsiri, metnin kelimelerinin açıklanmasıdır; metnin teʾvīli, kişinin kendini teʾvīl etmesidir. Tefsirin metin, teʾvīlin okuyucu odaklı olmasından anlaşılması gereken budur.
Bu durumda akla, ‘ortak bir anlam’ı nasıl elde edeceğiz sorusu gelebilir? Kur’an, gündelik yaşamın ilkelerini içeren muḥkem ayetlere ‘ortak anlam’ ayetleri olarak; teʾvīle, beyāna, tafṣīle, vs. konu olabilecek ayetlere ise muteşābih olarak işaret etmektedir. Kur’an-ı Kerim ilimde derinlik fikri/endişesi olan insanlara (ve’r-rāsiḫūne fī’l-ʿilm) muteşābih ayetler hususunda ayrı bir konum vermektedir. Allah, bilginlerin aynı konumunu; istinbāṭta bulunma (Kur’an’dan hüküm çıkarma), aklını daha iyi kullanma, Allah’tan daha fazla korkma gibi hususlarda da tekrar etmektedir. İlimde derinlik endişesi olanlar yahut ‘ilimde’ derinlik sahibi olanlar ile ‘anlayış’ derinliğine sahip olanlar arasındaki farkı unutmamak gerekir. Metin karşısında ilim objektiviteyi, fıkıh (anlayış) sübjektiviteyi temsil eder. İlimde derinlik vurgusuna layık olarak ayakları sağlam yere basan, ilkeler üzerinden yorumlarını yapan insanlar (rāsiḫūn) elde edecekleri sonuçlar farklı olsa da iç tutarlılık ve sistematiklik sorunu yaşamazlar.
Paradoksal Terimler Aracılığıyla Çoklu Anlamları Elde Etme Süreci
Anlama, açıklama, yorumlama gibi terimleri Kur’an bağlamında kullandığımızda ‘anlam’ın ilginç bir süreçle kendini ele verdiğini; bazen bu ele geçirmeye direndiğini görürüz. Bu paradoksal durumu şu terimler üzerinden görebiliriz:
Beyyene/Beyân/Tebyin
Bāne (be-ye-ne; be-ve-ne), hem “uzaklaşmak” hem “açığa çıkarmak” anlamındadır ve paradoksal kelimelerdendir. Bāne’l-ḥaḳḳ, “gerçek ortaya çıktı, farklılığı belirdi” demektir. Beyān ise anlamı maskeleyen ne varsa ortadan kaldıran şey için kullanılmaktadır. İki şeyin arasını ayırmak anlamındaki beyne/بین zarfı da bu kökten gelmektedir. ‘Arasını ayırmak’ vurgusundan dolayı da kognitif ve ayırt edici bir karaktere sahiptir.
Beyāna konu edilenlerin birbirinden farklılıklarını (seçiklikleri) ortaya koymak suretiyle sınırlarını belirleme, böylece tanımlama işlemi söz konusudur. Farklılıklara odaklanması sebebiyle beyān, fasıllara, cinslere, türlere ayırmayı (taksonomi) ifade eden faṣṣale fiili ile örtüşmektedir.
Bāne, aynı zamanda “uzaklaşmak, sefere çıkmak” anlamına gelir. Ḳasīde-i Burde’den hatırlayacağımız gibi, bānet Suʿādu (بانت سعاد), “Suʿād ayrıldı/terk etti”, anlamındadır ve gözden kaybolmayı, artık açık-seçik bir şekilde ortada bulunmamayı paradoksal bir şekilde imlemektedir. Bu durumda tebyīn, anlamın üretilmesindeki diyalektik süreci ifade ediyor demektir. Bu anlamıyla tebyīn, mesafenin kapatılmasını, anlam ve lafız arasındaki ilişkinin sağlanmasını da içermektedir. Burada ‘uzakta oluş’ ve ‘açıklığa kavuşturma’ arasında bir diyalektik mevcuttur.
Mubīn de birbirinden ayıran, parçalayan, farklılığı ortaya koyan anla-mındadır. Kitāb mubīn; hak ile batılı birbirinden ayıran; her şeyi açıkça ortaya koyan Kitap demektir (10/Yūnus:61; 5/el-Māʾide:110).
Bāne, beyān, tebyīn, mubīn ve beyn grubu bize, terimleri ve kavramları birbirinden ayırmanın ve kavramanın imkanını veren ‘semantik bir alan’ yaratmaktadır.
