وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلٰـكِنْ لَا تُبْصِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Vâkıa Sûresi, 85. Ayet
Daralt
X
-
"Biz ona sizden yakınız, fakat göremezsiniz."
Bazı müfessirler şöyle dedi: Biz ona sizden yakınız, yani o sırada meleklerim ve elçilerim ona sizden daha yakındırlar, ama siz melekleri göremezsiniz. Meleklerin gelip onun başına musallat olmalarından ve yapmaları gerekeni Allah’ın emriyle yaptıklarından dolayı Cenâb-ı Hak bu işi kendi zatına nispet etmektedir. Şöyle de söylenmiştir: Yani o sırada biz, ona karşı sizden daha yakınız ve onu azaba uğratmaya lâyığız, çünkü o sırada insan hatasını görmekte ve hak ile bâtıl ortaya çıkmaktadır. Fakat siz göremezsiniz, yani siz bilemezsiniz. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Nahnu (نَحْنُ)
İbn Fâris, n-h-n kökünün konuşan öznenin kendisini çoğul bir sığayla ifade etmesi için kullanılan bir zamir olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah Teâlâ'nın kendisinden "Biz" (nahnu) diye bahsetmesinin ilahi azameti, kudretin her şeyi kuşatan genişliğini ve ölüm anındaki o muazzam tasarrufun bizzat ilahi irade ve O'nun emrindeki melekler vasıtasıyla gerçekleştirildiğini simgelediğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu kullanımın Arap dilindeki "tazim" (yüceltme) kuralına dayandığını, yaratıcı ile yaratılan arasındaki dikey mesafeyi ve ilahi otoritenin sarsılmazlığını pekiştirdiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dikey hitap evreninde "Nahnu" zamirinin, insanın "entum" (sizler) ile temsil edilen kısıtlı ve çaresiz varlığına karşı, mutlak, her an hazır ve nazır olan o yüce yaratıcı özneyi temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu vurgunun özellikle ölüm anında insanın yalnız olmadığını, aksine ilahi huzurda en çıplak haliyle bulunduğunu ihtar eden teolojik bir beyan olduğunu belirtir.
Akrabu (أَقْرَبُ)
İbn Fâris, k-r-b kökünün temel anlamının bir şeye yaklaşmak, mesafe ve zaman bakımından yakın olmak ve bir şeyin sınırına dahil olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "akrab" (daha yakın) ism-i tafdilinin burada mekânsal bir yakınlığı değil, ilim, kudret, tasarruf ve meleklerin hazır bulunması cihetiyle olan "ontolojik bir yakınlığı" ifade ettiğini; Allah'ın kuluna olan yakınlığının insanın kendi şah damarından veya başucundaki yakınlarından daha ileri bir boyutta olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik kategorilerinde "kurb" (yakınlık) kavramının Tanrı ile insan arasındaki o en mahrem ve en gizli ilişkiyi simgelediğini; ölüm anında bu yakınlığın "perdenin kalkmasıyla" birlikte mutlak bir gerçekliğe dönüştüğünü analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "akrabu" kelimesinin burada fiziksel mesafeleri iptal eden, her şeyi kuşatan ilahi bir "hazır bulunma" (huzur) halini temsil ettiğini; insanın en derin ve en sessiz anında bile ilahi denetim ve şefkatin (veya azabın) merkezinde olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "ölüm meleklerinin hazır bulunması" ve ilahi emrin infaz edilmesi bağlamında bir "yetki ve güç" yakınlığı olarak yorumlanması gerektiğini belirtir.
İleyhi (إِلَيْهِ)
Celaleddin el-Suyuti, "ilâ" edatının bir yöneliş ve nihai sınır ifade ettiğini; sonundaki "hi" (o) zamirinin ise canı boğazına gelmiş olan (muhtazar) kişiye döndüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu yönelişin ilahi kudretin ve meleklerin o can üzerindeki mutlak hakimiyetini simgelediğini; tüm varoluşun sonunda O'na yöneleceği gerçeğinin ölüm anındaki ilk somut adımı olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ifadenin ilahi tasarrufun doğrudan doğruya ölen kişi üzerinde yoğunlaştığını ve o kişinin artık bütünüyle dünya bağlarından kopup ilahi iradeye teslim edildiğini gösteren bir "tahsis" içerdiğini ifade eder.
Minkum (مِنْكُمْ)
Râgıb el-İsfahânî, "min" (den/dan) edatının burada bir karşılaştırma ve öncelik (mufâdala) ifade ettiğini; muhatapların (ölenin yakınlarının) fiziksel yakınlığına karşı ilahi yakınlığın üstünlüğünü ve hakikatini vurguladığını belirtir. Celaleddin el-Suyuti, "kum" (sizler) zamiriyle o an orada bulunanların kastedildiğini; insanın sevdiğine dokunacak kadar yakın olmasının, Allah'ın o cana olan yakınlığı karşısında bir "hiç" hükmünde olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin insanın sosyal ve biyolojik bağlarının ölüm anında nasıl koptuğunu ve insanın o an başucundaki en sevdiklerinden bile daha çok yaratıcısına yakın (muhatap) olduğunu gösteren sarsıcı bir kıyas olduğunu belirtir.
Velâkin (وَلَٰكِنْ)
İbn Fâris, l-k-n köküyle ilişkili olan bu edatın bir şeyi düzeltmek, önceki sözdeki bir zannı ortadan kaldırmak (istidrak) amacıyla kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lâkin" edatının burada bir "epistemolojik kırılma" yarattığını; dış görünüşte (zâhir) var olanla, gerçekte (hakikat) var olan arasındaki o büyük uçurumu haber verdiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu edatın "evet, siz oradasınız ama asıl gerçeği göremiyorsunuz" anlamını pekiştirerek insanın bilgisizliğini ve görme yetisinin kısıtlılığını deşifre ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'ın polemik üslubunda muhatabı kendi algı dünyasına hapseden ve onu asıl gerçekten ayıran perdeyi işaret eden retorik bir köprü olduğunu analiz eder.
Lâ tubsirûn (لَا تُبْصِرُونَ)
İbn Fâris, b-s-r kökünün temel anlamının hem gözle görmek hem de basiret ve idrak yoluyla bir gerçeğin farkına varmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "basar"ın gözün görmesini, "basiret"in ise kalbin görmesini ifade ettiğini; burada her iki görme yetisinin de ilahi yakınlığı ve canı almakla görevli olan melekleri fark etmekten mahrum kalışını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında "basar" kavramının "şehadet" (görünen) âlemiyle sınırlı olduğunu; "lâ tubsirûn" ifadesinin ise insanın "gayb" (görünmeyen) âlemine karşı olan mutlak körlüğünü ve o andaki metafiziksel çaresizliğini temsil ettiğini analiz eder. Angelika Neuwirth, bu ifadenin insanın ampirik bilgisinin sınırlarını gösteren sarsıcı bir final olduğunu; her şeye şahit olduğunu sanan insanın, aslında en büyük gerçeğe karşı "perdeli" olduğunu savunduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "lâ tubsirûn" uyarısının insanın ontolojik bir karanlık içinde olduğunu, gerçek görmenin ancak dünyevi perdelerin kalktığı o son anda başlayacağını, fakat o anki görmenin artık bir fayda sağlamayacağını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "gerçeği kavrayamıyorsunuz" anlamında bir kınama ve insanın kibrini kıran bir nihai tescil olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla