Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tevbe Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tevbe Sûresi, 30. Ayet

    وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌۨ ابْنُ اللّٰهِ وَقَالَتِ النَّصَارَى الْمَس۪يحُ ابْنُ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ قَوْلُهُمْ بِاَفْوَاهِهِمْۚ يُضَاهِؤُ۫نَ قَوْلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُۜ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُۘ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekâleti-lyehûdu ‘uzeyrun-ibnu(A)llâhi vekâleti-nnasârâ-lmesîhu-bnu(A)llâh(i)(s) żâlike kavluhum bi-efvâhihim(s) yudâhi-ûne kavle-lleżîne keferû min kabl(u)(c) kâtelehumu(A)llâh(u)(c) ennâ yu/fekûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yahudiler 'Üzeyir Allah'ın oğludur' dediler, hıristiyanlar da 'Mesih (İsa) Allah'ın oğludur' dediler. Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde ağızlarından çıkan sözlerdir. Allah onları kahretsin! (Gerçeklerden) nasıl da yüz çeviriyorlar!

      Yahudiler 'Üzeyir Allah'ın oğludur' dediler, hıristiyanlar da 'Mesih (İsa) Allah'ın oğludur' dediler. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yerküre ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahman'a çocuk yakıştırıyorlar". Cenâb-ı Hak, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'ın çocuğu bulunduğuna dair söyledikleri yalan ve iftiranın büyüklüğü sebebiyle göklerin neredeyse çatlayacağını, yerin yarılacağını ve dağların yıkılacağını bildirmiştir. Sonra O, bu sözleri söyleyenleri açıklayarak şöyle buyurmuştur: Yahudiler 'Üzeyir Allah'ın oğludur' dediler, hıristiyanlar da 'Mesih (İsa) Allah'ın oğludur' dediler. O, -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- onların birkaç sebepten dolayı Allah hakkında bu sözleri söylediklerini bildirmiştir. Bu sebeplerden biri bunda Hz. Muhammed'in (a.s.) nübüvvetini ispat etmeye dair delil olmasıdır. Çünkü bu dinlere mensup olanların sonrakileri bunu söylememişlerdir. Fakat onların öncekileri bunu söylemiş, fakat bunu gizlemişlerdir. Onlar bunu Resûlullah'tan gizledikleri halde Resûlullah, öncekilerin bu sözleri söylemiş olduklarını bildirmiştir, ta ki onlar kendisinin, bunu Allah katından öğrenmiş olduğunu bilsinler.

      İkincisi: Cenâb-ı Hak, resûlüne öncekilerin sefihliklerini bildirmekte ve onun, bunların şimdiki sefihliklerine karşı sabretmesini sağlamaktadır ki Resûlullah, bunların sefihliklerine ve eziyetlerine sabretsin.

      Üçüncüsü: Cenâb-ı Hak, bunların Allah'ı insanlara benzeten zümreden olduklarını bildirmektedir. Çünkü yaratılmış bir insanı ona nispet ettiler ve dediler ki "falan kişi O'nun oğludur:' Çünkü onlar bu kişide bazı haller gördüler. Şayet onlar Allah'ı, yaratılmış varlıklara benzetmeselerdi bu söylediklerini söylemezler ve inanmış oldukları teşbih benzeri inançları benimsemezlerdi. En doğrusunu bilen Allah'tır.

      Bunlar, ağızlarından çıkan sözlerdir. Yani bunlar, onların bu konuda kesin delil olmaksızın söyledikleri sözlerdir. Veya onları buna yöneltecek kendilerine gelen deliller olmaksızın bu sözleri ağızlarıyla söylediler.

      Daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde. Bunlardan önce bu sözlerin benzerini söyleyen kimselerin bulunmuş olması muhtemeldir. Bu beyan şu anlama da gelebilir: Daha önceki inkârcıların şirk, inkâr ve bunun dışında Allah'a yalan ve iftira içeren sözlerine benzer biçimde. Tıpkı "Kalpleri hep birbirine benziyor!" mealindeki ilâhi beyanda bildirildiği gibi. Yani inkâr etmekte. Yine bu, "Böylece Allah ölüleri diriltir" mealindeki beyanda bildirilen durum gibidir. O, bütün ölüleri, Bakara süresindeki bu âyette bildirildiği üzere, ölüye ineğin bir parçasıyla vurarak dirilttiği gibi diriltmeyecektir, fakat onları bir şekilde diriltecektir. Daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde mealindeki beyanı buna göre anlaşılır. Burada inkârın kendisi kastedilmektedir. Yine bu beyan şu anlama da gelebilir: Hıristiyanların sözü yahudilerin sözüne benzemektedir. "Mudahe'et" (المضاهاة) benzemek ve benzetme demektir. Daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde. Yani hıristiyanların İsa için "o Allah'ın oğludur" sözleri daha önce yahudilerin "Üzeyir Allah'ın oğludur" sözlerine benzemektedir. Dolayısıyla İsa konusunda hıristiyanların durumu, kendilerinden önce yahudilerin Üzeyir'e dair durumları gibidir.