Uzaklaşmak anlamı dikkate alındığında beyān, bir kelimenin tam da anlamının açığa çıkarıldığı anda, o kelimenin taşıdığı veya taşıması muhtemel başka anlamlardan da uzaklaştığımızı imler. Yapılan beyanlar (yanlış ise) bizi gerçek olandan uzaklaştırıyor, demektir. Her metin bu anlamda yorumcuyu beyne durumunda yani bir gerilim halinde, doğru ve yanlış arasında gel-git halinde tutar. Mademki beyān her ortaya çıkan şey ile ortaya çıkması muhtemel olan arasında bulunma halinin de adıdır; o zaman, ortaya koyduğumuz bir şey, hiçbir zaman son şey olmayacaktır. Kur’an metni böyle bir iddiaya konu olmaktan uzaktır.
Beyānın bu tabiatı, ucu açık bir yorum sürecinde oluşumuzu göstermektedir. Bu ucu açıklık, herkesin bu sürecin bir parçası olma hakkının teslimi kadar yapılan hiçbir yoruma da mutlaklık veremeyeceğimiz anlamına gelir. Bu beyānın tabiatındandır.
Beyān, insanı ulaştığı sonuç konusunda ‘beyn/arada’ olma haline sevk eder, dedik. Pekiyi, beyān edilen anlamı güçlendirmenin, arada olma durumunu ortadan kaldırmanın bir yolu yok mudur? Bunun yolu, Kur’an’ın başka ayetleriyle yorumumuzu güçlendirmekten geçer. İster Kur’an/ kendi ayetleri isterse dış dünyanın varlık işaretleri anlamında olsun, ayetlerin tafsilatlı bir şekilde açıklandığını söyleyen Kur’an, insanı arada kalma durumundan başka ayetlerin kurtarabileceğinin ipuçlarını vermektedir.
Teʾvīl (تأویل)
Beyān teriminin yorum yöntemimizde, ortaya çıkardığımız anlamla aramıza aynı zamanda bir mesafe koyması, teʾvīl kelimesi bağlamında da geçerlidir. Dönüş, başa doğru gidiş anlamındaki teʾvīlin (āle (آل) - yeʾūlu) bir mesafe içerdiğini hatırlayalım. Evvele gidiş-geliş sürekli mesafeyi ve mesafenin kapatılmasını içerir. Mesafenin kapatılması anlamın açığa çıkmasıyla gerçekleşir. Ama ortaya çıkan anlam yeni bir mesafe kat edilmesini gerektirir. Teʾvīlle gelen anlam bir keşif sürecinin sonunda meydana gelen, mesafelerin kat edilmesiyle ortaya çıkan bir şey olmalıdır. Bu da, elde edilen şeyin ilk bakışta (lafızda) kendini hemen ele vermediğini var saymaktadır. Teʾvīl de tebyīn gibi, arada olma durumunu, gel-git halini temsil eder.
Teʾvīlde anlamın dış hatları (başka kesişenlerden ayrılan yönleri) tebyīn kadar kesin değildir. Teʾvīlin özellikle Kur’an’da rüya yorumu gibi belirsizliğin daha çok olduğu bir alana müdahil olmayı gerektirdiğini de akılda tutmak gerekir (12/Yūsuf: 44. ve 100. ayetler). Serap anlamındaki āl (آل) da teʾvīlle aynı kökten gelmektedir. Serabın ‘olmayan bir şeyi görme’ anlamı ile rüya teʾvīlinde ‘kesinsizlik’, teʾvīl bağlamında bir risk unsuru olarak gözden uzak tutulmamalıdır.
Teʾvīl yaparken yorumcunun ayaklarının yere basmasını sağlayan unsurların başında, metni yorumlamaya başlamadan önceki tasavvurlar gelir. Biz metne ulaşmadan önce birtakım tasavvurlara sahibizdir. Örneğin yazar tasavvurumuz vardır; bu tasavvuru ya metinden çıkarmamız ya da metinden önce bu tasavvura sahip olmamız gerekir. Kur’an bağlamında düşündüğümüzde, Allah’ın metinde neleri söyleyeceğine neleri söylemeyeceğine ilişkin zihnimizde bir yargı oluşturabiliriz. Yine Kur’an’ın önerme formuna döktüğü cümlelerin/hükümlerin, insanın ontik, epistemik ve etik yapısında bir karşılığı vardır. Bu, yorumcunun metinle karşılaşmadan önce (pre-text) hazır bulunuşuna işaret eden bir durumdur. Metnin söz dizimi/sentaks/naḥv, okuyucunun (epistemik, etik, psikolojik, vs.) hazır bulunuşunun üzerine kendini inşa eder; ama bu durum, metnin sınırının yorumcunun anlama ve yorumlama kapasitesinin sınırı olduğu anlamına gelmemektedir.
