Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 82. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 82. Ayet

    فَلْيَضْحَكُوا قَل۪يلاً وَلْيَبْكُوا كَث۪يراًۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felyedhakû kalîlen velyebkû keśîran cezâen bimâ kânû yeksibûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yapıp ettikleri karşısında artık az gülsünler, çok ağlasınlar!

      Az gülsünler, çok ağlasınlar! Gülmenin sevinç ve mutluluktan kinaye olması uygundur. Ağlamak da üzüntüden kinayedir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Biraz sevinin ve mutlu olun, zira ahirette uzun bir şekilde ve çokça üzüleceksiniz. Bu beyanın, hakikat anlamıyla gülmek anlamında olması da mümkündür. Çünkü onlar, dünyada iken müminlere gülüyor ve alay ediyorlardı. Buna göre Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlar biraz güldüler, çünkü dünya azdır ve bitecektir. Ahirette ise çokça ağlayacaklardır, çünkü o, son bulmaz. Yapıp ettikleri karşısında.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Felyadhakû (فَلْيَضْحَكُوا)

        Sözcüğün kökü "d-h-k" harflerinden meydana gelir. Gülmek, ferahlamak, sevinçten dişleri gösterecek şekilde açılmak demektir. Başındaki "fe" (öyleyse/bunun üzerine) atıf harfi ve "lâm-ı emir" (emir/istek bildiren lâm) ile birlikte "Öyleyse gülsünler" manasında muzari fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının insanın iç dünyasındaki ferahlığın (rahatlamanın) dışa vurumu olarak yüzün açılması ve genişlemesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dahik" eylemini ruhun genişlemesi ve sevincin dışa yansıması olarak tanımlar. Ayette münafıkların savaşa gitmekten kurtuldukları için hissettikleri o hastalıklı neşeye işaret eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin başındaki emir kipinin edebi ve psikolojik sarsıcılığına (beyana) dikkat çeker. Buradaki emir, bir izin veya teşvik değil; mutlak bir tehdit ve kınama (emr-i tevbîhî) bildirir. Allah, onların geçici dünyevi kurnazlıklarıyla alay edercesine "Bırakın gülsünler bakalım" diyerek, o sevincin arkasından gelecek büyük yıkımın kesinliğini haber verir.

        Kalîlen (قَلِيلًا)

        Kelimenin kökü "k-l-l" harfleridir. Az olmak, sayıca veya miktar olarak yetersiz olmak, kısa sürmek demektir. Ayette "Felyadhakû" (gülsünler) fiilini miktar ve zaman bakımından niteleyen zarftır: "Azıcık (gülsünler)."

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının, kesretin (çokluğun) zıddı olarak bir şeyin hacim, sayı veya zaman olarak küçüklüğü ve azlığı olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki "azlık" (kıllet) kavramının zamansal (ontolojik) boyutuna işaret eder. Münafıkların o sahte gülüşleri ve siyasi başarıları, sadece şu anki dünya hayatının kısa ömrüyle (kalîl) sınırlıdır. Ahiretin sonsuzluğu hesaba katıldığında, insan ömrü boyunca atılan kahkahalar sadece "azıcık" bir andan ibarettir.

        Velyebkû (وَلْيَبْكُوا)

        Sözcüğün kökü "b-k-y" harflerinden meydana gelir. Ağlamak, gözyaşı dökmek ve hüzünlenmek demektir. Atıf harfi (ve) ve emir lâm'ıyla birlikte "Ve ağlasınlar" manasında geçer.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde içteki şiddetli acı, keder ve üzüntü sebebiyle gözden yaşların dökülmesi (bükâ) fikrinin bulunduğunu belirtir. Gülmenin zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, ağlamanın kalpteki hüznün dışarıya fiziksel (gözyaşı olarak) taşması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, münafıkların dünyasındaki bu psikolojik tersyüz oluşu tahlil eder. Münafıklar, peygamberle ve ayetlerle eğlenerek (havd/istihza) hayatı bir oyun ve alay konusu olarak görüyorlardı. Ancak "Velyebkû" (ağlasınlar) emri, bu sahte güvenlik hissinin çökeceği ve ilahi gerçeklikle karşılaştıklarında mutlak, varoluşsal bir umutsuzluğa ve hüsrana (ağlamaya) gömülecekleri nihai trajediyi (kaderi) bildirir.

