اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ اَوْ لَا تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ اِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْع۪ينَ مَرَّةً فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 80. Ayet
Daralt
X
-
Onların bağışlanması için Allah’a ister dua et ister etme; onların affedilmesi için yetmiş kere de dua etsen Allah onları bağışlamayacaktır. Çünkü onlar Allah ve resulünü inkar etmişlerdir. Allah günaha batmış kimseleri doğru yola iletmez.
Onların bağışlanması için Allah’a ister dua et ister etme; onların affedilmesi için yetmiş kere de dua etsen Allah onları bağışlamayacaktır. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Abdullah b. Übey öldüğünde Resulullah onun cenaze namazını kılmak istemiştir. Bunun üzerine Ömer b. Hattab elbisesinden tutarak “Allah sana bunu emretmedi” demiştir. Zira Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onların bağışlanması için Allah’a ister dua et ister etme; onların affedilmesi için yetmiş kere de dua etsen Allah onları bağışlamayacaktır.” Bunun üzerine Resulullah şöyle demiş: “Rabb’im beni muhayyer bırakmış, ister yap ister yapma buyurmuştur.” Bazı rivayetlerde Hz. Ömer’in ona “bağışlama dileme! Zira Allah sana bunu yasaklamıştır” dediği nakledilmektedir. Bunun üzerine Resulullah “Ey Ömer! Yetmiş bir defa bağışlanma dilemeyeyim mi?” buyurmuş veya buna benzer bir söz söylemiştir. Bu sırada Allah, “Bağışlanmaları için Allah’a dua etmişsin veya etmemişsin onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamayacaktır” mealindeki beyanı indirmiştir. Fakat bu gerçeğe uzak bir yorumdur ki Resulullah ayetten söz konusu meselede tercih hakkı olduğunu anlıyor, Hz. Ömer ise onun böyle davranmasını engelliyor! Bu meselede tercih hakkının olduğunu anlamak veya bunun belirleme anlamında olması yahut bu ayetin Münafikun sılresindeki ayetle neshedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü bu hitap, tehdit ifade etmektedir (vaid). Tehdit için nesih söz konusu değildir. Bu ayetin yorumu -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyledir: Eğer sen onlar için bağışlanma dilersen, senin bu bağışlama talebin reddedilen, dolayısıyla icabet edilmeyen türden değildir. Fakat onlar Allah’ı ve resılünü inkar etmiş bir topluluktur. Sen benim hükmümden biliyorsun ki bu hal üzere ölen kimseyi ben bağışlarnam. Bu beyan, Resulullah’ın bu konuda mazur olduğu, ancak onlar için bağışlama dilernesinin nehyedildiği manasına gelmektedir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Müşrikler akraba bile olsalar peygamber de müminler de onların bağışlanmalarım dileyemezler”. Cenab-ı Hak münafıkların ortak koşmalarım, Allah’ı ve resulünü inkar etmelerini bilmiş, onların bağışlanmaları için dua etmesini yasaklamıştır. Zira bunun, Allah’ın, onların inkarcılıklarım resulüne bildirmesinden önce olması mümkün değildir. Dolayısıyla bu durum, bunu bildikten sonra Allah’ın onu yasakladığım göstermektedir. Yine bu ayette Mutezile’nin “büyük günah işleyen bağışlanmaz” şeklindeki görüşünün reddine dair delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, onların Allah’ı ve resulünü inkar etmeleri sebebiyle bağışlanmayacaklarım bildirmiştir. Bu, Allah’ı ve resulünü inkar etmemiş kimsenin bağışlanabileceğini, onun için şefaatin olduğunu ve büyük günah işleyenin kafır olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla bu durum, belirtmiş olduğumuz yorumun doğru olduğunu göstermektedir.
