Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Zümer Sûresi, 75. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Zümer Sûresi, 75. Ayet

    وَتَرَى الْمَلٰٓئِكَةَ حَٓافّ۪ينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْۚ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَق۪يلَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veterâ-lmelâ-ikete hâffîne min havli-l’arşi yusebbihûne bihamdi rabbihim(s) ve kudiye beynehum bilhakki vekîle-lhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “‘Meleklerin de Rab'lerine hamd ile yüceliğini dile getirerek arşın çevresini kuşattıklarını görürsün. Böylece insanlar arasında doğruluk ve adalet ölçüsüne göre hüküm verilir ve şöyle denir: 'Bütün övgüler âlemlerin Rabb'i olan Allah içindir.’”


      Meleklerin de arşın çevresini kuşattıklarını görürsün. Denildi ki; Arşın çevresinde sıralandıklarını görürsün. Rab’lerine hamd ile yüceliğini dile getirirler. Bazı müfessirler bunu, Rab’lerinin emriyle teşbih ederler diye yorumladılar. Ancak Rab’lerini hamd ile teşbih ederler mealindeki âyet, çeşitli yerlerde söylediğimiz gibi Rab’lerini, yaratılanlara ait bütün özelliklerden tenzih ederek, aklayarak hamd ve sena ile tesbih ederler demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      İnsanlar arasında doğruluk ve adalet ölçüsüne göre hüküm verilir. Denildi ki:, yani ümmetler ve peygamberler arasında hüküm verilir. Bütün yaratılanlar arasında hüküm verilir diye de söylenmiştir. Bu İlâhî beyanın, müminlerle düşmanları arasında hüküm verilir mânasına gelmesi de mümkündür. Şöyle denir: Bütün övgüler âlemlerin Rabb’i olan Allah içindir. Hasan-ı Basrî şöyle dedi: Cenâb-ı Hak dünyada nimetlerinin kapısını insanlara kendisine yapılan hamd ile açtı. Bu şu İlâhî beyanlarda belirtilen husustur: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah’a mahsustur”, “Hamd, kuluna kitabı indiren Allah’a mahsustur”. Bunlar gibi başka İlâhî beyanlar da vardır. Allah, âhiretteki nimetlerini de kendine hamd ile mühürlemiş, şöyle buyurmuştur: Bütün övgüler âlemlerin Rabb’i olan Allah içindir. “Onların duaları, ‘Âlemlerin Rabb’i olan Allah’a hamdolsun’ diyerek son bulur”. Ey Rabbim! Muhammed aleyhisselâma da salavatların en üstününü ve selâmların en mükemmelini gönder.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Terâ (وَتَرَى)

        İbn Fâris, "r-e-y" kökünün sözlükte "gözle görmek, müşahede etmek, idrak edip bir sonuca varmak, kesin bilgi ve kanaat" anlamlarına geldiğini tespit eder. Atıf bağlacı "ve" ile muzari fiil formundaki "terâ" (görürsün / bizzat şahit olursun) eyleminin birleşimidir. Hitabın doğrudan peygambere (veya o dehşetli sahneyi zihninde canlandıran muhataba) yöneltilmesiyle; kıyamet gününün, cehennemin ve cennetin o devasa kurgusunun ardından, evrensel dramanın son perdesini kapatan o "mutlak, donuk ve sarsılmaz vizyonu/görselliği" nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) sisteminde bu "görme" (terâ) eylemini devasa bir sinematografik kapanış olarak değerlendirir. Yeryüzündeki tüm o çekişmelerin, tiranlıkların ve zulümlerin bittiği; kâfirin ateşe, müttakinin lütfa ulaştığı o nihai anın ardından, kameranın aniden evrenin en tepe noktasına (Arş'a) çevrilerek, insanın o fani aklını felç eden o "görkemli, sessiz ve kutsal manzarayı" (terâ) bizzat şahitliğe açtığını ifade eder. Görmek, burada hakikatin mutlak tasdikidir.