        Kesîran (كَثِيرًا)

        Kelimenin kökü "k-s-r" harfleridir. Çok olmak, artmak, sayıca ve miktar olarak fazla olmak demektir. Ayette "Velyebkû" (ağlasınlar) fiilini niteleyen zarftır: "Çokça (ağlasınlar)."

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının azlığın tam zıddı olarak bir şeyin miktar, hacim ve zaman olarak büyümesi, artması olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kalîlen" (azıcık) ve "kesîran" (çokça) kelimeleri arasındaki teolojik simetriye dikkat çeker. Münafıkların dünyadaki kahkahaları matematiksel olarak ne kadar uzun sürerse sürsün (kısa ve geçicidir), ahiretteki ağlamaları (kesîran) ebediyet boyunca sürecek sınırsız bir ıstıraptır. Bu tezat, nifakın ne kadar ahmakça bir ticari takas (az bir neşeye karşılık sonsuz bir azap) olduğunu gözler önüne serer.

        Cezâen (جَزَاءً)

        Sözcüğün kökü "c-z-y" harflerinden meydana gelir. Karşılık vermek, bedelini ödemek, yerine geçmek ve hak edileni vermek demektir. Ayette "Bir ceza / bir karşılık olarak" manasında mef'ul-ü leh (sebep bildiren nesne) olarak yer alır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin tam olarak diğerinin yerini tutması, ona denk ve eşit bir karşılık olarak verilmesi (kifayet etmesi) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ceza" kavramını eylemin türüne ve ağırlığına uygun olarak verilen mükâfat veya azap olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'daki ilahi adalet (ceza) sisteminin keyfi bir intikam olmadığını, bu kelimenin kökeni itibarıyla "mutlak bir denklik ve simetri" taşıdığını ifade eder. Münafıkların sonsuza dek ağlamaları (cehennem), Allah'ın despotik bir gazabı değil; onların dünyadaki o örgütlü yalanlarının, alaylarının ve ihanetlerinin tam ve eksiksiz "bedelidir" (cezâen).

        Bi-Mâ (بِمَا)

        "Bi" (sebebiyle, karşılığı olarak) harf-i ceri ve "mâ" (şey) ism-i mevsulünün birleşimidir. "Kazandıkları o şeyler (günahlar) sebebiyle / yüzünden" manasında cezanın gerekçesini bağlar.

        Kânû (كَانُوا)

        Kelimenin kökü "k-v-n" harfleridir. Olmak, bulunmak, idi anlamlarına gelen nakıs geçmiş zaman fiilidir.

        Yeksibûn (يَكْسِبُونَ)

        Sözcüğün kökü "k-s-b" harflerinden meydana gelir. Kazanmak, çalışıp elde etmek, bir eylemi bilerek yapmak ve edinmek demektir. Kânû fiiliyle birlikte "Kazanmakta idiler / Kazandıkları (ameller)" manasında ayetin son hükmünü bildirir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın bir menfaat veya sonuç elde etmek için bizzat çaba göstermesi ve onu toplaması fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kesb" eylemini insanın kendi özgür iradesi ve çabasıyla elde ettiği (hem iyi hem de kötü) eylemlerin tümü olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, İslam ahlak felsefesindeki "kesb" kavramının taşıdığı bireysel sorumluluğu bu kelime üzerinden analiz eder. Münafıklar ilahi bir kurgunun kurbanları (kader mahkumu) değillerdir. Onlar oturmayı (muhalefeti), peygamberle alay etmeyi ve yalan yere yemin etmeyi kendi özgür iradeleriyle, sistematik ve sürekli bir eylem olarak (kânû yeksibûn) "kazanmışlar" ve kariyer edinmişlerdir. Cehennem azabı (ağlama), onların bu aktif cürümlerinin doğal hasadı ve kendi elleriyle kazandıkları (kesb) yegane sermayedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X