Allah'tan bağışlama dilerne ve başkasına şefaat etme, sadece insanların seçkin olanlarına ait bir durumdur. Bu seçkin insanlar resuller ve nebilerdir. Bu, dünyadaki şu duruma benzemektedir: Yeryüzünün krallarına, onlar nezdinde seçkin olan kimseler dışında hiç kimse başkasına olan ihtiyaç durumunu sunmaz. Yine sadece onlar katında şeref ve mevki sahibi kimseler, başkalarına şefaatçi olabilirler. Fakat Cenab-ı Hak bizim dışımızdaki insanlar hakkında bağışlama dileğinde bulunmamıza şu ilahi beyanla izin vermiştir: “Bunların ardından gelenler de ‘Ey Rabb’imiz! Bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla’ derler”. “Bağışlanmaları için Allah’a dua etmişsin veya etmemişsin onlar için birdir. Allah onları asla bağışlamayacaktır” mealindeki beyan nazil olunca bu ayetteki “aleyhim” (عليهم) ifadesi “indehum” ( عندهم) anlamındadır. Yani bağışlanmaları için dua etmişsin veya etmemişsin bu, onlar açısından birdir. Onların Resulullah’tan bağışlanmaları için dua talep etmeleri, Hz. Peygamber’le alay etmek içindir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Arap kabilelerinden savaşa katılmayanlar sana, ‘Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu, bu yüzden Allah’ın bizi bağışlamasını iste’ diyeceklerdir”. Onların “Bizim bağışlanmamız için dua et” şeklindeki sözleri, bu yoruma göre alay konumundadır. “Onlar için birdir” mealindeki beyan şu manaya gelebilir: Yani bağışlanmaları için dua etsen de etmesen de Allah katında birdir. Zira O, Allah’ı ve resılünü inkar ettikleri için onları bağışlamaz.
Yetmiş kere de bağışlanmaları için dua etsen. Bu beyanda yetmiş sayısının bildirilmesi, yetmişin bağışlanma talebinde en üst sınır ve zirve olmasındandır. Rivayet edildiği ne göre Resulullah her gün yetmiş defa bağışlanmak için dua (istiğfar) ediyordur. Dolayısıyla Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Sen bu bağışlanma dileğinde en üst sınıra ulaşsan da onlar bağışlanmayacak ve bu durum onlara fayda vermeyecektir.
Allah günaha batmış kimseleri doğru yola iletmez. Günahı tercih ettikleri vakitte. Veya Allah, bu dünyadaki günahkarlıkları sebebiyle -eğer bu hal üzere ölürlerse- onları ahirette cennet yoluna iletmez.
Yorum
-
İstağfir (اسْتَغْفِرْ)
Sözcüğün kökü "ğ-f-r" harflerinden meydana gelir. Örtmek, gizlemek, korumak ve bağışlanma dilemek demektir. İstif'al babında emir kipi olarak "Bağışlanma dile / İstiğfar et" manasında yer alır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin üzerini örtmek, onu kirden veya görünmekten koruyarak saklamak fikrinin bulunduğunu belirtir. Miğfere (başlık) bu ismin verilmesi, başı darbelere karşı koruyup örtmesindendir.
Râgıb el-İsfahânî, "gufran" kavramını, Allah'ın kulunu azaptan koruması ve günahının üzerini örtmesi; "istiğfar" eylemini ise kulun bu korumayı söz ve eylemle (aktif bir çabayla) Yaratıcı'dan talep etmesi olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye toplumunda Allah ile kul arasında böyle bağışlayıcı/koruyucu (istiğfar) kişisel bir ilişkinin bulunmadığını tahlil eder. Kur'an, istiğfarı teolojik bir eyleme dönüştürmüştür. Ayette peygamberin kendi şahsi inisiyatifiyle ve merhametiyle o münafıklar için affedilmeyi (istiğfarı) talep etmesi işlenir.
Lehüm (لَهُمْ)
Harf-i cer (li) ve çoğul üçüncü şahıs zamirinden (hüm) oluşur. "Onlar için / Onların lehine."
Ev (أَوْ)
Arapçada atıf (seçenek) edatıdır. "Veya, yahut" anlamlarına gelir. Cümlede iki karşıt durumu (bağışlanma dilemek ile dilememek) birbirine bağlar.
Lâ Testağfir (لَا تَسْتَغْفِرْ)
"ğ-f-r" kökünden türeyen istif'al babındaki muzari fiilin, olumsuzluk/yasaklama edatıyla (lâ) kullanımıdır. "Bağışlanma dileme" demektir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "İstağfir... ev lâ testağfir" (Bağışlanma dile veya dileme) kalıbındaki edebi sanata (tesviye / eşitleme) dikkat çeker. Kur'an, peygamberin merhametinden doğan eylemi (istiğfarı) ile o eylemsizlik halini eşitler. Yani "Ne yaparsan yap sonuç değişmeyecektir, çaban boştur" mesajı vererek, münafıklar için ilahi rahmet kapılarının (ve şefaat ihtimalinin) mutlak ve kesin olarak kapandığını o sarsıcı üslubuyla yüzlerine çarpar.
Lehüm (لَهُمْ)
"Onlar için."
İn (إِن)
Arapçada şart edatıdır. "Eğer, şayet" anlamlarına gelir. İmkansız veya çok zor bir ihtimali varsayımsal olarak kurgulamak için cümleyi başlatır.
Testağfir (تَسْتَغْفِرْ)
"Eğer bağışlanma dilersen." Şart fiilidir.
Lehüm (لَهُمْ)
"Onlar için."
Seb'îne (سَبْعِينَ)
Sözcüğün kökü "s-b-a" harflerinden meydana gelir. Yedi (7) sayısından türetilmiş "yetmiş (70)" rakamıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu rakamın (seb'îne) tarihsel ve lengüistik (dilbilimsel) anlamına işaret eder. Klasik Arapçada 7, 70 veya 700 gibi rakamlar matematiksel (sayısal) bir kesinlik ifade etmekten ziyade; kinaye yoluyla "kesret" (çokluk, sayısızlık ve sonsuzluk) ifade eden deyimsel kullanımlardır. "Yetmiş defa bağışlanma dilersen" ifadesi, "sonsuza kadar, durmaksızın, elinden gelen en son hadde kadar af dilesen bile" manasını taşıyan ontolojik bir imkansızlık vurgusudur.
Merraten (مَرَّةً)
Kelimenin kökü "m-r-r" harfleridir. Geçip gitmek, devam etmek ve defa/kere demektir. Ayette "yetmiş defa / yetmiş kere" anlamında temyizdir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin kendi yolunda veya hali üzere kesintisizce geçip gitmesi ve hareketin tekrarlanması olduğunu belirtir.
Fe Len Yağfirallâhu (فَلَن يَغْفِرَ اللَّهُ)
"Fe" (sonuç bildiren atıf harfi), "Len" (gelecek zamanı kesin olarak olumsuzlaştıran edat), "Yağfira" (bağışlar) muzari fiili ve "Allah" lafzının (fail) birleşimidir. "Allah onları asla / kesinlikle bağışlamayacaktır."
Râgıb el-İsfahânî, "len" edatının eylemi ebediyen ve mutlak bir şekilde ortadan kaldırdığını belirtir. Peygamberin şefkati ne kadar büyük olursa olsun, ilahi adalet münafıkların suçunu silmeyi (gufranı) kalıcı olarak reddetmiştir.
Lehüm (لَهُمْ)
"Onları (onlar için)."
Zâlike (ذَٰلِكَ)
Arapçada işaret zamiridir. "İşte bu, şu anlatılan (bağışlanmama durumu)" anlamlarına gelir. Cümlenin mübtedası (öznesi) olarak, verilen mutlak ilahi ret kararının asıl sebebini (illetini) açıklamaya başlar.
Bi-Ennehüm (بِأَنَّهُمْ)
"Bi" (sebebiyle, yüzünden) harf-i ceri, "enne" (şüphesiz/muhakkak ki) tekit edatı ve "hüm" (onlar) zamirinden oluşur. "Şüphesiz onların ... olması sebebiyle / yüzünden" manasında hukuki gerekçeyi bağlar.
