Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Yunus Sûresi, 55. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Yunus Sûresi, 55. Ayet

    اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَلَٓا اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elâ inne li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(k) elâ inne va’da(A)llâhi hakkun velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bilesiniz ki göklerde ve yerde olan her şey Allah'ındır. Dikkat edin, Allah'ın olacağını bildirdiği şey gerçektir; ama onların çoğu bilmezler.

      Bilesiniz ki göklerde ve yerde olan her şey Allah'ındır. Yani göklerde ve yerde olan herkes Allah'ın kölesi, câriyesi ve mülküdür, sizin Allah'tan başka taptığınız putların değil. Dolayısıyla kullar, dünya ve âhiretin mülkiyeti elinde bulunandan isterler, bunların mülkiyetine sahip olmayandan değil. Bu âyetle Cenâb-ı Hak, hiçbir şeyin mülkiyetine sahip olmadığını bildikleri birinden dünyayı istemelerinden dolayı onların ne kadar akılsızca hareket ettiklerini beyan ediyor. En doğrusunu Allah bilir.

      Dikkat edin, Allah'ın olacağını bildirdiği şey gerçektir. Azap olsun rahmet olsun, her vâd ve tehdit mutlaka gerçekleşecektir. Ama onların çoğu bilmezler. Yani bildiklerinden yararlanmazlar. İnsanlar bilmiş olsalar bile, bildiklerinden yararlanmadıkları için Cenâb-ı Hak onları bilgisizlikle nitelemiştir. Bilmezler anlamına gelen "lâ yalemûn" (لَا يَعْلَمُونَ) kelimesinin, bilgi vasıtasını kazanmaya çalışmadılar anlamına da gelebilir; bundan maksat da Allah'ın âyetleri ve delilleri hakkında düşünmek, tefekkürde bulunmaktır. Onların bilgisizlikle nitelenmesi, kendilerine bilgi vasıtaları verilmediğinden dolayı da olabilir, bundan dolayı onlar bilmiyorlar. Mesele eğer böyle ise, onlar mâzur sayılırlar. Ancak şayet önceki iki yorum doğru kabul edilirse, o zaman onlar mâzur sayılmazlar.

      Ölümden Sonra Dirilmek

      Bilesiniz ki göklerde ve yerde olan her şey Allah'ındır. Bu âyette ölümden sonra dirilmenin iki açıdan delili vardır. Birincisi, bütün ihtişamı ve gezegenlerinin çokluğu, dayanıklılığı ve yaratılışının büyüklüğü ile göklerle, yeri ve ikisi arasındaki her şeyi yaratmaya kādir olduğunu ve bu kudretin insan gücünün ve hayalinin çok üstünde olduğunu belirtmesi açısından ona bir delil vardır; bütün bunlara kadir olan, canlıları ölüp gittikten sonra yeniden yaratmaya da kādirdir. İkincisi, Cenâb-ı Hak hikmeti gereği, aralarındaki uzun mesafeye rağmen yeryüzünün menfaatinin gökyüzüne bağlı olduğunu, sayılması uzun sürecek türlü nimetleri yaratıp insanlara lütfettiğini ve her şeyi olması gereken yere koyduğunu haber vermektedir. Hikmette böyle bir niteliğe sahip olan birinin, nesneleri boş ve bâtıl yere yaratmış olması ihtimali yoktur. Şayet ardında, hayatın olmadığı bir yokluk bahis konusu olsaydı, bu durum hikmete uygun düşmezdi. Bu hakikat, Cenâb-ı Hakk'ın insanları, dilediği bir amaç için yarattığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        e-lâ (أَلَا)

        İbn Fâris, Mekâyîsu'l-Luga eserinde bu edatın bir şeyi dikkat çekici kılmak, uyarmak ve muhatabın zihnini bir sonraki habere hazırlamak (tenbih) için kullanıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "e-lâ" edatının, kendisinden sonra gelen hükmün çok önemli, kesin ve tartışılamaz olduğunu vurgulayan bir açılış (istiftâh) harfi olduğunu ifade eder. Bu yapı, muhatabın gafletten uyanmasını sağlayan bir seslenme formudur.

        inne lillâhi (إِنَّ لِلَّهِ)

        İbn Fâris, "l-l-h" (Allah) isminin aslındaki "l-h" kökünün ibadet edilen, sığınılan ve akılların hayret içinde kaldığı varlık anlamına geldiğini belirtir. Başındaki "li" (lâm) harfi, bir şeye "ihtisâs" (özgü kılma) ve mutlak sahiplik kazandırır.

        Râgıb el-İsfahânî, buradaki "lillâhi" (Allah'ındır) ifadesinin, varlığın sadece yönetimi değil, bizzat özü itibariyle Allah'a ait olduğunu vurguladığını açıklar. "İnne" tekit edatıyla birleşmesi, bu mülkiyetin hiçbir ortak kabul etmez kesinlikte olduğunu tescil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde, bu yapının Kur'an'ın "teosentrik" (Tanrı merkezli) dünya görüşünün temel taşı olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre "Allah'ındır" vurgusu, beşeri mülkiyet iddialarını ontolojik olarak boşa çıkaran bir mülkiyet devrimidir.

        mâ fî-s semâvâti ve-l ardi (مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "s-m-v" kökünün yükseklik, üstünlük ve bir şeyin zirvesi anlamına geldiğini; "e-r-d" kökünün ise aşağıda olan, ayaklar altına serilen ve üzerinde durulan zemin olduğunu ifade eder. "Mâ" edatı burada kapsamlılık (umumiyet) bildirerek, bu iki mekan içindeki her şeyi mülkiyet dairesine dahil eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an çalışmasında "semâ" ve "ard" kelimelerinin kadim Sami dilleri havzasındaki (Akadca, İbranice, Süryanice) ortak mirasa dayandığını belirtir. Jeffery'ye göre bu ikili yapı, Kur'an kozmolojisinde "makro-kozmosu" (evrenin bütününü) ifade eden en kapsayıcı formüldür.

        Gabriel Said Reynolds, "gökler ve yer" tamlamasını Geç Antik Çağ'ın dini edebiyatı bağlamında analiz eder. Reynolds'a göre bu tamlama, Tanrı'nın mutlak hükümranlık alanını (universal sovereignty) tanımlayan ve hiçbir fiziksel sınırın bu otoriteyi kısıtlayamayacağını gösteren teolojik bir kuşatıcılıktır.

        va'dallâhi (وَعْدَ اللَّهِ)

        İbn Fâris, "v-a-d" kökünün temel anlamının "bir iyiliği veya kötülüğü önceden haber vermek, bir şeye dair söz vermek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin Kur'an'da genellikle hayırlı bir sonu ve ilahi müjdeyi ifade etmek için kullanıldığını açıklar. Allah'ın vaadinin zikredilmesi, O'nun sadece yaratıcı değil, aynı zamanda tarihsel süreçte müminlere verdiği zafer ve adalet sözünü tutan "Sadıku'l-Va'd" (vaadine sadık) olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Allah'ın vaadi" tamlamasını, ahiretin ve hesabın gerçekleşeceğine dair verilen sarsılmaz söz olarak yorumlar. Öztürk'e göre bu, muhatapların dünyevi güçlerine güvenerek ilahi uyarıları hafife almalarına karşı bir meydan okumadır.

        hakkun (حَقٌّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün asli anlamının "sabitlik, sarsılmazlık, gerçeklik ve bir şeyin yerine tam oturması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramını "inkarı mümkün olmayan, varlığı kesin ve hikmete uygun olan gerçeklik" olarak tanımlar. Vaadin "hak" olması, onun bir ihtimal değil, varoluşun en derin ve değişmez yasası olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "hakk" kelimesini "ontolojik zorunluluk" üzerinden tahlil eder. Kılıç'a göre Allah'ın vaadinin hak olması, evrendeki fiziksel yasalar kadar kesin ve onlardan daha köklü bir "metafizik gerçeklik" teşkil ettiğini gösterir.

        ve lâkinne ekserahum lâ ya'lemûn (وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, "k-s-r" (k-s-r) kökünün çokluk; "a-l-m" (a-l-m) kökünün ise bir şeyin izi ve alameti üzerinden bilgi sahibi olmak anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, insanların çoğunluğunun "bilmemesini" (lâ ya'lemûn), görünen eşyanın (zâhir) arkasındaki ilahi mülkiyeti ve değişmez vaadi kavrayamayan bir "basiret noksanlığı" olarak açıklar. Bu, bilginin yokluğu değil, bilginin mahiyetine dair bir körlüktür.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), et-Tefsîru'l-Beyânî usulüyle bu ifadeyi inceler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "çoğunluk" (ekserahum) vurgusu, Kur'an'ın retoriğinde hakikatin nicelikle (sayıyla) değil, nitelikle ilgili olduğunu gösterir. Çoğunluk, dünyevi mülkiyet yanılsamasına kapıldığı için gerçek mülkiyetin ve vaadin "hak" oluşunun bilgisinden mahrum kalmıştır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X