Sefera/Sefira
Sefera (سفر) “açmak, keşfetmek, görünür hale getirmek, her yöne dağıtmak, uzaklaşmak” demektir. Sefira olarak okunduğunda ise “boş ve işe yaramaz hale gelmek” anlamındadır. Sifr, ‘eli boş’ ve ‘şifre’ (cipher) manasına gelir. Sifr, hem gizli/sır yazı yazmayı hem de bunları çözmeyi ifade eder. Kodlamak sifr (cipher) ve kodlarını çözmek (decipher) anlamında sifr, semantik ve hermenötiğin bir terimidir. Böylece sifr, bir tür kod yahut kodlama olarak metnin anahtarı konumuna gelmektedir. Esasen, Musa Kanunu bağlamında kullanılmaktadır. Yazılı metin ve kitap anlamına gelen sifr, aynı zamanda anlamını kolay kolay ele vermeyen bunun için sefere çıkmayı gerektiren bir metinle baş başayız demektir.
Kur’an’daki sifr (سفر) terimi beyān ile yakın anlama sahiptir. Kitap anlamında kullanılan bu terim, aynı zamanda sefer manasındadır. Bu da şu demektir: Bir kelimenin anlamını tam da kavradığımızı söylediğimizde, onun başka anlamları sefere çıkmakta, bizden uzaklaşmaktadır. Bu aynı zamanda yorumcunun da sefere çıkması, yeni keşiflerin peşinde olması demektir. Anlamın keşif süreci, bu tür paradoksallıklarla gerçekleşmektedir. Bu ucu açıklığı ve sonsuz anlamların keşfe hazır bekliyor oluşunu, İslam alimlerinin Kur’an’ı ‘anlam deryası’ (بحر المعانى) olarak adlandırmalarına dayanak teşkil eden şu ayetlerden takip edelim:
"Eğer, yeryüzündeki her bir ağaç kalem ve ardından yedi denizle desteklenen bir deniz de mürekkep olsa, yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi." (31/Lokman:27)
"De ki: “Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa ve bir o kadarı da yardıma gelse, Rabbimin sözleri tükenmeden, deniz tükenirdi." (18/el-Kehf:109)
Faşşale
Faṣṣale kelimesi hem ayrıntılı bir şekilde açıklamayı (tafṣīlāt) hem de varlıkların cinslerine ve türlerine ayrılarak anlaşılmalarını kolaylaştıracak kognitif bir kimliğe kavuşturulduklarını ifade eder. Yaratılan her şeyin böyle bir faṣla ve tafṣīlāta konu edildiğini şu ayette görebiliriz:
"Gece ve gündüzü iki simge/işaret yaptık. Gecenin işaretini silip gündüzünkini aydınlatıcı yaptık ki, Rabbinizin bolluğunu arayın ve yılların sayısını ve hesaplamayı bilin. Her şeyi tafsilatlı bir şekilde açıklıyoruz. " (17/el-İsra:12)
Ayet gece ve gündüz ayrımıyla başlar (fasıllara ayırım) ve ayetin en sonunda bütün bunların ‘bilme/kognitif’ amaçlı bir tafsilat olduğu vurgusu yapılır.
Kur’an ayetlerinin tafṣīl edilmesi ise, hem detayıyla anlatmayı hem de araya fāṣılalar koymayı ifade eder. Dolayısıyla bir kelimenin tafṣīl edilmesi hem kendi içeriğinin sınırlarının belirlenmesini hem de diğerlerinden ayrılma noktalarını ortaya koyar. Anlam elde etme noktasında bu terimin yarattığı paradoks şudur: Tafṣīlātlı bir şekilde inceleyerek elde ettiğimiz bir anlam aynı zamanda elde edilmesi muhtemel anlamlarla aramıza fāṣıla/ara/boşluk koymaktadır.
Şerh
Şerḥ, “kapalı bir şeyi açmak” ve “ince dilimler haline getirmek” demektir. Şerḥ, şeffaflığa işaret etmektedir. Şerḥ; metinde herhangi bir sır, muamma bırakmamayı ve hatta metin öncesinde bile böyle bir durumun bulunmamasını ifade eder. Şerḥ edilen, açılan bir şey sonunda ṣarīḥ hale gelir. Ṣarraḥa, taṣrīḥ, ṣarīḥ kökü; “aşikar” ve “tartışma götürmez” anlamındadır. Hem lāzim hem de muteʿaddī formunda kullanılan kelime, hem bir kelimenin ve hükmün açık-seçikliğini hem de bir kelime yahut hükmü açık-seçik şekilde ortaya koymayı ifade etmektedir.