Keferû (كَفَرُوا)
Kelimenin kökü "k-f-r" harfleridir. Örtmek, gizlemek ve hakikatin üstünü kapatmak demektir. Geçmiş zaman çoğul fiili olarak "İnkar ettiler / kâfir oldular" manasında cezanın gerekçesidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının ilahi hakikati veya nimeti inatla örtmek (küfür) fikri olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, münafıkların eyleminin neden doğrudan "küfür" olarak etiketlendiğini analiz eder. Izutsu'ya göre küfür, sadece pasif bir bilgisizlik değil; hakikatin kaynağına (Allah ve Resulüne) karşı yürütülen aktif, agresif ve yıkıcı bir örtbas faaliyetidir. Affedilmemelerinin sebebi basit bir günah işlemeleri değil; imanın temellerini (otoriteyi) kasten yıkmaya (küfür) yeltenmeleridir.
Billâhi (بِاللَّهِ)
"Allah'ı (inkar ettikleri için)."
Ve Resûlihî (وَرَسُولِهِ)
"Ve O'nun Elçisini." Sözcüğün kökü "r-s-l" (göndermek) harfleridir. Münafıkların (Tebük seferinden kaçmaları, sadakalarla alay etmeleri vb. eylemlerle) kime savaş açtıkları netleşir. İtaat makamı nasıl birleşikse, inkarın ve ihanetin muhatabı da birleşiktir (Allah ve elçisi).
Vallâhu (وَاللَّهُ)
"Ve Allah..." Yeni cümlenin faili ve mutlak otorite kaynağıdır.
Lâ Yehdî (لَا يَهْدِي)
Sözcüğün kökü "h-d-y" harflerinden meydana gelir. Doğru yolu göstermek, rehberlik etmek, nazikçe yönlendirmek ve hidayet etmek demektir. Olumsuz muzari fiil olarak "Doğru yola iletmez / Hidayet vermez" manasında geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir kimseye varmak istediği hedefe ulaşması için öncülük etmek, yol göstermek ve ona yumuşaklıkla lütufta bulunmak fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramını, kişinin hedefine ulaşması için ona lütuf ve şefkatle rehberlik edilmesi olarak tanımlar. Allah, kendi iradeleriyle hakikate savaş açan karakterlere zorla bu "lütufta" bulunmaz.
El-Kavme (الْقَوْمَ)
Kelimenin kökü "k-v-m" harfleridir. Ayakta durmak ve bir işi üstlenmek anlamlarından türeyerek, toplumsal işleri birlikte göğüsleyen zihniyet veya insan topluluğuna "kavm" denilmiştir. "O topluluğu."
El-Fâsikîn (الْفَاسِقِينَ)
Sözcüğün kökü "f-s-k" harflerinden meydana gelir. Yoldan çıkmak, sınırı aşmak, kabuğunu yırtmak, itaatsizlik etmek ve ilahi yasayı çiğnemek demektir. Çoğul ism-i failin nasb (nesne) hali olarak "Yoldan çıkan / fâsıklık eden o topluluğu" manasında ayetin son kelimesidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir şeyin kendi koruyucu örtüsünden, sınırından veya kabuğundan dışarı fırlaması (fesekat) olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, münafıkların eylemlerinin en nihayetinde neden "fısk" kelimesiyle damgalandığına işaret eder. Onlar sadece kalplerinde inancı saklayan kâfirler değil; aynı zamanda İslam devletinin, ahlakının ve güvenliğinin koruyucu "kabuğunu yırtan", sistemi içeriden tahrip eden aktif bozguncular, yani "fâsıklardır". Allah, fıtratı kasten bozan (fâsık) bir sosyolojiye, hidayet (yol göstericilik) yasasını işletmez. Hidayetten mahrumiyet, onların kendi tercihlerinin ontolojik sonucudur.
Yorum
Yorum