وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Vâkıa Sûresi, 46. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: vakıa suresi 46. ayet, büyük günah, ısrar, şımarıklık, vakıa 46, dünya refahı, vakıa suresi
-
"O en büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı."
Günahta Israr Etmek
Bu İlâhî beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Onlar o en büyük günahta ısrar ediyorlardı, o da şirk inancını benimsemektir. Buradaki en büyük günahın şirk dışındaki büyük günahlarda ısrar etmek, onları yapmaya devam etmek mânasına geldiği de söylenmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Israr ediyorlardı, yani yemin ediyorlar, sonra yeminleri boşa çıkıyordu, tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Onlar, Allah’ın ölen birini diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri ettiler. Aksine bu, Allah’ın bizzat üstlendiği gerçek bir vâdidir, fakat insanların çoğu bilmez”. Yani onlar, Allah’ın insanları tekrar diriltmeyeceğine dair yemin ediyorlardı, fakat Allah Teâlâ dirilteceğini haber veriyor ve onların bu yeminleri boşa çıkıyordu. İnkârcıların yeminlerinin şu âyet-i kerîmede ifade edilen sözlerine ilişkin olması da mümkündür: “Kendilerine bir mûcize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler”. Şu âyette ifade edilen yemin de olabilir: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi”. Uyarıcı geldi, fakat onlar yine doğru yola gelmediler. Mûcizeler de geldi, onlara da inanmadılar. Dolayısıyla yeminleri hep boşa çıkmıştır. Onlar tekrar diriltilmeyeceklerine dair yemin ettiklerinde, daha yeminlerini tamamladıkları sırada “hânis” olmuşlar, yani yeminlerini bozmuşlardı, çünkü ondan ümitlerini kesmişlerdi. Bu âyet Hanefî mezhebine mensup âlimlerimizin, mutlaka gökyüzüne dokunacağına dair yemin eden birinin, yeminini bitirdiğinde hânis olacağına, yani yeminini bozmuş sayılacağına dair görüşlerinin doğruluğuna işaret etmektedir.
Yorumu Yorumla
-
Yusırrûne (يُصِرُّونَ)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "s-r-r" kökünün temel anlamının bir şeyi sıkıca bağlamak, düğümlemek, bir eylemde kararlılık göstermek ve sürtünme sonucu ses çıkarmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "isrâr" kavramının günahta ısrar etmek, tövbe etmeksizin kötülükte devam etmek ve kalpteki o inkar düğümünü sımsıkı tutmak anlamına geldiğini; ayetin bağlamında sol ehlinin hakikate karşı gösterdiği o körü körüne inatçılığı ve psikolojik direnci ifade ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, fiilin geniş zaman (muzari) kipiyle gelip öncesindeki "kânû" (idiler) yardımcı fiiliyle birleşmesinin, bu inkarın ve günahkârlığın anlık bir gaflet veya hata olmadığını, aksine tüm hayata yayılan, bilinçli, kökleşmiş ve sistematik bir ahlaki bozulma (habitüs) olduğunu kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki ardışık ve vurgulu "r" seslerinin, inkarcıların kalplerindeki o katılığı, hakikate karşı gösterdikleri o sert sürtünmeyi ve esnemez direnci akustik bir gerilimle dinleyicinin zihnine kazıdığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin dönemin Mekkeli müşriklerinin sahip olduğu kibri ve statülerini korumak uğruna hakikate karşı geliştirdikleri o mutlak ve tahammül edilmez inatçılığı resmettiğini, ilahi azabın bizzat bu psikolojik "katılaşma" ve "sabitlenme" durumuna bir ceza olarak geldiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "isrâr" eyleminin insanın esnekliğini, fıtri arayışını ve hakikate açılan pencerelerini bütünüyle kapatmasını, kişinin kendi elleriyle kendi varlığını küfrün karanlığına kilitlemesini (ontolojik sabitlenme) simgelediğini belirtir.
El-Hıns (الْحِنثِ)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "h-n-s" kökünün temel anlamının günah işlemek, ahdi ve yemini bozmak, sözünden dönmek ve hakikaten batıla sapmak eylemlerini barındırdığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "hıns" kelimesinin özellikle büyük günahları ve fıtri/ilahi sözleşmeyi (ahdi) ihlal etmeyi tanımladığını; ayetin bağlamında bu kelimenin doğrudan doğruya Allah'a ortak koşmak (şirk) ve ahireti inkar etmek şeklindeki o en büyük teolojik suçu ifade ettiğini vurgular. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin klasik tefsirlerde ağırlıklı olarak "şirk" ve yalan yere yemin etmek anlamlarında tefsir edildiğini, sol ehlinin en temel vasfının tevhid akidesinden sapmak ve ilahi fıtrata ihanet etmek olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye bedevi kültüründe yemin bozmanın (hıns) en ağır sosyal ve kabilevi suçlardan biri sayıldığını; Kur'an'ın bu yerleşik hukuki/sosyal terimi alarak, insan ile yaratıcı arasındaki o dikey sözleşmenin (tevhid ve fıtrat) mutlak ihlalini anlatan devasa bir teolojik ihanet metaforuna dönüştürdüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin dönemin muhatapları için sıradan bir kabahati değil, varoluşsal bir ihaneti çağrıştırdığını, Allah'ın birliğini ve ahiret gününü yalanlamanın Kur'an terminolojisinde en ağır yemin ihlali ve ihanet olarak formüle edildiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, klasik tefsir literatüründe bu terimin sol ehlinin (ashâb-ı şimâl) cehenneme sürüklenmesine sebep olan o mutlak inkar, şirk ve ahireti yalanlama konusundaki inatçı tutumlarını özetleyen, şemsiye bir "büyük günah" kavramı olarak tam bir mutabakatla kabul edildiğini ifade eder.
El-Azîm (الْعَظِيمِ)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "a-z-m" kökünün temel olarak kemik (azm) anlamına geldiğini, oradan mecaz yoluyla bir şeyin yapısal sağlamlığını, büyüklüğünü, ihtişamını ve sınırları aşan devasa boyutunu ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "azîm" sıfatının insan idrakinin sınırlarını aşan, hacim veya mahiyet olarak sıradan ölçülerle tartılamayacak kadar büyük olan şeyleri nitelediğini; ayet bağlamında hıns (büyük günah/şirk) kelimesini sıfatlandırarak, sol ehlinin işlediği bu cürmün ilahi adalet terazisindeki o korkunç, affedilemez ve mutlak ağırlığını gösterdiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, bu sıfatın işlenen teolojik suçun boyutlarını ve vahametini pekiştirdiğini, şirkin ve inkarın diğer tüm bireysel veya sosyal günahlardan ayrılarak en tepede "mutlak yıkıcı" bir suç olarak konumlandırıldığını kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin sadece niceliksel bir büyüklüğü değil, işlenen günahın evrensel dengeyi ve fıtratı ne derece derinden sarstığını; yaratıcı ile kurulan ontolojik bağın koparılmasının evrendeki en "büyük" ihanet ve varoluşsal felaket olduğunu simgelediğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla