وَمَا مَنَعَهُمْ اَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ اِلَّٓا اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِه۪ وَلَا يَأْتُونَ الصَّلٰوةَ اِلَّا وَهُمْ كُسَالٰى وَلَا يُنْفِقُونَ اِلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 54. Ayet
Daralt
X
-
Yaptıkları harcamaların kabul edilmesine engel olan esas sebep de şudur: Onlar Allah'ı ve peygamberini tanımadılar; namaza da ancak üşene üşene gelirler ve harcamalarını gönülsüz olarak yaparlar.
Yaptıkları harcamaların kabul edilmesine engel olan esas sebep de şudur: Onlar Allah'ı ve peygamberini tanımadılar; namaza da ancak üşene üşene gelirler ve harcamalarını gönülsüz olarak yaparlar. Bu ayette iki yön vardır. Bunlardan biri Hz. Muhammed'in (s.a.) nübüvvetini ispat etmektir. Çünkü o, onların namaza üşene üşene geldiklerini bildirmiştir. Halbuki zahirde onlar, namaza müminlerin geldiği gibi geliyorlardı. Sonra o, onların namaza üşene üşene geldiklerini bildirmiştir. Bu durum, onun bunu Allah'tan öğrendiğini göstermektedir. Aynı şekilde o, onların harcamalarını gönülsüz olarak yaptıklarını bildirmiştir. Halbuki onlar zahirde müminlerin onayını almak için riyakârlık yaparak harcama yapıyorlardı. Sonra o, onların gizli dünyalarında gönülsüz olduklarını bildirmiştir. Bu durum, onun bunu Allah'tan öğrendiğine deIalet eder.
İkincisi şudur: Allah'a yakınlık ve ibadetlerin kabul edilmesi ancak imanın hakikatiyle gerçekleşir. İman bu ibadetlerin yerine gelme ve yakınlığın kabul edilme şartıdır. Yoksa bu ibadetlerin kendileri iman değildir. Çünkü onlar zahirde iman ettiklerini açıklıyorlar, inkâr ettiklerini ise gizliyarlardı. Bu, belirtmiş olduğumuz durumu göstermektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Namaza da ancak üşene üşene gelirler. Âyetteki kelime, "Küsâlâ" (كسالى) "Keslâ" (كسلى) ve "Kesâlâ" (كسالى) şeklinde de olmak üzere üç şekilde kullanılır. Hepsinin anlamı ise aynıdır. Bu mana da, onların namaza ancak ağır davranarak geldikleridir. Çünkü onlar bunu Allah'a yakınlık olarak görmüyorlardı.
Yorum
-
Mene'ahüm (مَنَعَهُمْ)
Sözcüğün kökü "m-n-a" harflerinden meydana gelir. Engel olmak, alıkoymak, yasaklamak ve mahrum bırakmak demektir. Ayette, olumsuzluk/soru edatıyla birlikte "Onları engellemedi / alıkoymadı" (ve mâ mene'ahüm) manasında geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeye ulaşmayı imkansız kılacak şekilde araya girmek, korumak ve sıkıca tutarak esirgemek fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, men' eylemini, bir işin gerçekleşmesine fiziki veya şer'i (hukuki) bir engel koymak olarak tanımlar. Ayette münafıkların infaklarının (maddi yardımlarının) Allah katında kabul edilmesinin önüne çekilen ilahi set (engel), onların ekonomik yetersizlikleri değil, bizzat kendi teolojik sapkınlıklarıdır.
Tukbele (تُقْبَلَ)
Kelimenin kökü "k-b-l" harfleridir. Karşılamak, yüzünü dönmek, almak ve rıza göstermek demektir. Edilgen (meçhul) muzari fiil olarak "kabul edilmesi" manasında geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde iki şeyin yüz yüze gelmesi ve birinin diğerine rıza ile yönelip sunulan şeyi geri çevirmemesi fikrinin yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kabul (tekabbül) kavramını, sunulan bir amelin veya nesnenin, o eylemi yapanın niyetindeki ihlas (samimiyet) sebebiyle Allah tarafından hoşnutlukla alınması olarak tanımlar.
Nefakâtühüm (نَفَقَاتُهُمْ)
Sözcüğün kökü "n-f-k" harflerinden meydana gelir. Tüketilen mal, harcama ve elden çıkarılan değer anlamına gelen "nafaka" kelimesinin çoğulu (nafakât) ile iyelik zamirinin (hüm) birleşimidir: "Onların harcamaları / verdikleri mallar."
İbn Fâris, kökün asıl manasının bir şeyin bitmesi, tükenmesi ve bulunduğu yerden çıkıp gitmesi olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, münafıkların yaptıkları mali yardımlara (nafakalara) Kur'an'ın yaklaşımını analiz eder. İman ile beslenmeyen her mali harcama, dinen infak değil, sadece bencilce bir dünyevi yatırım ve toplum içinde itibar satın alma çabasıdır. Kök olarak aynı harflerden (n-f-k) türeyen "nifak" (ikiyüzlülük) ile "nafaka" (harcama) bu ayette yan yana gelerek, inançsız bir zihinden çıkan servetin teolojik olarak geçersizliğini ilan eder.