A'rabe > 'Abbera
Aʿrabe (أعرب), “bir kimsenin zihnindekini açık bir şekilde ortaya koyması” demektir. Harflerin yer değiştirmesi durumunda ʿabbera (عبّر) halini almaktadır. “Bir kimseyi karşıdan karşıya geçirmek” yani “bir şeyi taşımak” anlamı vardır. Bu durumda anlamın taşıyıcıları olarak lafızların ‘incelenmesi’, ‘açıklığa kavuşturulması’ anlamındaki taʿbīr de (تعبیر) bu kökten gelmektedir. Rüya tabirinde olduğu gibi.
A'rabe ve 'Abbera fiilleri birlikte ele alındıklarında, bir şeyin ele geçmesi ve açığa çıkması için (pozitif yön), insanın karşıdan karşıya geçmesi, bulunduğu yerden hareket etmesi (negatif yön) gerektiğini imlemektedir.
Sonuç
Anlamın çok katmanlılığı bağlamında ḫiṭāb/ḳavl ile Kur’an ‘metni’ arasında ayrım yapmak gerekir. Ḫaṭībin (Allah), muḫāṭablarına ḫīṭābda bulunması, onların söyleneni anlayacak bir kapasitede bulundukları ön kabulüne dayanır. Dolayısıyla ḫīṭābın anlaşılmış olması bu sürecin zorunlu bir sonucudur. Ancak hitap ettiği toplumda anlaşılmış olması; Kur’an’ın bütün anlam referanslarının anlaşıldığı veya tüketildiği anlamına gelmez. Her söz/ḳavl/ḫiṭāb/diskur, metinleştikten (dictum) sonra, okuyanın yorum etkinliğinin nesnesine dönüşür. Oysa bu durum ḫaṭīb-muḫāṭab ilişkisinde böyle değildir. Bu durumda anlama ve yorumlama arasında doğal bir ayrım ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ı anlayanların onun yorumlanarak kapsayabileceği bütün anlamları içeren bir anlamayı gerçekleştirdiklerini söyleyemeyiz. Kur’an terimlerinin çok katmanlılığı da anlaşılmanın değil yorumlamanın konusu olarak görülmelidir.
Kur’an ayetlerinin iniş sebebi olarak gösterilen bazı olaylar (nüzul sebepleri) dahil, Kur’an’ın iniş tarihi Kur’an’ın anlaşılma tarihidir. Metinleştikten sonrası ise onun yorum tarihidir. Kur’an’ı anlamak için bu tarihsel şartlara, yer yer, referansta bulunmak gerekli olabilir; ama Kur’an’ın yorumlanması ve yorumcunun etkin olduğu bağlamda yeniden anlam kazanabilmesi (anlamın anlamı) için tarihsel şartlardan kopmak, uzaklaşmak gerekir. Beyān, teʾvīl, sifr, tafṣīl gibi metin içinde verdiğimiz yorum etkinliğimizin temeli durumundaki terimlerin uzaklaşmayı, gel-git durumunda bulunmayı imledikleri hatırdan çıkarılmamalıdır.
Metnin yorumlandığı her bağlam, metnin içindeki niyetin açığa çıkarılmasıyla (yeniden anlamlandırılmasıyla) yorumcu üzerinden hayatı yeniden inşa eder. Bu söz-eylem birlikteliğinin zorunlu sonucudur. Zira sözün amacı eylem yaratmaktır. Kelām-ı nefsī yahut ḫiṭāb-ı şerʿī hiç fark ettirmeden tarihsel olanın içine nüfuz eder ve evrensel/tümel tasavvurlarla yorumcuyu yönlendirir. Eylem yaratmayı amaçlayan sözün muhatabı önce semantik içerikle dolu bir mesaja muhatap kılınır. Metnin semantik bir anlam taşıdığının göstergesi, ‘vaatte bulunmak’, ‘uyarmak’, ‘hatırlatmak’, ‘bilgi vermek, ‘emretmek’ gibi aktlarda bulunmasıdır; ama mesajın sahibi sadece bunları söylemekle kalmaz. Bütün bunların eylemler dünyasını var kılması beklenir: Uyarı, korkuyu; tartışma, iknayı; hükümde bulunma, adaleti doğurur. Bunlar emirlerin, yasakların, tavsiyelerin ve isteklerin metafiziksel bir temelden beslendiği ‘deontolojik’ ve ‘aksiyolojik’ ahlakı yaratır. Bu durumda anlam metinle, anlamın yarattığı etki ise yorumcuyla ilgilidir. Bu bağlamda niyet sabit, onun önemi ve etkinliği ise okuyucuya ve bağlama bağlı olarak değiş-kendir. Metnin semantik çok katmanlılığı dediğimiz husus tam da burada ortaya çıkmakta ve etkin olabilmek için etkin bir okuyucuya/yorumcuya ihtiyaç duymaktadır.