        El-Melâikete (الْمَلَائِكَةَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökeninin "m-l-k" (güç, sahip olma, otorite) veya "l-e-k" (haber göndermek, risalet) köklerinden türediğini; sözlükte "elçiler, haber taşıyanlar, ilahi kudretin saf ve itaatkâr temsilcileri" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Melâikete" (o melekleri) isminin; yeryüzünde kibre kapılıp isyan eden (mütekebbir) insan aklının tam ontolojik zıddı olan; iradesini bütünüyle kâinatın Yaratıcısına teslim etmiş o "nurani, devasa ve kusursuz varoluşsal itaat ordusunu" nitelediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki kökenini inceler. Arapçadaki "melek" isminin, Habeşçe (Ethiopic) ve Süryanice/Aramicedeki "mal'ak" (haberci/elçi) kelimesiyle derin bir teolojik akrabalığı olduğunu; Kur'an'ın bu terimi, pagan Arapların kız tanrıçalar olarak taptıkları o yozlaşmış melek tasavvurunu yıkarak, onları sadece Allah'ın emrine amade, O'nu yücelten "aşkın ve cinsiyetsiz ilahi memurlar" statüsüne kilitlediğini tartışır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde melek tasavvurunu, Cahiliye kibrinin iflası olarak okur. Dünyada kendilerine itaat edilsin diye kan döken firavunların ateşe atılmasının (önceki ayetler) hemen ardından; kâinatın en güçlü varlıklarının (meleklerin) Allah'ın tahtı (Arş) etrafında pervane gibi dönerek O'na "mutlak bir boyun eğiş" sergilemelerinin; yeryüzündeki kibrin ne kadar sefil ve komik bir varoluşsal yanılgı olduğunu gösteren muazzam bir ontolojik ironi olduğunu tespit eder.

        Hâffîne (حَافِّينَ)

        İbn Fâris, "h-f-f" kökünün sözlükte "bir şeyin etrafını çepeçevre sarmak, kuşatmak, kenarlarında toplanmak, saygı ve koruma amacıyla bir merkeze yönelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fail eril çoğul ve hâl (durum) formunda gelen "hâffîne" (çepeçevre kuşatmış halde / etrafında pervane olmuş bir durumda) kelimesinin; meleklerin o kozmik tahtın etrafında dağınık bir kalabalık olarak değil, kâinatın sahibine duyulan o devasa saygı, haşmet ve düzen içinde, "kusursuz bir ontolojik halka ve estetik bir çember" oluşturarak saf tuttuklarını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, haff (h-f-f) kavramının, bir merkezdeki yüce makamı onurlandırmak, onun emrini anında yerine getirmek için hazır kıta beklemek ve o merkezin ihtişamını dışa vurmak olduğunu söyler. "Arşın etrafını kuşatmış melekler" fermanı; ilahi otoritenin o dondurucu ve sarsılmaz gücünün, bizzat o otoritenin etrafında kenetlenen o nurani halkalarla (hâffîne) kâinata estetik bir şekilde ilan edilmesidir.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, ayrılma, başlangıç ve mekânsal aidiyet bildiren "den/dan" anlamındaki edattır. O devasa kuşatmanın (haff'ın) hangi sınırları ve hangi kutsal menzili kapsadığını işaretleyen bağlaçtır.

        Havli (حَوْلِ)

        İbn Fâris, "h-v-l" kökünün sözlükte "bir şeyin çevresi, etrafı, dönüşümü ve sınırı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Min havli" (etrafından / çevresinden) zarfının; meleklerin o mutlak Makam'ın bizzat içine/özüne değil, O'nun o erişilmez azametine duydukları saygıdan dolayı, belli bir ontolojik mesafede durarak O'nun "hudutlarında/çevresinde" konumlandıklarını nitelediğini belirtir.