Keferû (كَفَرُوا)
Kelimenin kökü "k-f-r" harfleridir. Örtmek, gizlemek, nimetin üstünü kapatmak ve inkar etmek demektir. Ayette, infakların reddedilmesinin asıl sebebi (illeti) olarak geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde ilahi hakikati inatla kendi vicdanına karşı örtmek fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, küfrü, nimete karşı nankörlük ve dini gerçekleri kasten örtbas etmek olarak tanımlar. Münafıkların verdikleri nafakaların "kabul edilmesini engelleyen" asıl hukuki gerekçe, onların Allah'a ve peygambere karşı takındıkları bu mutlak "küfür" (inkar) halidir. Eylem şeklen doğru görünse de, inançtaki çürüme (küfür) o ameli kökünden iptal eder.
Ye'tûne (يَأْتُونَ)
Sözcüğün kökü "e-t-y" harflerinden meydana gelir. Gelmek, varmak, ulaşmak, bir işi yapmak ve getirmek demektir. Geniş zaman çoğul fiili olarak "Gelirler" anlamını taşır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının bir hedefe doğru yönelip o noktada bizzat hazır bulunmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ityan" eyleminin sadece bedensel bir geliş değil, aynı zamanda kalbin ve iradenin de o yöne doğru meyletmesi olarak kullanıldığını söyler.
Es-Salâte (الصَّلَاةَ)
Kelimenin kökü "s-l-v" harfleridir. Dua etmek, yönelmek, ibadet etmek ve yakarmak demektir.
Arthur Jeffery, bu kelimenin kökeni itibarıyla Aramice ve Süryanicedeki "slotha" (dua/ibadet) kelimesiyle etimolojik bağına işaret eder. Kur'an, bu kadim terimi alarak, bedensel hareketleri ve içsel teslimiyeti barındıran spesifik bir kurumsal ibadete (namaza) dönüştürmüştür. Ayette münafıkların sadece infakları (mali ibadetleri) değil, bu temel kurumsal ibadetleri (namazları) ile kurdukları hastalıklı ilişki ifşa edilir.
Küsâlâ (كُسَالَىٰ)
Sözcüğün kökü "k-s-l" harflerinden meydana gelir. Üşenmek, tembellik etmek, gevşeklik göstermek ve ağır davranmak demektir. Ayette hal (durum) zarfı olarak "tembeller olarak / üşene üşene" manasında geçer.
İbn Fâris, bu kökün temelinde canlanmanın (neşat) ve diriliğin zıddı olan; insanın ruhuna ve bedenine çöken, onu yapması gereken işten alıkoyan bir ağırlık, uyuşukluk fikrinin yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kesel" kavramını, insanın gücü yettiği halde, içindeki isteksizlikten ve amelin ahiretteki değerine inanmamasından dolayı eylemi ağır ve gönülsüzce yapması olarak tanımlar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimedeki psikolojik röntgene (beyana) dikkat çeker. Münafık, toplum içinde deşifre olmamak için namaza (cemaate) katılmak zorundadır. Ancak kalbinde iman olmadığı için, bedenini o ibadet alanına taşımak ona ontolojik olarak ağır bir yük (angarya) gibi gelir. "Küsâlâ" kelimesi, inançsızlığın bedene yansıyan fiziksel ağırlığı ve bitkinliğidir.
Yünfikûne (يُنفِقُونَ)
Sözcüğün kökü "n-f-k" harfleridir. Harcamak, sarf etmek ve malı elden çıkarmak demektir. Olumsuzluk edatıyla (ve lâ yünfikûne) "Harcamazlar" anlamında, şartlı bir eylem cümlesidir.
İbn Fâris, bu kökün doğrudan malın sahibinin elinden çıkıp azalmasına yönelik fiil olduğunu belirtir.
Kârihûn (كَارِهُونَ)
Sözcüğün kökü "k-r-h" harflerinden meydana gelir. Çirkin görmek, hoşlanmamak, iğrenmek, tiksinmek ve zoruna gitmek demektir. Ayetin sonunda çoğul ism-i fail olarak "istemeyenler, tiksinenler, zoruna gidenler" manasında, münafıkların infak sırasındaki ruh halini niteler.
İbn Fâris, kökün asıl manasının nefsin bir şeyi çirkin bulup ondan uzaklaşması, insanın iç dünyasına ağır ve nahoş gelen bir durumu zoraki karşılaması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kerh kavramını insanın tabiatına, inancına veya hırslarına aykırı bulduğu için bir eylemi baskı altında, sevmeyerek yapması olarak açıklar. Münafıkların malını harcaması, bir cömertlik değil; Müslüman toplumdan dışlanmamak ve statülerini korumak için ödedikleri zorunlu bir "haraç" psikolojisine dayanır. Bu yüzden ibadeti (namazı) "küsâlâ" (üşenerek), mali harcamayı (infakı) da "kârihûn" (zorlarına giderek / tiksinerek) yaparlar.
Yorum
Yorum