      Allah onları kahretsin! (Gerçeklerden) nasıl da yüz çeviriyorlar! Bu, kötü söz ve davranış sırasında bir yarar elde edilmeksizin kullanılan bir lanet ifadesidir. Nasıl da yüz çeviriyorlar! Bu beyan şu anlama gelebilir: Bu yalanları nereden uyduruyorlar ve bir delilleri olmaksızın Allah'a iftira atıyorlar. Nasıl da yüz çeviriyorlar! Bu beyan şu manaya da gelebilir: Yani kendilerine gelen bir yarar olmaksızın nasıl yüz çeviriyorlar?

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        yehûd (الْيَهُودُ)

        Kök: h-v-d

        İbn Fâris, h-v-d kökünün Arapçada sükûnetle hareket etmek, yavaşça dönmek ve tövbe etmek anlamlarına geldiğini belirtir. "Hâde" fiili bir kimsenin hatasından dönmesini ifade eder; nitekim bu ismin, İsrailoğullarının buzağıya tapma günahından sonra "Biz sana döndük (hudnâ)" demelerinden neşet ettiğini, dolayısıyla ismin tövbe edenler anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, İbn Fâris ile uyumlu olarak kelimenin kök anlamının hakka dönmek olduğunu belirtir ve bu topluluğa Yahudi denmesinin temelinde yatan amilin, Musa'ya verdikleri tövbe sözü olduğunu dilbilimsel bir temele dayandırır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça "tövbe etmek" kökünden türediği yönündeki klasik Arap filolojisi izahlarını halk etimolojisi (folk-etymology) olarak değerlendirir. Ona göre bu kelime, İbranice "Yehudah" (Yahuda) isminden türeyen Aramice "Yehuday" kelimesinin İslam öncesi dönemde Arapçaya ödünçlenmiş halidir. Kelime teolojik bir tövbeden ziyade, doğrudan etnik ve dini bir kimliği tanımlayan yabancı kökenli bir isimdir.

        Theodor Nöldeke, kelimenin Süryanice/Aramice kökenli olduğu konusunda Jeffery'yi destekler. "Yihudaye" formunun Arap fonetiğine "yehûd" olarak uyarlandığını; Kur'an'ın bu kelimeyi etimolojik kökünden (tövbe) ziyade, o dönemdeki spesifik bir dini grubu isimlendirmek ve bu ayetteki bağlamıyla onların teolojik sapmalarını eleştirmek için tarihsel bir kimlik vurgusuyla kullandığını belirtir.

        uzeyr (عُزَيْرٌۨ)

        Kök: u-z-r

        İbn Fâris, u-z-r kökünün Arapçada desteklemek, yardım etmek, saygı göstermek ve bazen de kınamak/terbiye etmek anlamlarına geldiğini söyler. Ancak "Uzeyr" isminin bu kökten doğrudan türeyip türemediği konusunda, özel isimlerin farklı kurallara tabi olabileceğini ima eder.

        El-Cevâlîkî, "Uzeyr" kelimesinin saf Arapça olmadığını, yabancı (A'cemî) kökenli bir ismin Arapçalaştırılmış hali olduğunu kati bir şekilde belirtir.