Kaynakça
- Abu Deeb, Kamal. Al-Jurjānī’s Theory of Poetic Imagery. Warminster: Aris and Phillips Ltd., 1979.
- Abu-Zayd, Nasr. “The Dilemma of the Literary Approach to the Qur’an,” Alif: Journal of Comparative Poetics 23 (2003), ss.8-47.
- el-Cāḥiẓ, Ebū ʿUs̠ mān ʿAmr b. Baḥr. Rasāʾilu’l-Cāḥiẓ. Tah. ʿAbdusselām Muḥammed Hārūn. Kahire: Maṭbaʿatu’l-Ḫāncī, 1964.
- Kitābu’l-Ḥayevān. Tah. ʿAbdusselām Muḥammed Hārūn. Kahire: Maṭbaʿatu Muṣṭafā el-Bābī el-Ḥalebī, 1966.
- Chodkiewicz, Michel. An Ocean without Shore: Ibn Arabi, the Book and the Law. Terc. David Streight. Albany: State University of New York Press, 1993.
- Düzgün, Şaban Ali. Allah, Tabiat ve Tarih: Teolojinin Meta-Paradigmatik Temelleri. Ankara: Lotus Yayınları, 2005.
- Günaydın, Muhammed. “The Idea of ‘Multiple Meanings’ in al-Jurjānī’s Theory of Composition,” İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 17 (2008), ss.127-143.
- Hitti, Philip K. Makers of Arab History. London: Harper Torchbooks, 1971.
- İbn Ḫaldūn, ʿAbdurraḥmān b. Muḥammed. Mukaddime. Terc. Zakir Kadiri Ugan. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları,1990.
- el-Ḳāḍī ʿAbdulcebbār b. Aḥmed el-Esedābādī. el-Muġnī fī Ebvābi’t-Tevḥīd ve’l- ʿAdl, c.16, İʿcāzu’l-Ḳurʾān. Tah. Emīn el-Ḫūlī. Kahire: Vizāratu’s̠ -S̠eḳāfe ve’l-İrşādi’l-Ḳavmī, 1960.
- Koerner, Konrad E. F. “The Sapir-Whorf Hypothesis: A Preliminary History and a Bibliographical Essay,” Journal of Linguistic Anthropology 2:2 (1992), ss.173-198.
- Lee, Penny. The Whorf Theory Complex: A Critical Reconstruction. Amsterdam: John Benjamins, 1996.
- el-Māturīdī, Ebū Manṣūr Muḥammed b. Muḥammed. Teʾvīlātu’l-Ḳurʾān, c.1. Tah. Ahmet Vanlıoğlu; murācaʿa: Bekir Topaloğlu. İstanbul: Mizan Yayınları, 2005-2010.
- Moosa, Ebrahim. “The Unbearable Intimacy of Language and Thought in Islam,” James Boyd White (ed.), How Should We Talk about Religion?: Perspectives, Contexts, Particularities (Notre Dame, Indiana: University of Notre Dame Press, 2006) içinde, ss.300-325.
- Stetkevych, Jaroslav. “Arabic Hermeneutical Terminology: Paradox and the Production of Meaning,” Journal of Near Eastern Studies 48:2 (1989), ss.81-96.
- ez-Zerkeşī, Ebū ʿAbdillāh Bedruddīn Muḥammed b. Bahādur. el-Baḥru’l-Muḥīṭ fī Uṣūli’l-Fiḳh. Tah. Muḥammed Muḥammed Tāmir. 4 cilt. Beyrut: Dāru’l-Kutubi’l-ʿİlmiyye, 2000.
Makalenin orijinali: http://isamveri.org/pdfdrg/D00001/2018_1/2018_1_DUZGUNSA.pdf