        El-Arşi (الْعَرْشِ)

        İbn Fâris, "a-r-ş" kökünün sözlükte "tavan, gölgelik, üzerine çıkılan yüksek yapı, çardak, bir mülkün en tepe noktası ve hükümdar tahtı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Arşi" (o mutlak Taht / o kozmik Otorite Merkezi) isminin; Allah'ın evrendeki sınırsız, şeriksiz ve kuşatıcı egemenliğini temsil eden o en yüksek "teolojik ve eskatolojik hükümranlık makamını" nitelediğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam akaidinde (Kelâm ilminde) "Arş" kavramının; Selefiyye tarafından mahiyeti bilinmeyen devasa bir yaratılmış varlık (taht) olarak kabul edildiğini; Eş'arî ve Mâtürîdî gibi kelâmcılar (ve felsefeciler) tarafından ise bunun antropomorfik (insan-biçimci) bir oturma nesnesi değil, "Allah'ın mutlak mülkünü, kahhâr gücünü ve evrensel hükümranlığını" (otoritesini) simgeleyen en haşmetli Kur'anî metafor (mecaz) olarak yorumlandığını aktarır. Arş, yaratılmışlığın bittiği ve Mutlak Otoritenin başladığı o felsefi ufuk çizgisidir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın litürjik (ibadetsel) ve apokaliptik sisteminde bu "Arş" ve "Melekler" kurgusunu inceler. Sure boyunca anlatılan o dünyevi kaosun, inkârın ve diriliş şokunun ardından; metnin bu kapanış ayetiyle bir anda gökyüzündeki o sükûnet dolu, düzenli ve mutlak itaatkâr "İlahi Taht Odası" (Throne Room) vizyonuna geçiş yapmasının; yeryüzündeki adaletsizliğin ve gürültünün aksine, evrenin asıl merkezinde (Arş'ta) kusursuz bir "ilahi senfoni, barış ve nizamın" hüküm sürdüğünü okuyucuya hissettiren devasa bir teolojik ahenk olduğunu tartışır.

        Yusebbihûne (يُسَبِّحُونَ)

        İbn Fâris, "s-b-h" kökünün sözlükte "suda hızla yüzmek, bir şeyden şiddetle uzaklaşmak, yıldızların kendi yörüngelerinde akması ve noksanlıklardan arınıp mutlak surette aşkın/yüce olmak (tenzih)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul formdaki "yusebbihûne" (tesbih ediyorlar / noksan sıfatlardan tenzih ediyorlar) eyleminin; meleklerin Arş etrafındaki dönüşlerinin sessiz bir bekleyiş değil; Allah'ın, müşriklerin iftiralarından, şirkin acziyetinden ve her türlü ontolojik kusurdan mutlak surette uzak, yüce ve eşsiz olduğunu aralıksız bir şekilde "ilan etme ve yüceltme" (tesbih) senfonisi olduğunu nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik sisteminde tesbih kavramını; varlığın Yaratıcısı karşısındaki en saf, en dürüst ve en şuurlu duruşu olarak okur. Yeryüzünde Allah'ın ayetlerini yalanlayan (Cahiliye) kibre karşı; gökyüzündeki meleklerin kâinatın sahibini "tesbih etmelerinin"; evrenin o bozulmamış, fıtri ve asıl ahlakının (boyun eğişinin), bütün kâinatta yankılanan o mutlak "Tevhid ritmi" olduğunu tespit eder.

        Bi Hamdi (بِحَمْدِ)

        İbn Fâris, "h-m-d" kökünün sözlükte "bir varlığı kendi iradesiyle yaptığı güzelliklerden ve sahip olduğu yüce sıfatlardan dolayı övmek, hakkını teslim etmek, minnet duymak ve zem'in (yermenin) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Bi hamdi" (hamd ile / övgüyle birlikte) tamlamasının; o tesbih (arındırma) eyleminin kuru bir korkuyla değil, bizzat kâinatın sahibine duyulan o sonsuz sevgi, hayranlık ve "mutlak minnettarlıkla" (hamd ile) harmanlandığını nitelediğini belirtir. Tesbih (s-b-h) Allah'ın noksanlıklardan arındırılması (negatif teoloji), hamd (h-m-d) ise O'nun kusursuz sıfatlarının övülmesi ve tasdik edilmesidir (pozitif teoloji).