        Arthur Jeffery, Uzeyr isminin İbranice "Ezra" (Azra) isminin Arapçalaşmış hali olduğunu teyit eder. Arapların yabancı isimleri kendi dillerine uyarlarken sıklıkla küçültme/sevgi ifade eden (ism-i tasgir) "fu'ayl" kalıbını kullandıklarını, Ezra'nın da bu ses uyumuyla "Uzeyr" formuna dönüştüğünü dilbilimsel kanıtlarla açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, bu ayette geçen "Uzeyr Allah'ın oğludur" iddiasının tarihsel ve teolojik arka planını analiz eder. Yahudi ana akım teolojisinde böyle bir dogma olmadığını belirterek, Kur'an'ın burada Geç Antik Çağ'da yaşamış marjinal bir Yahudi fırkasının Ezra'ya duyduğu aşırı hürmeti (apokaliptik bir figür veya melek/Metatron ile özdeşleştirme durumunu) ele aldığını, ismin etimolojik aktarımının bu spesifik teolojik tartışma üzerinden yürüdüğünü ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ve bağlamın analizinde, Uzeyr'in (Ezra) Babil sürgünü sonrası Tevrat'ı yeniden derleyen kişi olarak Yahudiler nezdinde kurtarıcı bir figür olduğuna dikkat çeker. Öztürk'e göre Kur'an, Medine'deki belirli bir Yahudi grubunun Uzeyr'e duyduğu bu olağanüstü tazimi ve metafizik yüceltmeyi, tevhit inancına aykırı bulduğu için "Allah'ın oğlu" kavramsallaştırması üzerinden, yani inancın şirk boyutuna varması üzerinden tenkit etmektedir.

        nasârâ (النَّصَارَى)

        Kök: n-s-r

        İbn Fâris, n-s-r kökünün temel anlamının yardım etmek, destek olmak ve birine arka çıkmak olduğunu belirtir. Bu kelimenin Hristiyanları tanımlamak için kullanılmasının, İsa'nın Nasıra (Nâsıra) kasabasından olmasına veya İsa'nın "Allah'a giden yolda yardımcılarım kimdir?" sorusuna verdikleri "Biziz" şeklindeki destek (nasr) cevabına dayandığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, klasik filolojik yaklaşımı sürdürerek bu ismin kaynağını hem coğrafi bir yer olan Nasıra'ya mensubiyete hem de havarilerin İsa'ya yardım etme iradesine bağlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin coğrafi "Nasıra" (Nazareth) isminden türediğini kabul etmekle birlikte, doğrudan Arapça "yardım" kökünden türetilmesinin zorlama olduğunu savunur. Kelimenin Hristiyan Aramicesi ve Süryanicedeki "Nasrāyē" (Nasıralılar) teriminin doğrudan Arapçaya geçmiş bir formu olduğunu, bu ismin Ortadoğu'da Hristiyanları tanımlayan en yaygın kelime olduğunu belgeler.

        Christoph Luxenberg, kelimenin Süryani-Arami köklerini inceleyerek, Kur'an'ın Hristiyanları tanımlamak için doğrudan onların kendi dillerinde kullandıkları "Nasıralı" kimliğini ödünçlediğini teyit eder. Luxenberg, bu kullanımın Kur'an'ın Süryanice dini terminoloji ile olan derin bağının bir göstergesi olduğunu savunur.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin Aramice kökeninden Arapçaya geçiş sürecini kabul etmekle beraber, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak kelimenin "yardımcılar" kök anlamı ile Hristiyanların tarihsel tutumları arasında anlamsal bir ironi ve semantik bir zenginlik yarattığını belirtir. Yardımcı olma iddiasındaki bir topluluğun, bu ayette eleştirildiği üzere inançta sapmaya düşmesi etimolojik bir tezat oluşturur.

        mesîh (الْمَس۪يحُ)

        Kök: m-s-h

        İbn Fâris, m-s-h kökünün eli bir şeyin üzerinde gezdirmek, silmek, sıvazlamak ve dokunmak anlamlarına geldiğini açıklar. Mesih kelimesinin, mübarek kılındığı için (üzeri bereketle sıvazlanmış) veya hastaları dokunarak iyileştirdiği için İsa'ya verilmiş bir sıfat olduğunu; ayrıca yeryüzünü çokça dolaşmasından (mesaha'l-ard) dolayı bu ismi almış olabileceğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "mesh edilmiş", yani ilahi bir lütufla yıkanmış veya kutsal yağ ile ovulmuş kişi olarak tanımlar. Bağlamı itibarıyla bu kelime, İsa'nın özel statüsünü ve Allah tarafından seçilmişliğini ifade eden bir unvandır.