        Rabbihim (رَبِّهِمْ)

        İbn Fâris, "r-b-b" (sahip, efendi, terbiye eden, yoktan var edip besleyen) ismi ile "him" (onların) zamirinin birleşimidir. O devasa övgünün ve tesbihin, uzak, soğuk ve mekanik bir güce değil; melekleri var eden, kuşatan ve onlara o kutsal varoluşu bahşeden o mutlak "Terbiyeciye / Rabbe" yöneltildiğini mühürler.

        Ve Kudıye (وَقُضِيَ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "k-d-y" kökünden türeyen meçhul (edilgen) mazi fiilin birleşimidir. K-d-y kökünün sözlükte "kesip atmak, hüküm vermek, bir işi tamama erdirmek, bitirmek, icra etmek ve kesinleştirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve kudıye" (ve hükmolundu / iş bitirildi / karar infaz edildi) eyleminin; Arş'ın etrafındaki o ilahi senfoninin gölgesinde, yeryüzündeki tüm o çekişmelerin, hesaplaşmaların ve mahkemenin artık "geriye döndürülemez bir kesinlikle" sonlandırıldığını, eskatolojik sürecin bütünüyle tamamlandığını nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (kudıye) meçhul (faili gizli) gelişini ontolojik bir kapanış mühürü olarak değerlendirir. "Hüküm verildi/İş bitirildi" fermanının; artık hiçbir şefaatin, tartışmanın, kibrin veya itirazın o mahkemede söz hakkı bulamayacağını; ilahi adaletin, faili zikretmeye dahi gerek bırakmayan o sarsılmaz ve mutlak ağırlığıyla kâinatın üzerine indiğini ifade eder. Dosya kapanmış, mühlet sıfırlanmıştır.

        Beynehum (بَيْنَهُمْ)

        İbn Fâris, "b-y-n" (ara, mesafe, ayrım, iki şeyi birbirinden net çizgilerle ayırmak) zarfı ve "hum" (onların) zamirinin birleşimidir. "Aralarında" (beynehum) ifadesinin; o nihai hükmün (kudıye), zalimle mazlumu, cennetlik (zümre) ile cehennemliği, muvahhid ile müşriki birbirinden ontolojik olarak ebediyen "kopardığını ve ayırdığını" işaretlediğini kaydeder.

        Bil Hakkı (بِالْحَقِّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün sözlükte "sabit olmak, doğru olmak, liyakat, gerçeğin ta kendisi ve batılın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Vasıta/durum edatı "bi" ile gelen "bil Hakkı" (hak ile / mutlak adaletle / hakikatin ta kendisiyle) tamlamasının; o kapanan dosyanın ve verilen hükmün hiçbir şahsi hınç, hata veya zulüm (eksiltme) içermediğini; kâinatın o şaşmaz, pürüzsüz ve mutlak "adalet/gerçeklik" (hak) terazisiyle mühürlendiğini nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (bil hakkı) ontolojik bir restorasyon ve teodise (adalet) felsefesi olarak okur. Yeryüzünde zalimlerin "haksızlıkla/batılla" bozduğu o evrensel nizamın; ahiretteki o ilahi hükümle (kudıye) yeniden kendi fıtri merkezine, yani "Hakk'a" oturtulduğunu; adaletin sadece bir ceza değil, kâinatın varoluşsal "denge ve liyakat" (hak) ayarının kusursuz bir şekilde yeniden kurulması olduğunu ifade eder. Hak, varlığın asıl rotasıdır.

        Ve Kîle (وَقِيلَ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "k-v-l" kökünden türeyen meçhul (edilgen) mazi fiilin birleşimidir. K-v-l kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürmek, söz söylemek, beyan etmek ve ferman vermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve kîle" (Ve denildi ki / Şu nida kâinatta yankılandı) eyleminin; hüküm verildikten ve adalet yerini bulduktan sonra, söyleyenin (failin) ismine bile ihtiyaç duyulmayacak kadar mutlak, evrensel ve bütün varlığın ortak bir mutabakatla (şuurla) katıldığı o devasa eskatolojik kapanış çığlığını nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu edilgen (meçhul) yapıyı varoluşsal bir teslimiyet senfonisi olarak değerlendirir. "Kîle" (denildi) fiilinde öznenin gizlenmesinin; o nidayı (Elhamdülillah sözünü) sadece meleklerin, sadece müminlerin veya sadece peygamberlerin değil; adalet tecelli ettikten sonra kâinattaki canlı, cansız, atomlardan galaksilere kadar bütün bir varlığın (hakkı teslim edilen evrenin) ortak ve anonim bir rahatlama feryadıyla (korosuyla) haykırdığını ifade eden muazzam bir edebi ve felsefi zirve olduğunu belirtir.

        El-Hamdu (الْحَمْدُ)

        İbn Fâris, "h-m-d" (övmek, minnet duymak, hakkını teslim etmek) isminin belirlilik takılı halidir. Sure'nin kapanışında, kâinatta edilebilecek o "tüm övgülerin, minnettarlığın ve nihai tasdikin" toplanmış en kusursuz ve en saf halini (mutlak Hamd) nitelediğini belirtir.

        Lillâhi (لِلَّهِ)

        İbn Fâris, tahsis/aidiyet "lâm"ı ve kâinatın Yaratıcısının has ismi "Allah" kelimesinin birleşimidir. O evrensel övgünün ve kapanış nidasının, dünyevi hiçbir şefaatçiye, puta veya güce değil; adaleti sağlayan, gökleri düren, cenneti varislere veren o Yegâne ve Şeriksiz Makama (Allah'a) tahsis edildiğini (hasr) mühürler.

        Rabbi (رَبِّ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, yoktan var edip kemale erdiren ve yöneten" anlamlarına geldiğini tespit eder. O övülen Allah'ın statüsünü; sadece bir yaratıcı olarak değil, kâinatı en başından şu ana (kıyamete/sonuca) kadar ilmek ilmek işleyen, adaletle yöneten ve terbiye eden o "Mutlak Efendi/Sahip" (Rab) sıfatıyla kilitler.

        El-Âlemîn (الْعَالَمِينَ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte "bilmek, alamet, işaret, şuur ve akıl sahibi varlıklar, kâinatın bütün katmanları ve dünyalar" anlamlarına geldiğini tespit eder. Âlem isminin çoğulu ve belirlilik takısıyla gelen "el-Âlemîn" (âlemlerin / bütün şuurlu varlıkların / tüm dünyaların) isminin; o Rabliğin (terbiye ediciliğin) sınırını Mekke'den, dünyadan ve insanlıktan çıkarıp; melekleri, cinleri, galaksileri, cenneti, cehennemi ve kâinatta var olan, geçmiş ve gelecek tüm varoluş boyutlarını kapsayan o "devasa, sınırsız ve mutlak bütüne" bağladığını nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, Zümer Suresi'nin bu son ayetinin kapanışını (el-hamdu lillâhi rabbil âlemîn) ontolojik bir tamamlanma ve başa dönüş olarak okur. Kâinatın yaratılışı nasıl bu fermanla (Hamd'la) başlamışsa; ahirette hesabın görülüp, zalimlerin ateşe, müttakilerin cennete gönderilmesiyle ve ilahi adaletin kusursuz işlemesiyle, evrenin o koca serüveninin yine aynı cümleyle, yani "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun" nidasıyla mühürlenmesinin; Tevhid inancının o sarsılmaz, estetik ve evrensel kusursuzluğunu ilan eden en muazzam Kuranî kapanış manifestosu olduğunu ifade eder. Her şey O'ndan gelmiş, her şey O'nun mutlak adaletinde (hamd ile) sükûnet bulmuştur.

        Yorum

        İşleniyor...
        X