        Celaleddin el-Suyuti, "Mesih" kelimesini Kur'an'daki Arapçalaşmış (müarreb) kelimeler listesine dahil eder ve kelimenin aslen İbranice veya Süryanice kökenli dini bir unvan olduğunu kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça dokunmak/silmek fiillerinden türediği iddialarını reddeder. Bunun doğrudan Aramice "Mešīḥā" veya Süryanice "Mšīḥā" (Meshedilmiş olan/Yağlanmış olan) kelimesinin Arapça formuna sokulmuş hali olduğunu, Hristiyanların kullandığı "Christos" unvanının Sami dillerindeki karşılığının hiçbir değişikliğe uğramadan Kur'an'a girdiğini doğrular.

        Toshihiko Izutsu, Mesih kelimesinin Kur'an'daki semantik serüvenini inceler. Kelimenin Hristiyan teolojisindeki kurtarıcı/tanrısal unvan formundan çıkarılıp, Kur'an'ın kendi peygamberlik (nübüvvet) sistemi içinde yeniden tanımlandığına dikkat çeker. Bu ayette "Mesih Allah'ın oğludur" inancının reddedilmesi, unvanın ontolojik bir ilahlık belirtmediğini, salt şerefli bir peygamberlik makamı olduğunu gösterir.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın Mesih unvanını kullanıp hemen ardından Hristiyanların "O Allah'ın oğludur" tezini şiddetle reddetmesini, Geç Antik Çağ dini polemiklerinin tam merkezinde duran bir hamle olarak okur. Kelime etimolojik ve tarihsel olarak Hristiyan geleneğine ait olsa da, ayet bu terimin içini İslami tevhitle doldurarak Hristiyan dogmasını kendi terminolojisi üzerinden çürütmektedir.

        yudâhiûne (يُضَاهِؤُ۫نَ)

        Kök: d-h-y / d-h-e

        İbn Fâris, d-h-y (veya d-h-e) kökünün temel olarak benzemek, taklit etmek, bir şeye uymak ve onun kalıbına girmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Bir kimsenin diğerinin eylemini veya sözünü birebir kopyalaması durumunda bu fiil kullanılır.

        Râgıb el-İsfahânî, "müdâhât" kavramını bir başkasına fiilde veya sözde benzemeye çalışmak olarak tanımlar. Ayetteki bağlamında Yahudi ve Hristiyanların, "Allah'ın oğlu" inancını icat etmediklerini, aksine kendilerinden önceki putperestlerin (müşriklerin) inançlarını, felsefelerini ve söylemlerini şuursuzca taklit ettiklerini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin teolojik ve felsefi derinliğine iner. Kılıç'a göre "yudâhiûne" fiili, Ehl-i Kitap'taki sapmanın köklerini ifşa eder. İsa'yı veya Uzeyr'i ilahlaştırma eğilimi orijinal bir dini gelişme değil; Antik Mısır, Yunan veya Hint politeizminde görülen "tanrı-insan" veya "tanrının çocukları" mitolojilerinin Ehl-i Kitap teolojisine sızarak onları dönüştürmesi, yani tevhidi bir inancın paganizme "benzemeye" (müdâhât) başlamasıdır.

        yü'fekûne (يُؤْفَكُونَ)

        Kök: e-f-k

        İbn Fâris, e-f-k kökünün etimolojik olarak bir şeyi asıl yönünden çevirmek, tersyüz etmek ve saptırmak anlamına geldiğini kesinkes belirtir. Bu nedenle "ifk", gerçeğin tamamen tersine çevrilerek sunulduğu en büyük yalan ve iftira türüdür.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin haktan batıla, doğrudan yanlışa döndürülmek anlamını taşıdığını açıklar. Ayette eylemin edilgen (meçhul) kalıpta "nasıl da döndürülüyorlar / saptırılıyorlar" şeklinde gelmesi, onların hakikati terk edip kendi hevaları ve batıl inançları tarafından adeta savrulduklarını gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "ifk" kavramının basit bir hata olmadığını, ontolojik bir tersyüz oluşu ifade ettiğini analiz eder. İnsanların, yaratılmış bir kulu Yaratıcı'nın konumuna yerleştirmesi (Allah'ın oğlu demesi), gerçekliğin epistemolojik olarak tepetaklak edilmesidir. Ayetin sonundaki "yü'fekûn" ifadesi, bu tersyüz olmuş gerçekliğe inananların akılsızlıklarına yönelik ilahi bir şaşkınlık ve kınama ünlemi işlevi görür.

        Yorum

        İşleniyor...
        X